İçeriğe geç

Eşik

Kapıyı ittiğimde çıkan o hafif gıcırtı, sanki sadece eski bir ahşaptan değil; bizzat zamanın kendisinden geliyordu. İçeri adım attığım an hava ağırlaştı, yön değiştirdi. Eski tütünün, küflenmiş kitapların ve uzun zamandır dokunulmamış eşyaların kokusu ciğerlerime doldu. Bu sadece bir koku değildi; daha çok, yüzyıllardır nefesini tutmuş bir şeyin ilk soluğu gibiydi.

​Bir an durdum. Sokaktan gelen sesler mi kesilmişti yoksa ben mi artık bu dünyaya sağırlaşmıştım, emin olamadım. Burada zaman akmıyordu; ya da akıyordu da, bana uğramadan kenarımdan geçip gidiyordu.

​Yavaşça ilerledim. Adımlarım mermer zemine değdikçe çıkan ses, boşlukta bir kalp atışı gibi yankılanıyordu. Ama bu ritim bana ait değildi. Vitrine yaklaştım ve oradaydı: Altın işlemeli küçük heykel.

Helen.

Adını daha önce duymamış olmam gerekiyordu, bu heykeli hiç görmemiştim ama biliyordum. Bu bilgi bir düşünce gibi dışarıdan gelmedi, zaten içimde bir yerlerde filizlenmişti. Bir adım daha yaklaştım, gözlerimi ondan ayıramıyordum.

Sanki ben bakmıyordum da, o heykelin içindeki bir ruh beni kendine mühürlüyordu.

​Elimi kaldırdım. Parmaklarım soğuk cama yaklaşırken içimde tuhaf, kadim bir titreşim yükseldi. Tam dokunacaktım ki, yan taraftaki aynada bir hareket gördüm. Başımı çevirip kendime baktım. İşte o an, bir şey yerinden kaydı.

​Aynadaki bendim ama aynı zamanda... Değildim de. Yüzüm aynıydı fakat bakışlarımdaki o yabancı ağırlık bana ait olamazdı. Omuzlarım daha dik, duruşum daha keskin ve mağrurdu. Sanki bu bedeni ilk kez taşımıyordum. Kendime değil de, yüzyıllar boyu hükmetmiş birine bakıyormuşum gibi hissettim. İçimden o cümle geçti; düşünmedim, söylemedim ama oradaydı:

​”Bu ben değilim.. ya da sadece bu değilim.”

​Tam o anda arkamdan sakin, bekleyen ve her şeyi bilen o ses geldi:

​“Sonunda geldin.”

​Vücudum gerildi. Yavaşça arkamı döndüğümde, dükkânın loş derinliklerinden gelen yaşlı bir kadınla göz göze geldim. Gözleri pusluydu ama garip bir şekilde hiçbir detayı kaçırmıyordu. Adımları yavaş fakat sarsılmaz bir kararlılıktaydı. Tam karşımda durdu ve sanki asırlar önce yarım kalmış bir konuşmaya devam eder gibi ekledi:

​“Seni bekliyordum.”

​Boğazım kurudu. “Beni mi?” diye fısıldayabildim. “Neden?”

​Yüzünde beliren o gülümseme açıklayıcı değil, bilginin verdiği bir ağırlığa sahipti.

“Çünkü,” dedi, “sen zaten en başından beri buraya geliyordun.”

​Kalbim bu kez gerçekten hızlandı. “Ben sadece yoldan geçiyordum,” diyerek mantığıma sığınmaya çalıştım. Kadın başını hafifçe eğdi, sesi neredeyse bir esinti kadar alçaldı:

​“Öyle mi sanıyorsun?”

​Sessizlik dükkânı kapladı. Sonra parmağıyla vitrini işaret etti: “Helen.”

​İçimden bir şey sıçradı, bir savunma mekanizmasıyla sordum: “Onun adını nasıl bildiğimi bilmiyorum.”

​“Çünkü sen öğrenmiyorsun Hera,” dedi kadın, bir adım daha yaklaşarak. “Hatırlıyorsun.”

​Adımı nereden bildiğini sormadım. Çünkü o an bir şey kırıldı. Zihnimde görüntüler belirdi; kontrolsüz, vahşi ve parlak... Taş duvarlar, göğe yükselen devasa sütunlar, rüzgârda uçuşan beyaz kumaşlar ve göz kamaştıran bir altın ışığı... Başımda tarif edilemez bir ağırlık vardı. Bir taç.

​

Nefesim kesildi. Gözlerim açıktı ama artık o dükkânı görmüyordum. Yüksek bir yerdeydim. Binlerce göz bana bakıyordu ama kimse bana dokunmaya cesaret edemiyordu. Büyük bir güç vardı içimde, ama bir o kadar da büyük bir yalnızlık. Ve o an, onun kim olduğunu anladım. Bir isim zihnime düşmedi, o isim zaten hep oradaydı.

​Hera.

​Bir anda dükkâna geri döndüm. Ama içimde bir şeyler artık sonsuza dek değişmişti. Kadın hâlâ oradaydı, bakışları daha da derinleşmişti.

“Artık inkâr edemezsin,” dedi. “Elin o kapıya değdi bir kere.”

​Nefesimi toparlamaya çalışırken, “Bu ne demek?” diye fısıldadım.

​Kadın son bir kez başını eğerek o sarsıcı cümleyi söyledi:

​“Bu sadece bir başlangıç değil Hera. Bu, bir dönüş.”