Onu bulmam gerektiğini biliyordum ama nereye bakacağıma dair en ufak bir fikrim yoktu. İlk gün eski, paslanmış alışkanlıklarımla hareket ettim; onun sık gittiği yerler, yürüdüğü sokaklar, karşılaşma ihtimalimizin olduğu o hayalet noktalar... Aynı kafeye girip aynı masaya oturdum. Saatlerce bekledim. Gelmedi.
İkinci gün, parmaklarımı masaya vururken daha derin bir gerçeği fark ettim: Eğer zaman katmanlıysa, onu bulmak bir mesafe meselesi değildi; bu, ruhsal bir hizalanma meselesiydi. Ama bu hizalanmayı nasıl yapacaktım? Cevap yoktu, sadece yankılanan daha fazla soru vardı.
Üçüncü gün tesadüfleri zorlamaya başladım. Yönümü güya içgüdülerime bıraktım; sağa saptım, sola döndüm, bir sokağa girip ötekinden çıktım. Her köşede "burada olabilir" hissiyle ürperiyordum ama yoktu. En sonunda bir banka çöktüğümde yorgunluk değil, bir gerçeklik çarptı yüzüme: Yanlış yapıyordum.
Yaptığım her şey aslında çok tanıdıktı. Ben seçmiyordum; ben sadece alışkanlıklarımı tekrar ediyordum. Zihnim, konfor alanımın haritasına göre benim yerime rotalar çiziyordu. Peki, ben gerçek anlamda ne zaman seçiyordum?
Ayağa kalktım ve ilk kez, gerçekten durdum. Sağa bakabilirdim, sola dönebilirdim ya da dümdüz gidebilirdim... Ama hiçbirini otomatik olarak, refleksle yapmadım. Gözlerimi kapattım. İçimden bir ses bağırdı: “Seç!” Bu bir yön değil, bir "hal” seçimiydi. Gözlerimi açtığımda ilk kez bilinçli bir karar verdim ve sola döndüm. Nedenini bilmiyordum ama bu kez direksiyonda ben vardım.
Adımlarım yavaşladı ama her bir basışım yere daha sağlam, daha net geçiyordu. Bir süre sonra uzaktan gelen o kaotik sesleri, bağırışları duydum. Köşeyi döndüğümde zamanın o ağırlaştığı, suyun çekildiği düzleme girdim. Yolun ortasında donup kalmış bir çocuk ve hızla yaklaşan bir araç...
İki seçenek: Koş ya da Dur.
Düşünmek için zaman yoktu ama bu kez reflekslerimin beni yönetmesine izin vermedim. O mikro-saniyenin içinde bilinçli kaldım. "Seç” dedim kendime. Ve seçtim. Koştum. Çocuğu saniyelerle çekip aldığımda aracın yarattığı rüzgâr yüzümü kamçıladı.
Kalabalık sustu, dünya nefesini tuttu. Ama ben hiçbirini duymuyordum. Çünkü o an, o toz bulutunun ve gürültünün arasından o keskin bakış yükseldi.
Tam karşımdaydı. O.
Yaklaşmadı, yaklaşmadım. Koşmak ya da boynuna sarılmak istemedim. Sadece baktım. O an anladım: Onu "bulmamıştım". Ben, doğru anda orada "olmayı" seçmiştim. O da aynı hizalanmayı yapmıştı.
Kalabalık aramıza girdi, çıktı, dalgalandı... Ama bakışlarımız o görünmez dikey çizgide kilitli kaldı. Konuşmadık; kelimelere ihtiyacımız yoktu. Çünkü bu bir rastlantı değil, iki iradenin aynı katmanda buluştuğu bir kesişimdi.
Ve parşömen, çantamın içinde hafifçe ısındı. Beşinci mühür yerini bulmuştu: Seç.