İçeriğe geç

Piramit Vizyonu

Kitap hâlâ ellerimin arasındaydı ama artık onu okumuyordum; ben artık zamanın kendisini izliyordum. Günler geçiyordu ama sanki aynı günün farklı yankıları içinde kapalı kalmıştım. Annem aynı cümleyi iki farklı anda kuruyor ama her seferinde ruhumda başka bir tel titretiyordu. Ben aynı odada, iki farklı hayatı aynı anda yaşıyor gibiydim. Bu bir tekrar değildi; bu, zamanın katman katman üst üste binmesiydi.

​"Zaman doğrusal değil.” Bu cümle artık bir fikir olmaktan çıkmış, mideme oturan fiziksel bir rahatsızlığa dönüşmüştü. Piramit çizimine tekrar baktım: Beden, Zihin, Bilinç... Bu bir yükseliş miydi yoksa bir açığa çıkış mı? Kalbim hızlandı, nefesim derinlerde bir yere asılı kaldı. Ya biz bir şeyler inşa etmiyorsak? Ya biz, sadece olanı ortaya çıkarıyorsak?

​

O an zihnim bu düşüncenin ağırlığı altında çatladı. Ve ben düştüm. Ama aşağıya değil, kendi içimin en derin sularına doğru...

​

Gözlerimi açtığımda dünya susmuştu. Her yer suydu; gökyüzüyle yeryüzü arasındaki sınır silinmiş, sonsuz bir mavilik her şeyi yutmuştu. Zaman burada çok hızlıydı; yıllar saniyeler gibi akıyor, medeniyetler dalgaların arasında belirip yok oluyordu. Sonra onları gördüm. Aceleleri olmayan, zamanla yarışmak yerine onu bir nehir gibi izleyen o kadim insanları...

​Su çekilmeye başladı. Yavaş ama kusursuz bir düzenle... Su çekildikçe devasa bir taş kütlesi açığa çıkıyordu. İnşa edilmiş gibi değil, ezelden beri orada duruyormuş gibi. Ve o an dehşet verici bir şeyi fark ettim: İnsanlar taşı aşağıdan yukarıya örmüyorlardı. Onlar, en tepeden başlayarak aşağıya doğru oyuyorlardı. Sanki bir yapı kurmuyor, fazlalıkları atarak içerideki gizli formu özgür bırakıyorlardı. Piramit yükselmiyordu; piramit, üzerindeki örtü çekildikçe ortaya çıkıyordu.

​Nefesim kesildi. Bu bir yapı değil, bir bilgiydi. Su altındaki o yoğun, ağır kısım bedenimizdi. Yüzeye yakın, ışık alan yer zihnimizdi. Ve su tamamen çekildiğinde parlayan o zirve... O, bilinçti.

​"Biz..." dedim, sesim suların uğultusunda kayboldu. Biz hayatı inşa etmiyorduk. Biz, katman katman ortaya çıkıyorduk. Zaman ilerlemiyordu; zaman bir deniz gibi geri çekiliyordu ve biz bu çekilmenin sonunda çıplak kalan hakikattik.

​Piramit tamamlandığında kimseden bir alkış yükselmedi. Çünkü bu bir son değil, bir hatırlamaydı. Tam o sırada kalabalığın içinden bir çift göz bana kenetlendi. O kadar tanıdıktı ki... O’ydu. Ama zamanın başka bir katmanından, belki bin yıl öncesinden ya da bin yıl sonrasından bana bakıyordu.

​Her şey durdu. Ses, bu kez içimden değil, suyun ve taşın kalbinden yükseldi:

​“Dördüncü mühür...”

​Kitabın sayfasındaki o boş alanda, suyun çekilmesini andıran dalgalı bir Düğüm sembolü belirdi. Ama düğüm sıkılaşmıyor, uçlarından çözülüyordu.

​“Çöz…”

​Nefesim durdu.

​“Çözmek, zamanı anlamak değildir; zamanın nasıl geri çekildiğini ve seni nasıl çıplak bıraktığını görmektir. Sen inşa etmiyorsun Hera... Sen sadece hatırlıyorsun.”

​Gözlerimi açtığımda sırtım kitaplığın soğuk ahşabına yaslıydı. Nefesim düzensizdi ama zihnim kristal bir kadeh kadar netti. Kitaba baktığımda piramit çiziminin yanında artık o yeni sembol duruyordu: Birbirinden ayrılan iki dalga, yani Çözülen Düğüm. Artık biliyordum: Ben bir yol yürümüyordum. Ben, üzerimdeki tüm bu "an", "yarın" ve "dün" kabuklarını soyuyordum. Ve o piramidin zirvesine ulaştığımda, orada bulacağım şey yeni bir ben değil, hep orada olan o en eski ben olacaktı.