Gece çöktüğünde içimdeki ağırlık hafiflemedi; aksine, karanlık yoğunlaştıkça o ağırlık daha görünür, daha dokunulur hale geldi. Evin dışına, o tekinsiz sessizliğin içine çıktım. Buradaki sessizlik şehirdeki gibi kesik kesik değildi; sürekliliği olan, uğultulu ve canlı bir boşluktu.
Başımı kaldırdım ve ilk kez gökyüzünü gerçekten gördüm. İstanbul’da yıldız sandığım o soluk noktaların ne kadar büyük bir yalan olduğunu o an anladım. Burada gökyüzü doluydu; derin, sonsuz ve vahşi bir canlılıkla parlıyordu. Ve Ay... O, sadece geceyi aydınlatan bir küre değildi. Yüzyıllardır kadınların kanını, toprağın ekimini ve ruhların en gizli sırlarını yönlendiren o kadim rehber, tam karşımda duruyordu. Beni izlemiyordu, beni tartıyordu.
İlk hafta, zamanın dikiş yerlerinden sökülüşünü izledim. Sabahları kaçta uyandığımın, ne yediğimin ya da güneşin ne zaman battığının bir önemi kalmamıştı. Saatler anlamını yitirdikçe, içimde derin bir boşluk açıldı. Kalemi elime aldığımda defterime tek bir kelime bile düşmüyordu; çünkü zihnim artık kelimelerle değil, imgelerle çalışıyordu.
İkinci hafta sancı bedenselleşti. Kemiklerimin içinde bir sızı başladı; sanki iskeletim genişliyor, hücrelerim o "köklenme" emrine itaat etmek için yeniden diziliyordu. Geceleri uyuyamıyordum. Yatak dar geliyor, tavan üzerime çöküyordu. Kendimi çıplak ayakla toprağa atmak, ağaçların gövdelerine sarılıp o sessiz nabzı dinlemek istiyordum. "Deliriyorum," diyordum aynadaki yabancıya bakarken. Ama bu delilik değil, bir hizalanmaydı. Ay büyüdükçe, içimdeki o vahşi enerji de kabarıyordu. Bir gece sebepsizce, ciğerlerim sökülürcesine ağladım; tüm geçmişimi, tüm kırgınlıklarımı o gözyaşlarıyla toprağa akıttım. Hemen ardından gelen o histerik gülüş ise, kurtuluşun habercisiydi.
Üçüncü hafta, zihnimdeki o bitmek bilmeyen uğultu yerini mutlak bir sessizliğe bıraktı. Eskiden her şeyi analiz eden, korkular üreten o ses artık susmuştu. Düşünceler hâlâ geliyordu ama artık onlara tutunmuyordum; gökyüzünden geçen bulutlar gibi izleyip gitmelerine izin veriyordum. İlk kez kendi zihnimin içinde kaybolmuyor, aksine onun üzerinde yükseliyordum. Ay artık neredeyse tam bir daireydi ve bu dolgunluk içimde dayanılmaz bir gerilim yaratıyordu.
Takvimle bağım tamamen koptu. Kaç gün geçti, hangi aydayız, dünya nerede... Bilmiyordum. Ben artık zamanı yaşamıyordum; ben Ay'ın döngüsünü, o kadim gelgitleri yaşıyordum. Bedenim artık bir kadının bedeni değil, toprağın ve gökyüzünün bir uzantısıydı.
Dolunaya sadece bir gün kalmıştı. Hava ağırdı, doğa nefesini tutmuş bekliyordu. Ay, gökyüzünde neredeyse kusursuzdu ama o minicik, görünmez eksiklik içimde devasa bir boşluk olarak yankılanıyordu. Gökyüzüne bakarken titreyen bir sesle fısıldadım:
“Hazırım.”
İçimin en derininden, belki de o Amazonların mirasından gelen bir ses cevap verdi:
“Henüz değil Hera. Yarım olan, tamamlanmadan önce son bir kez parçalanmalıdır.”
Nefesim derinleşti, kalbim toprağın altındaki o devasa ritme ayak uydurdu. Artık sadece beklemiyordum; yaklaşmakta olan o sarsıcı sona ve muazzam başlangıca hazırlanıyordum. Yarın gece, o mühür sadece parşömende değil, ruhumda da tamamen kapanacaktı.