İçeriğe geç

Çöz

Sabah uyandığımda dünya aynıydı ama ben artık o dünyanın içinde yaşayan eski kadın değildim. Duvarlara, masaya, pencereden sızan o keskin ışığa bakarken tuhaf bir aşinalık hissettim. Artık hiçbirine "ilk kez" bakmıyordum. Sanki bu görüntüleri hep biliyordum da, yeni hatırlıyor gibiydim.

​

Yatağın kenarına oturdum. Gözlerimi kapattığımda piramit oradaydı. Ama bu kez bir taş kütlesi ya da bir çizim gibi değil; canlı bir süreç, bir his olarak içimde yükseliyordu. Derin bir nefes aldım ve kendime o sarsıcı soruyu sordum:

​“Ya gerçekten… bu kadar basitse?”

​Yıllardır insanlar o devasa taşların nasıl üst üste konulduğunu, imkânsız mühendislikleri, kayıp teknolojileri tartışıp durmuştu. Ama ya yanlış soruyu soruyorlarsa? Sorulması gereken "Nasıl inşa ettiler?" değil, "Ne zaman ortaya çıktı?" olmalıydı.

​Kalbim hızlandı. Ayağa kalkıp odanın tam ortasında durdum. İçimden bir ses fısıldadı: “Test et.” Neyi test edecektim? Cevap gecikmedi: “Kendini.”

​Gözlerimi kapattım. Önce bedenimi hissettim; o ağır, sınırları olan, dünyaya temas eden kabuğumu. Bu, piramidin tabanıydı. Sonra zihnimi fark ettim; o hiç durmayan, gelen, giden, kendini tekrar eden düşünce bulutlarını. Bu da orta katmandı.

​Peki ya bilinç? O en uçtaki nokta neredeydi?

​Derin bir sessizliğe gömüldüm. Düşüncelerimi durdurmaya çalışmadım; sadece onlardan bir adım geri çekildim. Ve o an, mucizevi bir şey oldu. Düşünceler akmaya devam ediyordu ama ben artık onların içinde boğulmuyordum. Ben, onlara dışarıdan bakan o "tanık" yerindeydim. Kalbim yavaşladı. Anladım... Oraya çıkmamıştım. Ben zaten oradaydım. Sadece alt katmanlar, o ağır düşünce ve kimlik suları çekilmişti.

​Gözlerimi açtığımda nefesim genişlemişti. “Bu gerçek,” diye fısıldadım. Ama yetmedi. Bu sadece bir his olamazdı; bunu bir deneyime dönüştürmeliydim. Odanın içinde yürümeye başladım. Her adımda bedenimi hissettim, sonra düşüncelerimi izledim ve sonra... İkisini birden bıraktım.

​Bir anlığına o sonsuz boşluk oluştu. Korkutucu değildi; aksine, en güvenli yuvam gibi tanıdıktı. Oradaydım ama artık hiçbir "şey" değildim. Ve tam da bu yüzden "her şey"dim. Kendimi artık bedenimle ya da zihnimle tanımlamıyordum. Onlar sadece birer katmandı; ben ne onların altındaydım ne de üstünde. Ben, onların tam içindeki o çözülmüş özdüm.

​Gülümsedim. “Piramit... biziz,” dedim kendi kendime.

​Kadim insanlar bir şey inşa etmemişlerdi. Onlar bildiklerini sadece taşa uygulamışlardı. Taşı değil, zamanı kullanmışlardı. Su çekildikçe fazlalığı almış, içerideki cevheri serbest bırakmışlardı. Tıpkı şimdi benim yaptığım gibi; düşünceler çekildikçe ben ortaya çıkıyordum, kimlikler soyuldukça öz kalıyordu.

​Bu bir teori değildi artık. Bu, ruhumun çıplak eliyle dokunduğu bir deneyimdi. Tekrar oturdum ve yolu artık bildiğim için daha derine, o dördüncü mühürün olduğu yere indim: Çöz.

​Zihnimdeki o en sıkı düğüm, yani "benlik" algısı usulca çözüldü. Parşömenin üzerindeki dördüncü sembol, o dalgalı düğüm imgesi zihnimde parladı. Ama bu sadece bir başlangıçtı. Eğer bilinç katmanların altından böyle açığa çıkıyorsa, daha derinde ne vardı? Sular daha ne kadar çekilebilirdi?

​Bu soru beni durdurdu. İlk kez, keşfettiğim şeyin büyüklüğü karşısında küçük bir korku duydum. Ama bu korku beni geri kaçırmadı; aksine, daha derin bir gizeme doğru itti. Artık sadece anlamıyordum; biliyordum. Ve bu bilgi rahatlatıcı değildi; bir kapı açıcıydı. Ve her kapı, daha büyük bir bilinmeyene, daha tehlikeli bir hakikate açılıyordu.

​Başımı kaldırdım, pencereden dışarıya, o yalancı gerçekliğe baktım:

“Eğer bu doğruysa... o zaman hiçbir şey sandığımız gibi değil.”

​Ve asıl tehlike tam da burada başlıyordu.