İçeriğe geç

Uğultu

Yazlığa giden o sapa yol, bu kez her zamankinden daha uzun, her zamankinden daha yabancıydı. Pisidia’nın sert kayalıkları arasından kıvrılarak ilerleyen taksi, her virajda şehri ve modern dünyanın gürültüsünü biraz daha geride bırakıyordu. Binalar seyreldi, insan sesleri çekildi ve yerini o tekinsiz boşluğa bıraktı.

​Sessizliğe değil, derin bir uğultuya...

​İlk başta rüzgârın bir oyunu sandım ama hayır; bu ses toprağın en derininden, kayaların arasından sızan kadim bir yankıydı. Başımı cama yasladığım an içimde bir şey uyandı. Bu yolu defalarca geçmiştim ama bu kez yol beni tanıyor, kalbimin ritmini ölçüyordu.

​“Burada durabilir miyiz?” diye fısıldadım. Şoför aynadan kuşkuyla baktı bana. “Kısa olsun, buralar tekin değildir,” dedi. Başımı sallayıp kapıyı açtım. İndiğim an, o uğultu bir çığlığa dönüştü. Karşımdaydı: Kelbessos.

​Daha önce turist gibi gezdiğim bu kent, şimdi benim için aynı yer değildi. Ağaçların arasından süzülen güneş ışığı sadece yeri aydınlatmıyor, sanki parmaklarıyla tenimi arıyordu. Hava yoğundu, canlıydı ve her bir zerresiyle uyanıktı. İlerledikçe Helenistik dönemden kalma mezarlar belirdi. Ama zihnimdeki “mezar” kelimesi burada hükümsüz kalıyordu. Burası ölü bir şehir değil, fazla canlı bir hafızaydı. Taşlar sadece taş değildi; onlar binlerce yılın yükünü sırtlanmış, dilsiz tanıklardı.

​

Adımlarım iradem dışında ama bir o kadar da kabullenmiş bir şekilde beni yukarıya, kentin kalbine çekti. Ve sonunda oraya vardım: Artemis Kelbessis.

Ormanın o vahşi koruyucusu, avın tanrıçası... Ama burada bunlardan çok daha fazlasıydı; sınırları zamandan önce çizilmiş bir bilinçti. Gözlerimi kapattığımda yüzüme çarpan rüzgâr bir çağrıydı. Taşlara kazınmış boşluklara baktım; bir zamanlar adaklarla, dualarla ve sarsılmaz bir inançla dolu olan o oyuklara... Bunları bana kimse öğretmemişti ama biliyordum. Okumuyordum, sadece içimde zaten yazılı olanları gün yüzüne çıkarıyordum.

​Fakat sonra, o huzursuzluk başladı. Ansızın ve sebepsizce... Askerî bir kalıntının yanından geçerken içimde bir uyumsuzluk hissettim. Bu yapı buraya, bu kutsal toprağa ait değildi; sanki doğanın bağrına sonradan saplanmış paslı bir hançer gibiydi. Rüzgâr sertleşti, uğultu bir uyarıya dönüştü. Artemis burada sadece bir isim değildi; o, kaybolan ya da bilerek saklanan bir sırrın koruyucusuydu.

​Yıllardır anlatılan o kayıp tapınak, iz bırakmayan yazıtlar... Bunlar artık birer efsane değil, günah gibi gizlenen birer gerçekti. Ve şimdi, yok olmadan hemen önce kendini hatırlatıyordu. Saçlarım yüzüme çarparken içimde o son ikaz yükseldi:

​“Geç kalma.”

​Nefesim hızlandı. Bu korku değildi, bu bir vazifenin aciliyetiydi. Geri döndüğümde taksi yoktu. Yol boş, etraf fazla sessizdi. Bir an yalnızlığımla ve yokuşun uzunluğuyla baş başa kaldım. Çantamı omzuma aldım ve yürümeye başladım. Kelbessos’ta hissettiğim o varlık geride kalmamıştı; benimle birlikte, her adımımda gölgem gibi geliyordu.

​Yazlığa vardığımda güneş batıyor, gökyüzü kan rengine bürünüyordu. Kapıyı açtım; toz kokusu ve kapalı kalmış bir evin serin sessizliği karşıladı beni. Ama bu kez bu sessizlik boş değildi; daha çok, ev sahibini kabul eden bir saygıyla doluydu.

​Ortada öylece durdum. Hiçbir yere gitmedim, hiçbir şeyi zorlamadım. Sadece dinledim. Ve o an anladım: Rüyalar henüz gelmemişti çünkü bu kez rüya benim içime değil, ben bizzat rüyanın içine girmiştim.