İçeriğe geç

Dolunay

Gün boyunca içimde gergin bir yay gibi çekilen o his, akşam yaklaştıkça yerini ezici bir ağırlığa bıraktı. Dolunayın geleceğini biliyordum ama bu artık bir takvim bilgisi değildi; kanımın içinde yükselen, damarlarımı zorlayan fiziksel bir basınçtı. Bedenim ağırlaştı, şakaklarım zonklamaya başladı. Gözlerim her şeyi her zamankinden daha keskin görüyordu ama algım, gerçekliğin kenarlarından kayıp gidiyordu.

​Evin içinde bir gölge gibi dolandım. Duramadım, oturamadım; hiçbir yer, hiçbir köşe bana ait değilmiş gibi yabancıydı. Aynanın karşısında durduğumda o sessiz çatlamayı duydum. Yüzüm benimdi ama o bakışlar... O bakışlar bin yıldır susturduğum bir yabancıya aitti. "Bu ben değilim," diye fısıldadım. Sesim odanın içinde yabancı bir yankı gibi dağıldı.

​

Ve sonra o kaçınılmaz dalga vurdu: Korku.

Ama bu dışarıdan gelmiyordu; ruhumun en derin bodrum katlarından yukarı sızıyordu. Bastırdığım her anı, yuttuğum her hıçkırık, söyleyemediğim her acı cümle birer birer yüzeye çıktı. O yüzler... Ve en çok da onun yüzü. Kaçmak istedim ama bu kez kaçacak bir dış dünya kalmamıştı. Dizlerim çözüldü, kendimi zemine bıraktım. "Dur artık," diye yalvardım zihnime, "Yeter..."

​Ama durmadı. İçimdeki sesler birer mahkeme jürisi gibi çoğaldı: "Görülmedin. Hiçbir zaman yeterince iyi olmadın. Sevildin ama hep bir eksikle…” Nefesim kesildi. Bu bir ağlama krizi değildi, bu bir iç yıkımdı. Göğsüme oturan o görünmez ağırlıkla kapıya süründüm, kendimi dışarı attım.

​Gökyüzünde Dolunay, tüm çıplaklığı ve ihtişamıyla duruyordu. Eksiksizdi. Ve onun bu kusursuz bütünlüğü karşısında, içimdeki her şey bin parçaya ayrıldı. Sessiz bir çığlık boğazımda düğümlendi: "Ben kimim?"

Ay ışığı bir bıçak gibi yüzüme vurdu; içim yanıyordu. Bir adım attım, sonra bir tane daha... Denge kayboldu ve ben yere değil, kendi içimdeki o uçsuz bucaksız boşluğa düştüm.

​Karanlığın içinden bir yankı yükseldi. Kendi sesimdi ama daha derin, daha dürüst: "Beni hep bastırdın Hera.” Üçüncü mühür, o parşömenin üzerindeki maske sembolü zihnimde bir kor gibi parladı: "Yüzleş."

​Karşımda, karanlık bir aynanın içinden bana bakan o kadını gördüm. Bendim ama daha yoğun, daha keskin, daha dürüst... "Beni yıllarca susturdun," dedi o Gölge. "Güçsüz görünmekten, kırılmaktan korktun. Kıskançlığını, öfkeni, o yakıcı arzularını kutsal bir maskenin ardına sakladın."

​Gözyaşlarım bu kez süzülmedi, sadece yanaklarımı yaktı. "Seni reddetmedim," dedim titreyen bir sesle, "Sadece seni nasıl taşıyacağımı, o kadar yoğun bir duyguyu nerede saklayacağımı bilemedim. Sen çok fazlaydın..."

​Gölge yaklaştı, bakışları yumuşadı. "Ben sadece karanlık değilim Hera. Ben senin tutkunum, ben senin öfkenim, ben senin o bastırılmış yaşam enerjinim. Ben, bütün olman için ihtiyacın olan o öteki yarınım."

​Kollarımı açtım. O an birleşme anı yumuşak bir kucaklaşma değildi; iki nehrin çarpışması gibi gürültülü ve sarsıcıydı. Boşluk doldu. Eksik parça, o en karanlık ve en gerçek parça yerine oturdu. Ses tekrar yankılandı:

​“Üçüncü sır: Işığını büyütmek istiyorsan, gölgene sarıl.”

​Gözlerimi açtığımda sırtım sert zemine değiyordu. Gece hâlâ sürüyordu ama ben artık aynı kadın değildim. Göğsümdeki o ağır boşluk gitmiş, yerine sarsılmaz bir bütünlük gelmişti. Parşömene baktığımda üçüncü sembolün, Maske’nin gümüşi bir ışıkla parladığını gördüm.

​Başımı kaldırdım. Ay hâlâ oradaydı ama artık beni yargılayan bir göz değildi. Ben onu görüyordum ve ilk kez, o maskenin ardındaki gerçek kendimi de…