Onu ilk kez gördüğümde başucu kitabımdaki harfler birbirine karışmadı, dünya ekseninden kaymadı. Filmlerdeki gibi zaman durmadı, kalbim göğüs kafesimi parçalamadı. Yaşadığım şey, daha çok içimde yankılanan derin bir yön duygusu gibiydi. Bu bir başlangıç değil, kadim bir çağrıydı.
Sessiz değildi ama açıkca tarif edebileceğim bir sesi de yoktu. Sanki gitmem gereken yere doğru, iradem dışında çekiliyordum. O zamanlar bunun sadece bir "his" olduğunu sanıyordum ama şimdi biliyorum: Bazı hisler sana ait değildir, onlar sana sadece misafir gelir. Ben onun bende uyandırdığı duygularla yolumu ararken, onun tek bir kelime etmeden dolaylı bir kanaldan "yolu biliyorum" demesi ilahi bir işaretti. O an içimdeki pusula netleşti; sanki uzun zamandır puslu gördüğüm bir yıldız, aniden odaklanmıştı.
Onunla konuşabildiğim o kısacık zaman diliminde kelimelerini değil, kelimelerin arasındaki o yoğun boşlukları hatırlıyorum. Çünkü asıl gerçek oradaydı: Söylenmeyen ama çoktan mühürlenmiş o sessiz anlaşma... Garip olan şuydu; o hiçbir zaman bana ait olmadı ama ben, her zaman ona ait bir parçayı ruhumun derinliklerinde taşıyormuşum gibi hissettim.
Bunu kimseye anlatamadım. Anlatmaya çalıştığım anda sıradanlaşıyor, kelimelerin sığlığında boğuluyordu. Oysa yaşadığım şeyin kendine ait bir karmaşası, karanlık bir büyüsü vardı.
Sonra rüyalar sızdı uykularıma. Önce kopuk sahnelerdi: Hazırlıksız yakalandığım karşılaşmalar, kalabalıklar içinde sadece ikimizin olduğu o anlar... Zihnime fısıldanan telkinler duyuyordum: “ geldim, buradayım” ve “biliyorum, her şeyin farkındayım”. Mesafe varken anlamlı görünen bu cümleler, temas ettikçe ağırlaşan birer yüke dönüşüyordu.
Rüyalarım giderek daha derin, daha eski bir zamana açılmaya başlamıştı. Uyandığımda kalbim yerinden çıkacak gibi atmıyordu belki ama içimde sarsılmaz bir huzur ve kesinlik oluyordu: Bunlar sadece zihnimin bir oyunu değildi.
Çünkü zamanla evrenin benimle konuştuğunu fark ettim. Birbirini tekrar eden sayılar, başkasının ağzından kulağıma gelen fısıltılar, hep aynı sızı... Şarkıların içine gizlenmiş, tek başına anlamsızken benim hikayemde anahtara dönüşen kelimeler vardı. Sanki rüyalarım, gerçekliğin dokusunda küçük işaretler bırakıyordu.
Bir süre bunun bir tesadüf olduğu yalanına tutundum; aksini düşünmek deliliğe davetiye çıkarmaktı. Sonra tesadüfler, mantığımı çökertecek kadar çoğaldı.
”İnsan zihni örüntü arar” diyordum kendime, bilimsel makalelerin soğukluğuna sığınarak. “Görmek istediğini görür, boşlukları kendi masallarıyla doldurur”.
Ama bir noktadan sonra şu sorudan kaçamadım: Ya ben boşluklarda anlam aramıyorsam? Ya o beni bulmaya çalışıyorsa?
İşte o an, her şeyin rengi değişti.
İlk kez bunun sadece benimle ilgili olmayabileceğini anladım. Belki de kaçtıkça ona çekilişim, gerçekliğin zerrelerine ustaca yerleştirilmiş işaretler, sürekli halde o yolda yürüme isteğim… bütün bunlar dahil olmam gereken bir hikayenin yalnızca küçük bir parçası olabilirdi. Bu sandığımdan daha kutsal bir çağrıydı.