İçeriğe geç

Seçilen Bağ

Artık sadece gerçeklik vardı. Ama bu gerçeklik eski, tanıdık, güvenli sığınağım değildi. İçimde bir kapı açılmıştı ve bir daha asla kapanmayacağını biliyordum. “Seç.” Bu kelime artık parşömende parlayan bir sembol ya da zihnimde yankılanan bir fısıltı değildi; damarlarımda akan bir güçtü. Ve bu güç, rüyalarımın korunaklı karanlığında değil, bu çiğ ışığın altında, uyanıkken çalışıyordu.

​Diğer mühürler bir şekilde bana sunulmuştu. Gösterilmişti. Ama "Seç"... Onu bana kimse vermemişti. Onu ben, o kazanın eşiğinde zamanı durdurarak ellerimle almıştım. Ve şimdi, her seçim gibi bunun da ağır sonuçları vardı.

​

Kalabalığın tam ortasındaydım ama ilk kez yalnız değildim. Bir dokunuş... Kolumda hissettiğim o ani, sıcak ve sarsıcı gerçeklik. Nefesim boğazımda asılı kaldı.

​O.

​Hiçbir şey söylemeden, sanki bin yıldır bu anı bekliyormuş gibi beni kalabalığın arasından çekip çıkardı. İtiraz etmedim. Direnmedim. Çünkü bu kez kaçmak, kendimi inkar etmekti. Dar bir sokağa girdik; şehrin uğultusu bir anda geride, çok uzakta kaldı. Sessizlik... Ama bu boş bir sessizlik değildi. Kelimelerle dolup taşan, patlamaya hazır bir yoğunluktu. Elimizi bırakmadık. O sıcaklığı bırakmak, hayata tutunmayı bırakmak gibiydi.

​Sonunda sesi sokağın taşlarına çarptı: “Bu sefer kaçmadın.”

Sesi sakindi ama içinde geçen yılların, beklenen gecelerin yorgunluğu vardı. Gözlerine baktım; aynaya bakmak gibiydi ama bu kez aynadaki o yabancı benimle konuşuyordu. “Bu sefer... seçtim,” dedim. Sesim beklediğimden daha dikti.

​Hafifçe başını eğdi, dudaklarında buruk bir ifade belirdi. “Geç oldu.”

Bu bir sitem değildi; zamanın ne kadar insafsızca aktığına dair bir tespitti. “Biliyorum,” dedim. Aramızdaki mesafe aslında hiç yoktu; biz aynı nefesin iki farklı ucu gibiydik.

​“Beni hep hissettin,” dedi. Bir soru sormuyordu, ruhumun derinlerindeki o sızıyı teşhis ediyordu.

Gözlerimi kaçırmadım. “Evet. Hissettim... Ama anlamadım.”

Başını iki yana salladı. “Anlaman gerekmiyordu Hera. Hatırlaman gerekiyordu.”

​Kalbim o eski piramidin davulu gibi vurmaya başladı. “Rüyalar...” diyecek oldum, cümlem yarım kaldı. O, sanki zihnimin içindeymiş gibi tamamladı: “...benim değildi. Bizimdi.”

​Zaman bir anlığına durdu; su çekildi, taşlar açığa çıktı. “Nasıl?” diye fısıldadım.

Gözlerimin içine baktı; o kadar derin, o kadar kesintisiz ki, ruhumun soyulduğunu hissettim. “Ben seni aramıyordum sadece,” dedi bir adım daha yaklaşarak. “Sen de beni çağırıyordun. Bu bir mıknatısın iki kutbu gibiydi; birbirimizden kaçtıkça evren bizi daha sert çarpıştırdı.”

​“Ben kaçtım,” dedim bir itirafın ezikliğiyle.

Gülümsedi. Hafifçe, şefkatle... “Evet. Ama yine de geldin. Yolun sonunda yine buradayız.”

“Bu ne?” diye sordum sonunda. “Biz neyiz?”

Gözlerini kapatmadı. “İki kişi değiliz Hera. Biz bir bağız. Ve bu bağ sadece bizimle ilgili değil. Çok daha büyük bir şeyin, bir döngünün parçası.”

​İçimde bir şey gerildi. “Daha büyük” kelimesi hem bir vaat hem de devasa bir korkuydu. “Ben hazır değildim,” dedim yılların yükünü omuzlarımdan atarcasına.

“Biliyorum. O yüzden sustum. O yüzden bekledim.”

Bu kez ben yaklaştım ona. “Sen de hissettin. İlk günden beri.”

“Evet,” dedi ellerimi sıkıca tutarak. “İnsanların kitaplardan öğrendiği bir şey değil bu. Bu, kemiklerinde duyduğun bir hatırlayış.”

​O an anladım: Bu bir aşk hikayesi değildi. Bu bir çağrıydı. Biz, o büyük cevabın iki yarısıydık. Ve sonra, geri dönüşü olmayan o cümleyi fısıldadı:

​“Şimdi bir seçim daha var Hera.”

Gözlerimin içine baktı, nefesi yüzümü yaktı. “Ya bunu birlikte çözeceğiz, bu düğümü beraber açacağız... ya da bir daha asla aynı zaman katmanında kesişmeyeceğiz.”

​Zaman yine yavaşladı ama bu kez donmadı. Çünkü artık biliyordum: Bu bir an değildi. Bu, yedi mühürden altıncısına açılan o devasa kapıydı. Ve ben, elimde beş mühürle o kapının eşiğinde duruyordum.

​Yine seçmek zorundaydım. Ama bu kez, seçimin içinde sadece ben yoktum.