Antikacı dükkânından çıktığımda gökyüzü değişmemişti. Yağmur aynı gri iştahla yağıyor, insanlar aynı yabancı aceleyle yanından geçip gidiyordu. Dünya yerli yerindeydi ama sanki içinden bir şey çekilip alınmıştı. Ya da ben, bu dünyaya fazlaydım.
Yürümeye başladım. Adımlarım hâlâ bana itaat ediyordu ama o içimdeki pusula ansızın susmuştu. Hiçbir şey olmuyordu; ne bir fısıltı, ne bir işaret, ne de bir rüya... Sanki biri evrenin sesini ansızın kısmış, beni o devasa boşluğun ortasında tek başıma bırakmıştı. Bu huzurlu bir sessizlik değildi; aksine, pusuya yatmış bir canavarın bekleyişi kadar boğucuydu.
Eve döndüğümde parmaklarımın ilk işi defterimi açmak oldu. Sayfalar oradaydı, cümleler aynıydı ama artık o satırları yazan kişiyle aramda aşılmaz bir mesafe vardı. Kalemi elime aldım, bekledim... Hiçbir kelime gelmedi. Kapı bir kez açılmış ve sanki üzerime kilitlenmişti. İki gerçekliğin tam ortasında, arafta kalmıştım.
Günler birbirini kovaladı. Normal hayatın sığ sularına dönmeye çalıştım. Kahve içtim, boş sohbetlere katıldım, ekrana boş gözlerle baktım. Her şey yüzeyde kalıyordu. İnsanlar konuşuyor ama sesleri yankılanmıyordu. Gülüyordum ama ruhumun derinliklerinde bir yerlerde buz kütleleri birikiyordu. Neyin eksik olduğunu biliyordum; o kutsal sızı gitmişti.
Ta ki o güne kadar. Sokakta yürürken, hiçbir neden yokken içimde o kelime kıpırdadı. Yavaşça, sanki toprağın altından yüzeye çıkan bir kök gibi: “Köken.”
Nefesim daraldı. Bu sadece bir kelime değil, bir koordinattı. Ve bu kez çağrının nereden geldiğini biliyordum: Antalya. Bu isim zihnime düşmedi; bizzat kanımdan yukarı tırmandı. Kaçtığım, geride bıraktığımı sandığım o çocukluk şehri... Biletimi alırken tek bir an bile sorgulamadım.
Antalya’ya indiğimde hava farklıydı; daha sıcak, daha tanıdık ama bir o kadar da ağır. Kapıyı annem açtığında yüzünde beliren o anlık şaşkınlık, sanki beni değil de arkamda taşıdığım o gölgeyi görmüş gibiydi. "Özledim," dedim. Yalan değildi ama gerçeğin sadece küçük bir parçasıydı.
Akşam yemeğinde masadaki o sahte huzuru izledim. Annem yemekleri koyuyor, babam günlük işlerinden bahsediyordu. Onlara sanki bir müzedeki sergiye bakıyormuş gibi yabancıydım. Babam "İstanbul nasıl?" diye sorduğunda, "Yoğun," diyebildim sadece. İstanbul artık bir şehir değil, bir mühürdü ve ben o mührü tenimde taşıyordum.
Annem aniden durup gözlerimin içine baktı. "Sen iyi misin?" Sesi yumuşaktı ama bakışlarında sakladığı, belki de yıllardır benden gizlediği o şeyi gördüm. "İyiyim," dedim ama bu yalan masadaki su bardağı kadar berraktı.
O gece çocukluk odamda bekledim. Rüyalar gelmedi. Uyku, zihnimi simsiyah bir örtü gibi kapladı ama o işaretlerden eser yoktu. Bu, gürültüden daha ürkütücüydü. Ertesi gün şehri dolaşırken, o kafede başımı kaldırdığım an dünyam ekseninden kaydı.
Onu gördüm. Hiç değişmemişti. Sanki zaman onu teğet geçmiş, olduğu yere sabitlemişti. Göz göze geldiğimizde kaçacak bir yer kalmamıştı. Kalbim durmadı ama yerinden sökülüp başka bir göğüs kafesine yerleştirilmiş gibi sızladı. Ayağa kalktım ama ona doğru gidemedim. İçimdeki o müthiş yaklaşma arzusu, ilkel bir kaçma dürtüsüyle çarpıştı.
İşte o an anladım; İstanbul’a neden gittiğimi ve neden tıpış tıpış buraya geri döndüğümü. Bazı yollar daireseldir, başladığın yere dönmeden bitmezler.
O akşam yazlığa gitmeye karar verdim. Annemin mutfaktaki o uzun, bilen bakışı altında "İyi gelir," deyişini cebime koydum. Çantamı hazırlarken bunun bir tatil olmadığını, aksine bir teslimiyet olduğunu biliyordum. İçimdeki o sessiz ses, bu kez her zamankinden daha net fısıldadı:
“Kaçamazsın Hera. Kökenin, seni bekliyor.”