İçeriğe geç

Köklen

Sabah gözlerimi açtığımda, bir an için zamanın ve mekânın neresinde olduğumu unuttum. Perdelerin arasından süzülen güneş ışığı, dışarıdaki kuş sesleriyle birleşip sessizliğin içine sızıyordu. Bu sessizlik boş değildi; canlıydı, nefes alıyordu ve sanki bana bir şeyler anlatmak için uyanmamı beklemişti.

​Hafif bir şeyler atıştırdım ama içimdeki o tarifsiz açlık yemekle doyacak cinsten değildi. Bedenim, ruhumun bildiği ama zihnimin henüz isimlendiremediği bir şeyi arzuluyordu. Dışarı çıktım. Ayaklarım yolu benden daha iyi biliyordu; ben sadece bu kadim yürüyüşe eşlik eden bir gölgeydim.

​Çocukluğumun o mermer ocağına, "deniz taşı" dedikleri o tepeye giden patikada durdum. Dağın zirvesinde, denizden fersah fersah uzak bir yerde denizin hatırasını taşıyan o taşlar... Bir zamanlar burada suyun hüküm sürdüğüne inanmak zordu ama artık gerçeğin ne olduğu önemli değildi. Bazı şeyler gerçek oldukları için değil, hatırlandıkları için var olurlardı.

​

Uçurumun kenarına ulaştığımda manzara tek bir görüntüden ibaret değildi artık; iç içe geçmiş zaman katmanları gibiydi. Dağlar, vadiler ve bulutlar aynı anın içinde genişliyor, ben ise o genişliğin içinde küçülmek yerine asıl yerimi buluyordum. Oraya gitmemiştim, oraya çağrılmıştım. Dudaklarımdan o isim döküldü:

​“Artemis…”

​Bu bir hitaptı; bir çağrıya verilen en eski cevap. O an kayaların en sarp noktasında, siyah-beyaz küçük bir kuş gördüm. Bakışları beni, dalların arkasına gizlenmiş karanlık bir oyuğa yönlendirdi. İçimden bir an "Lütfen oraya tırmanmak zorunda olmayayım," diye geçirdim; fakat bedenim çoktan kararını vermiş, ilk hamlesini yapmıştı.

​Kayalar kaygandı, ellerim taşa tutunurken kalbim göğüs kafesimi zorluyordu. Aşağı bakmadım; bakarsam bu büyünün bozulacağını ve korkunun beni yutacağını biliyordum. Bir an ayağım boşluğa geldi, nefesim kesildi; o an ölümün soğuk nefesini ensemde hissettim. Ama düşmedim. Parmaklarım taşa değil, bir ele tutunur gibi sıkılaştı.

​Oyuğun içine ulaştığımda beni sadece devasa kökler karşıladı. Taşı çatlatmış, toprağın derinliklerine kollarını salmış o heybetli kökler... Tam hayal kırıklığına uğrayacakken rüzgâr sustu, zaman ince bir tel gibi gerildi ve koptu.

​Artık bedenimin sınırları yoktu. Aşağı düşmedim, yukarı çıkmadım; sadece dağıldım. Bir su damlası oldum; şeffaf, saf ve akışkan. Toprağa değdiğim an ayrım yok oldu. Toprak beni yok etmeden kabul etti, emdi ve yaydı. Köklerin arasına bir sızıntı gibi karıştım. Ağaçların damarlarında, o karanlık ve gizemli kanallarda hareket ediyordum. Korku yoktu çünkü ben artık akışın kendisiydim.

​

Her bir köke değdiğimde, ağacın o sessiz ve devasa kalp atışını hissettim. Bu sadece bir ağaç değildi; tüm ormanı, belki de tüm dünyayı saran görünmez bir bilinç ağıydı. Ben o ağın içindeki bir elektrik akımıydım. Köklerden gövdelere yükseliyor, yapraklardan toprağa süzülüyordum. Kusursuz bir döngü. Kesintisiz bir varoluş.

​Ve o ses, rüzgârın en derininden yankılandı:

​“Sen ayrı değilsin Hera. Sadece hatırlamıyorsun.”

​Tüm varlığım bir titreşimle sarsıldı. Işık, köklerin içinden damarlarıma doldu.

​“İkinci mühür: Köklen.”

​O an her şeyi aynı anda hissettim; toprağın altındaki tohumun uyanışını, kuşun kanadındaki rüzgârı ve kendi rahmimin, kendi kalbimin ritmini... Hepsi birdi. Doğa benim bedenimdi ve ben onun unuttuğu hafızasıydım.

​

Gözlerimi açtığımda ellerim hâlâ o sert köklere kenetliydi. Nefesim düzensizdi ama içimde sarsılmaz bir bağ kurulmuştu. Yavaşça fısıldadım: “Köklen.”

​Artık biliyordum: Toprağa bu kadar derinden bağlanan bir ruh, bir daha asla kaybolamazdı.