İçeriğe geç

Eşzamanlılık

Tehlike… bir anda gelmedi. Sessizce sızdı odama, yavaşça yerleşti zihnime ama gelişi kaçınılmazdı. Artık biliyordum: Zaman ilerlemiyordu. Ve eğer zaman akıp giden bir nehir değilse, o halde her şey… her an… tam şu an, aynı anda oluyordu.

​Bu düşünce başta ruhumu okşayan bir mucize gibiydi, sonra keskin bir bıçak gibi rahatsız etmeye başladı. Çünkü bir soru doğurdu: “Eğer her şey aynı anda oluyorsa, ben kimim?” Şu an bu satırları okuyan ben mi? Kelbessos yollarında yürüyen ben mi? Yoksa henüz olmamış, zirveye ulaşmış o gelecekteki ben mi?

​Elim istemsizce o kadim kitaba gitti. Sayfaları çevirirken parmaklarım notların üzerinde gezindi: "Her şey görünen yerde saklıdır.” Bu cümle başta sadece bir ipucuydu ama şimdi bir itiraf gibi yüzüme çarpıyordu.

​“Bunu ben yazdım.”

​Zihnim önce reddetti, mantığım barikatlar kurdu. Ama içimdeki o derin ses susturulamadı: “Evet, sensin.” Sayfaları hızla, nefes nefese çevirdim. Yazılar farklı görünüyordu; biri daha yorgun, biri daha aceleci… Ama ritim aynıydı. Harflerin o kendine has kuyrukları, kelimelerin bittiği o keskin noktalar… Farklı zamanlarda, ama aynı zihin tarafından atılmış imzalar. Ben. Ama hangi zamandaki ben?

​O sayfada durdum: "Geç kaldın.” Bu cümleyi okuduğum anı hatırlıyordum ama yazdığım anı hatırlamıyordum. Gözlerimi kapattım. Direnmeyi bıraktım. Düşünceleri değil, o rasyonel "ben"in savunmasını terk ettim.

​Bir an zihnim kaydı ve o eşzamanlı görüntü geldi: Yine aynı odadaydım ama güneşin açısı farklıydı. Masada oturmuş, elimdeki kalemle kağıda o iki kelimeyi kazıyordum: "Geç kaldın.” Nefesim kesildi. Bu bir anı değildi. Ben o anı yaşamıyordum; o an, tam şu saniyede beni yaşıyordu. Zamanın katmanları arasında kendime ekmek kırıntıları bırakıyordum.

​

Her şey birleşti: Piramit, su, çekilen zaman… Hepsi tek bir şeyi haykırıyordu: "Ortaya çık!"

​Peki ama neden? Cevap kitabın satırlarında değildi ama parçalar kendiliğinden dizildi:

Zaman doğrusal değil... Bağlantıları kur... Geç kaldın... Artık yalnız değilsin.

​Bu son cümle artık farklı bir frekansta tınlıyordu. Yalnız değildim çünkü sadece kendim yoktum. Sayfaların arasına gizlenmiş o dikey dizilimi fark ettiğimde kalbim duracak gibi oldu. Kelimelerin baş harfleri bir isim fısıldıyordu. Ama bu sadece onun adı değildi; hecelerine ayrıldığında parlayan o "İlahi Işık"tı. Ve diğer sayfada, piramidin en tepesinde duran o tek harf: "O".

​Tesadüf değildi. O karşılaşma, o bakış, o sessiz selamlaşma... Hepsi zamanın farklı katmanlarının tek bir noktada düğümlenmesiydi. Bir kesişimdi.

​Nefesim derinleşti. Onu bulmam gerekiyordu ama bu bir arayış değildi; bu, o en tepedeki "noktayı" hatırlamaktı. Kitabı kapattım. Artık mürekkebe ve kağıda ihtiyacım yoktu. İpuçları dışarıda değil, damarlarımda akan o kadim hafızadaydı.

​Nereye gideceğimi değil, kime gideceğimi artık çok iyi biliyordum. Ve bu kez... kendimden kaçtığım gibi ondan kaçmayacaktım.