Oradan hemen ayrılamadım; ayaklarım geri gitmeyi reddediyordu. Bedenim uçurumun kenarındaydı ama ruhumun bir parçası hâlâ yukarıda, o karanlık ve sıcak köklerin arasındaydı. En derinlerde... Görülmeyen ama varlığı iliklerimde hissedilen o kadim boşlukta.
Çantamı açıp parşömeni çıkardım. Ellerim artık titremiyordu; bir tür kabullenişin getirdiği sarsılmaz bir kararlılık vardı üzerimde. İkinci sembol, o ağaç kökü, parşömenin üzerinde kor bir ateş gibi parlıyordu: Köklen. Bu artık bir tavsiye ya da hayal değildi; kaçınılmaz bir gerçeklikti.
Başımı kaldırıp karşımda bir dev gibi yükselen dağa baktım. Sessizdi ama bu sessizlik büyük bir sırrı saklıyordu. “Kızlar Dağı…” Bu ismi çocukluğumdan beri binlerce kez duymuştum ama hiç sormamıştım: Hangi kızlar? Neden? Şimdi soru kendiliğinden doğdu ve cevabı bir düşünce olarak değil, bir hatırlayış olarak yükseldi: Amazonlar.
Kelime zihnime bir taş gibi düştü; ağır, net ve kesin. Savaşçı, bağımsız ve toprağın diliyle konuşan kadınlar... Bir tanrıçaya, Artemis’e mühürlü hayatlar. Etrafımdaki o uyumsuz antik kalıntılar ve askerî izler bir anda zihnimde birleşti; hepsi aynı büyük hikâyenin parçalarıydı. Tapınaklar güneşi ve ayı aynı anda kucaklamak için kurulurdu ve burası, tam da o kozmik dengenin merkeziydi.
Gözlerimi kapattığımda rüzgârın dokunuşu değişti. Artık sadece hava değil, görüntüler taşıyordu bana: Ateşin etrafında birleşmiş kadınlar, gökyüzüne açılmış eller ve o çemberin ortasındaki o yoğun, görünmez güç... Kalbim hızlı değil ama her vuruşuyla göğüs kafesimi sarsacak kadar derin atıyordu.
“Bu gerçek mi?” diye fısıldadım. Ama cevabın önemi yoktu. Zihnim artık sadece bana ait değildi. Düşünceler akıyordu; fakat onları ben üretmiyordum, sadece bir yabancı gibi izliyordum. Bereket, döngü, denge… Bu kavramlar benim kelimelerim değildi ama içimdeydiler.
Durup kendimi dinledim ve ilk kez kendi zihnime bir yabancının gözüyle baktım. “Bu benim düşünce biçimim değil,” dedim kendi kendime. “Bunlar bana dışarıdan geliyor.” O an içimde derin bir boşluk açıldı ve o ürpertici soru yankılandı: “Kimden?”
İlk kez gerçek bir korku hissettim. Kendi sesime yabancılaşmak, bedenimin bir başkasına yuva olduğunu fark etmek... Her şey bir anda çok fazla geldi. Arkamı dönüp yokuş aşağı yürümeye başladım. Fiziksel bir ağırlık değildi bu ama omuzlarımda görünmeyen, yoğun bir yük taşıyordum.
“Bunu tek başıma taşıyamam,” diye geçirdim içimden. İlk kez bir yardım eline, bir sığınağa ihtiyaç duydum. Ama hemen ardından o yumuşak ve otoriter fısıltı yürüdü yanımda: “Yalnız değilsin.”
Eve yaklaştığımda güneşin son ışıkları gölgeleri devleştirmişti. Kapının önünde durdum. İçimde iki zıt duygu savaşıyordu: Bitkin bir yorgunluk ve büyük bir uyanışın getirdiği o sarsıcı enerji. Kapıyı açarken bir şeyi çok net biliyordum:
Bu yük beni ezmek için değil, beni aslıma dönüştürmek için omuzlarıma bırakılmıştı. Ve eğer beni taşıyan gerçekten ilahi bir güçse, kendini göstermesi artık sadece bir an meselesiydi.