Elimi uzatmadan önce durup kendime baktım. İçime. Orası artık bir sığınak değil, dumanı tüten bir savaş alanıydı. Kalbim hiç düşünmeden, o kadim bilgiyle fısıldıyordu: “Git.” Ama zihnim hâlâ o alışık olduğu korkuyla duvarlar örüyordu: “Dur.”
Ve ilk kez, ikisinin de haklı olduğunu biliyordum.
Onun yanında olmak artık basit bir seçim değildi; bu, tepeden tırnağa bir çözülmeydi. Çünkü o beni görüyordu. Gerçekten. Sadece yüzümü, sadece dudaklarımdan dökülenleri değil; içimi, en karanlık köşelere sakladıklarımı, kendime bile itiraf edemediklerimi... Onun gözlerine baktığımda kaçacak hiçbir yer kalmıyordu. Savunmalarım işlemiyor, zihnim yeni barikatlar kuramıyordu.
İlk kez birinin karşısında tamamen çırılçıplaktım. Bu bildiğimiz bir yakınlık değildi; bu, dehşet verici bir "tam açıklık" haliydi. Ve bu korkutucuydu. Çünkü biliyordum ki; insan ancak saklanabildiği, gizlenebildiği kadar güvende hisseder. Ben ise onun karşısında korumasız, maskesiz ve düpedüz ortadaydım.
Bir adım geri atmak, o eski, güvenli karanlığıma dönmek istedim. Ama yapamadım. Çünkü o an başka bir his, korkudan daha derin bir kök saldı içime: Onsuzluk. Bir daha onu hiç görememek... Bir daha o her şeyi anlayan bakışa denk gelmemek, o ağır ama huzurlu sessizliği bir başkasıyla paylaşamamak... Bu düşünce bir bıçak gibi bedenime saplandı. Nefesim kesildi. “Bu kayıp,” diye mırıldandım içimden, “buna katlanamam.”
İçim ağırlaştı ama bakışlarım dikleşti. O hâlâ karşımdaydı. Bekliyordu. Beni bir yere çekmiyor, zorlamıyordu ama geri de adım atmıyordu. Bu seçimin tamamen benim olduğunu, o piramidin en üst noktasındaki o son kararı benim vermem gerektiğini biliyordu. Yine kaçabilirdim. Mantıklı olanı seçip kendimi korumaya alabilirdim. Ama bu kez biliyordum; güvende kalmak, artık hiç yaşamamak demekti.
Derin bir nefes aldım. Ve ilk kez korkuyu bastırarak değil, korkuyla kol kola girerek hareket ettim. Elimi kaldırdım. Parmaklarımın titremesini durduramadım ama elimi de geri çekmedim.
Dokundum.
Sıcak. Gerçek. Canlı.
Parmaklarım onun parmaklarına değdiği o mikro-saniyede içimdeki bütün o gürültülü sesler bıçakla kesilmiş gibi sustu. Ne korku kaldı, ne de zihnimin o karmaşık hesapları. Sadece tek bir hakikat vardı: “Evet.” Bu bir kelime değildi; bu, zamanın tüm katmanlarını birbirine bağlayan bir mühürdü.
Gözlerinin içine baktım. Bu kez ruhumu saklamadım. “Tek başıma yapamam,” dedim. Sesimdeki o sakinlik, içimdeki fırtınanın dindiği yerdi.
“Biliyorum,” dedi, sesi her zamanki gibi derin ve rahattı. Elimi biraz daha sıkı kavradı. “Bu zaten tek kişilik bir yol değildi Hera.”
Kalbim o ağır ritmine döndü. İlk kez, bu devasa evrende yalnız olmadığımı hissettim. “Bu ne olursa olsun...” dedim, cümleyi tamamlamak ruhumdan bir parça koparıyordu ama durmadım, “...birlikte olmalı.”
Gözlerinde bir şeylerin yumuşadığını gördüm. Ama bu bir zafer rahatlaması değildi; bu bir "kabul" idi.
“Birlikte,” dedi.
Bu kelime sadeydi ama altındaki anlam yedi kat yerin dibine kadar uzanıyordu. Çünkü bu sadece bir aşk, bir ilişki değildi. Bu bir görevdi; bir hatırlama, bir çözülme ve artık açığa çıkması gereken o büyük sırrın iki kişi tarafından taşınmasıydı.
Elimi bırakmadı. Ben de çekmedim. Çünkü artık biliyordum: Bu bir savaşsa, tek başıma kazanamazdım. Ama onunla birlikteyken... belki de kazanmamız gerekmiyordu.
Sadece tamamlamamız gerekiyordu.