Parşömeni elime aldığım an, dünya büyük bir gürültüyle değil, derin bir sessizlikle geri çekildi. Gözlerim karardı; fakat bu bir boşluk değil, bir eşikti. Düştüğümü hissetmedim ama katman katman aşağı indiğimi, varlığımın özüne doğru süzüldüğümü biliyordum.
Gözlerimi açtığımda artık ne o dükkândaydım ne de bildiğim herhangi bir şehirde. Duvarları ve tavanı olmayan, sadece sonsuzluğun mimarisiyle örülmüş devasa bir boşluğun içindeydim. Başımı kaldırdığımda tanıdığım gökyüzü orada değildi; yıldızlar yer değiştirmiş, takımyıldızları yabancı bir dilde yeniden dizilmişti. Yine de bu yabancılığın içinde sarsıcı bir aşinalık vardı. İçimden o cümle geçti: “Burası rüya değil, rüyanın da ötesi.”
Boşluğun tam kalbinde, toprağın üzerine çizilmiş gibi duran ama aslında havada asılı duran kadim bir çember vardı. Yedi sembol... Her biri görünmez bağlarla birbirine mühürlenmişti. Ve tam merkezde... Donup kaldım.
Kendime bakıyordum. Ama bu, aynadaki Hera değildi. Henüz olmadığım, belki de binlerce yıl önce olduğum o kadındı. Yüzüm aynıydı ama çizgileri daha derin, bakışları asırların yüküyle daha ağırdı. Gözlerimiz kilitlendi. Dudakları kıpırdamadı ama sesi doğrudan ruhumun derinliklerinde yankılandı:
“Hatırlamak acı verir Hera. Ama unutmak... Çok daha büyük bir bedeldir.”
Bakışlarımı kaçırmak istedim ama o kehribar rengi gözler beni oraya sabitledi. “Bu parşömenin sırrı yedi parçaya ayrıldı,” dedi o iç ses. Çemberdeki semboller hafifçe titreşerek cevap verdi. “Her biri sana uykularında, rüyaların o tekinsiz kapılarında açılacak. Hazır olduğunda, birini daha hatırlayacaksın.”
Tam o anda ilk sembol parladı: Bir ayak izi. Basit, yalın ama yer sarsacak kadar ağır... Altında tek bir kelime belirdi: Köken.
Işık gözlerime dolduğunda gerçeklik bir kez daha çözüldü. Bu kez ayaklarım gerçekten toprağa değiyordu. Çıplak tabanlarımda toprağın sıcaklığını, canlılığını ve o derin nefes alışını hissettim. Burası Anadolu’ydu; rüzgârın taşıdığı kekik ve toz kokusundan, toprağın o yanık renginden biliyordum. Sesler yükseldi; çok eski dualar, fısıltılar ve rüzgârın kadim şarkısı...
Kerpiç evlerin arasından, bakışlarında sarsılmaz bir netlik taşıyan yaşlı bir kadın yürüdü bana doğru. Beni gerçekten gördü; sadece bedenimi değil, içimde uyanan o devasa boşluğu da...
“Senin gelişin yeni değil Hera,” dedi, sesi rüzgâra karışırken. “Bu, çok eski bir kehanetin bugünkü yankısıdır. Çünkü ilk bilgi, ancak ilk doğumla başlar.”
Kadınlar etrafımı sardı; sessiz bir ayinin halkaları gibi. Saçlarıma ipler bağladılar, her düğümde zihnime bir anı, kalbime bir sızı bıraktılar. Parmak uçları ellerimde semboller gezdirdi; bu bir çizim değil, derimin altına gömülmüş bir gerçeğin yüzeye çıkışıydı. Yaşlı kadın kulağıma eğildi, nefesi tenimi yaktı:
“Unutulan ilk bilgi... Kadın bedeninin hafızası, ruhsal gücün tek anahtarıdır. Ne zaman ki doğumu, sezgiyi ve kutsal döngüyü bastırdılar; güç işte orada derin bir uykuya daldı. Onu yeniden uyandıracak olan sensin.”
Kalbim o an farklı bir ritme geçti; daha yavaş, daha mağrur. Her şey bir anda silindi; toprak, kadınlar ve o kadim fısıltılar...
Gözlerimi açtığımda antikacının o loş arka odasındaydım. Nefesim ağırdı ama içimde korkudan eser yoktu. Sadece parşömenin üzerindeki o ilk sembolün, "Köken"in parladığını görüyordum. Dokunmadım ama varlığını iliklerimde hissettim. Bu bir başlangıç değil, büyük bir geri dönüştü.
Artık biliyordum: Bu sadece ilk adımdı. Önümde altı rüya, altı ağır sır daha vardı. Ve her biri beni kendime yaklaştırırken, aynı zamanda o derin karanlığın merkezine çekecekti. Çünkü içimde uyanan şey yalnız değildi; o, binlerce yıllık bir bekleyişin feryadıydı.