Beni ilk harekete geçiren rüya gözlerimi kapattığımda gelen alışıldık bir karanlık değildi; daha çok kadim bir uykudan uyanış gibiydi. Çıplak ayaklarımın altında nemli, yumuşak ve neredeyse kalbim gibi atan canlı bir toprak vardı. Sanki her adımımda bastığım yer beni tanıyor, tenimden ruhuma sızan bir aidiyet hissiyle beni sarıyordu. Hava; küf, taze yağmur ve ismini koyamadığım tanıdık bir tütsü kokusunun karışımıyla ağırlaşmıştı. Etrafta rüzgârın esamesi okunmasa da dünya devinim halindeydi. Sararıp dökülmüş küçük yapraklar, görünmez bir el dokunuyormuşçasına sessizce titreşiyor, çevremi saran orman nefes alıyordu. Nereye gittiğimi bilmeden, bir pusulanın iğnesiymişim gibi kararlı adımlarla ilerledim. Kaybolmamıştım; aksine, burası binlerce yıl önce unuttuğum ama her hücresinin beni beklediği bir sığınaktı.
Ormanın bittiği yerde geniş bir açıklığa çıktım ve o an nefesim boğazımda düğümlendi. Gökyüzüne doğru imkansız bir zarafetle yükselen devasa taş sütunlar, kusursuz bir geometriyle birleşerek göğü yırtıyordu. Bu bir yapıdan ziyade, zamanın unutulmuş katmanlarından sökülüp çıkarılmış bir anı gibiydi. İçeriye adım attığımda, ayak seslerim taş zemin üzerinde yankılanmadı ama her temasın ağırlığını zihnimde duydum. Duvarlar sanki dev bir göğüs kafesiymiş gibi ritmik bir şekilde genişleyip daralıyordu; oranın nefes aldığını sadece görmüyor, tenimde hissediyordum. Tam merkezdeki odak noktasında durduğumda, sesin dışarıdan gelmediğine emin olduğum o derin yankı içimde patladı:
“Gölgeye adım attığında…”
Zaman durdu. Toz zerreleri havada asılı kaldı.
“…kim olduğunu hatırlarsın.”
Saniyenin binde biri kadar kısa bir an için her şey sustu ve zihnime bir görüntü saplandı: Bir çift göz. Beni yargılamayan ama her zerremde tanıdık olan o bakışlar, sanki çok uzak bir hayattan bana el sallıyordu. Tam ona doğru bir adım atacakken, rüyanın ince zarı yırtıldı ve kendimi odamın soğuk gerçekliğinde buldum.
Gözlerimi açtığımda tavanın beyazlığı, perdenin tanıdık deseni ve sabah ışığının donukluğuyla karşılaştım. Kalbim, rüyanın aksine şaşırtıcı derecede durgundu. Ancak içimde, yarım bırakılmış bir senfoni gibi ağır ve tuhaf bir doluluk vardı. Yatağın kenarına oturup, avuçlarımdaki o hayali toprağın nemini aradım. Sonra, alışkanlığın getirdiği bir refleksle masamdaki mor defteri çıkardım.
Rüyanın o uçucu dokusunu kelimelerle sabitlemek istiyordum. Sayfanın en üstüne, “Gölgeye adım attığında…” yazdım. Kalemim duraksadı, zihnim boşaldı ama elim benden bağımsız bir şekilde sayfada kaymaya devam etti: “…kim olduğunu hatırlarsın.” Kaşlarım çatıldı. Bu cümle parmaklarımın arasından süzülürken sanki bir anahtarın kilide oturma sesini duymuştum. Bunu ben mi kurgulamıştım, yoksa çoktan yazılmış bir yazgıyı mı kopyalamıştım? Defteri sertçe kapatıp düşünceleri kovmaya çalışarak dışarı çıktım.
İstanbul, her zamanki kaosuyla beni içine çekti. Kalabalığın uğultusu, korna sesleri ve insanların bitmek bilmeyen telaşı... Ben de o akışın içinde isimsiz bir gölge gibi ilerliyordum ama içimdeki o iz, asit gibi ruhuma kazınmıştı; silinmiyordu. Yolda yürürken, ara sokağın birinden gelen o keskin sesle adımlarım çivilenmişçesine yavaşladı. Bir falcı dükkanının önündeydim. İçeride, loş ışığın altında bir kadın, önündeki masaya dağılmış tarot kartlarına doğru eğilmişti. Karşısındakine bakmadan, sanki doğrudan bana hitap ediyormuş gibi fısıldadı ama sesi sokaktaki gürültüyü delip geçti:
“Gölgeye adım atmadan, kim olduğunu anlayamazsın.”
Zaman o noktada esnedi ve yavaşladı. Kanımın çekildiğini hissettim. Bu sadece bir tesadüf müydü? Yoksa dünya, rüyamın dilini mi konuşmaya başlamıştı? Birkaç saniye boyunca olduğum yerde kalakaldım, sonra adımlarımı hızlandırdım. Ancak artık yürüyüşüm değişmişti; dünya daha parlak, daha gürültülü ve tehlikeli bir şekilde daha "açık" geliyordu.
Biraz ilerideki bir antikacının vitrini sanki görünmez bir mıknatıs gibi beni kendine çekti. Normalde bakmadan geçeceğim o dükkanın camının arkasında, küçük, altın işlemeli bir heykel duruyordu. Bakışlarım onun zarif kıvrımlarına takıldığı an, zihnimde tek bir isim yankılandı: Helen. Bu bir tahmin değildi; sanki heykelin kendisi ismini kulağıma fısıldamıştı. O an, dükkandan dışarı sızan o rüyadaki tanıdık tütsü kokusunu duydum. Boğazım kurudu, parmak uçlarım karıncalandı.
“Bu sadece tesadüf,” diye fısıldadım kendi kendimi ikna etmeye çalışarak. Ama içimden yükselen o başka ses, buz gibi bir netlikle cevap verdi:
”Değil”.