İçeriğe geç

Yüzleş

Sabah, geceye ait o sarsıcı kırıntıları usulca toplarken uyandım. İçimdeki o tozlu, dağınık oda nihayet düzenlenmişti. Eşyalar yerli yerindeydi ama bu düzen huzurlu bir bahar sabahı gibi değil; fırtınadan sonra durulan denizin o ağır, vakur sessizliği gibiydi. İlk defa kendimden kaçmak, başka bir tenin veya başka bir şehrin arkasına saklanmak istemiyordum.

​Evin içinde yavaşça dolaştım. Her köşe, her çatlak benim dağılmış halimin sessiz birer tanığıydı. Artık o dağınıklıkla kavga etmiyordum. Çantamı hazırlarken bunun bir kaçış değil, kendi merkezime bir dönüş olduğunu biliyordum.

​Antalya’nın o keskin, insanı her şeyiyle çıplak bırakan güneşi altında ilerlerken çocukluğumun gökyüzüne baktım. Ailemin kapısını çaldığımda kalbim o eski, ürkek ritminde atmıyordu. Artık saklayacak bir günahım, gizleyecek bir yaram yoktu. Annem kapıyı açtığında gözlerinde o her şeyi bilen, ama sustuğu o kadim ifadeyi gördüm. Gözleri doldu ama ağlamadı.

“Hoş geldin kızım,” dedi.

Sadece iki kelime... Yıllardır içimi kemiren o dipsiz boşluğu, taze sağılmış süt sıcaklığıyla dolduruverdi. İçeri adım attığımda, ilk kez gerçekten "geldiğimi" hissettim.

​

Günler, bir nehrin ağır akışı gibi geçti. Annemle mutfakta, un kokulu sohbetlere daldık. Eskiden olsa sıkılacağım o basit detaylar —yemekler, komşular, eski hatıralar— şimdi ruhuma pansuman oluyordu. Bir akşam, çayı karıştırırken durdu ve bakışlarını yüzüme sabitledi:

“Sen değişmişsin Hera. Bakışların... Artık burada değiller, daha derindeler.”

Gülümsedim. “Evet anne,” dedim sadece. Bazı değişimler kelimelere sığmazdı; sadece yaşanır ve hissedilirdi. Belki o da biliyordu, belki o da kendi gençliğinde benzer bir parşömene dokunmuştu. Sormadı.

​Bir öğleden sonra, ayaklarım beni o eski sokağa çıkardı. Sıradan bir yürüyüş sanıyordum ama hayat artık benim için "sıradanlık" perdesini tamamen yırtmıştı. Tam o köşeyi döndüğümde, o tanıdık ama uzaklaşmış his genzime bir toz gibi kaçtı.

​Başımı kaldırdım. Ve onu gördüm.

​Zaman durmadı, hayır; zaman ağırlaştı. Dünya, o saniyenin etrafında nefesini tutup beklemeye başladı. O tozlu kitap sayfasındaki harfleri birbirine karıştıran, kalbime ilk koru düşüren adam tam karşımdaydı. Beni yarım bırakan, ya da benim kendimi onunla tamamlamaya çalıştığım o büyük yanılgı...

​Göz göze geldik. Bu sadece bir bakışma değildi; bir "hatırlamaydı". Onun gözlerindeki yansımamda eski Hera’yı aradım: Saklanan, onaylanmak için çırpınan, sevilmek için kendinden vazgeçen o kızı... Ama orada yoktu. Şimdi bakan gözler, gölgesini kucaklamış, köklenmiş bir kadına aitti. O da beni gördü. İlk kez, maskelerim olmadan, gerçekten gördü.

​Aramızda hiçbir kelime geçmedi ama ruhlarımız o boşlukta bir ömürlük konuştu:

“Senden kaçtım.”

“Biliyorum, çünkü ben de benden kaçıyordum.”

“Hazır değildik.”

“Hâlâ değiliz ama artık kaçmıyorum.”

​Bir adım atacak gibi oldum, o eski alışkanlıkla. Ama durdum. Bu sefer koşmadım. Bu sefer onun varlığıyla kendimi tanımlamaya çalışmadım. Sadece hissettim. O, hafifçe başını eğerek küçük, sade bir selam verdi. Ben de aynı şekilde karşılık verdim. İki yabancı gibi ama aslında birbirinin içindeki o en ham hali bilen iki ruh gibi.

​Yanından geçip giderken kalbim yanmadı. Parçalanmadım. Aksine, göğüs kafesimdeki o dar alan biraz daha genişledi. Yıllar önce onun yanındayken kelimelerim boğazımda düğümlenir, sesim titrerdi. Şimdi ise sustuğum o mutlak sessizlikte, söyleyebileceğim her şeyden fazlasını anlatmıştım. Ve ilk defa, bu sessizlik bana yetti.

​Yürümeye devam ettim. Ama artık birine doğru ya da birinden uzağa gitmiyordum. Ben, bizzat kendimle birlikte ilerliyordum. Eve dönüp aynaya baktığımda gözlerimi kaçırmadım. İçimde hâlâ özlem vardı, hâlâ o ince sızı ve hatıraların kırıntıları duruyordu. Ama artık onlar birer düşman ya da engel değildi; onlar benim varlığımın nakışlarıydı.

​

Kendi kendime fısıldadım: “Sevmek, sahip olmak değilmiş Hera.”

Bir süre sustum, odadaki gölgeleri izledim. “Ama hissetmek... İşte bu, yeryüzündeki tek gerçek.”

​Gece yavaşça inerken pencereden yıldızlara baktım. Onlar artık sadece gökyüzündeki süsler değildi; onlar, bu döngünün tamamlanışına şahitlik eden kadim dostlardı. Görünmeyen bir çember kapanmıştı.

Ama asıl hikâye... Asıl büyük uyanış şimdi başlıyordu.