Kadın vitrinin önüne geldiğinde ben hâlâ aynadaki o yabancı yansımamın, o derin bakışın etkisinden çıkamamıştım. Onun hareketleri ise belirsiz bir geçmişten bugüne taşınan, defalarca tekrarlanmış bir ritüelin parçası gibiydi; ağır, huşu dolu ve kusursuz.
Cam kapağı açtı. En ufak bir acele, en küçük bir tereddüt yoktu parmaklarında. Heykeli büyük bir dikkatle yerinden aldığında, dükkânın içindeki hava sanki görünmez bir el tarafından büküldü. Bir şey yerinden oynamıştı; sadece bir obje değil, sanki evrenin bir vidası sıkılmıştı.
Heykeli bana uzattı. Ama bırakmadan önce, bakışlarını ruhuma sabitleyerek konuştu:
“Bu sadece bir figür değil Hera. Bu bir mührün parçası. Binlerce yıl boyunca kadim bir silsileyle, kadından kadına aktarıldı.” Kısa bir duraksama yaşadı, sesi artık bir fısıltıdan ibaretti: “Ve şimdi... Sıradaki sensin.”
Ellerim istemsizce, sanki kendi iradeleri varmış gibi açıldı. Heykeli aldım. Soğuk bir metal dokunuşu bekliyordum ama değildi. Sıcaktı. Hayır, sadece sıcak da değil; parmak uçlarımda atan, canlı bir doku gibiydi. İçime doğru yayılan o titreşim, durdurulamaz bir nehir gibi kalbimin tam ortasında yoğunlaştı.
Gözlerimi kapattım. Ve o an, içimde yabancı ama bir o kadar da bana ait bir ses yükseldi:
”Aç” ve ardından gelen o yatıştırıcı komut: “korkma”.
Gözlerimi açtığımda kadın beni izliyordu; sanki bu anı daha önce bin kez seyretmiş gibi vakurdu. “Bu şehirde,” dedi yavaşça, “görünmeyen bir kapı var. Kimse onu göremez. Ama çağrılanlar...” Durdu, bakışları bir mühür gibi üzerime kapandı, “...onun nefesini hisseder.”
Heykeli biraz daha sıkı tuttum. “Senin sezgilerin,” dedi kadın, “seni o kapının eşiğine götürecek.”
Bir şey sormak istedim ama sorumun kelimeleri yoktu. Çünkü içimde cevaplar, henüz söylenmemiş bir dua gibi bekliyordu.
Dışarı çıktığımda dünya aynıydı ama ben artık o dünyanın bir parçası değildim. İnsanlar yürüyordu, arabalar geçiyordu, İstanbul’un ince yağmuru omuzlarıma düşmeye devam ediyordu. Ama tüm bu sıradanlığın arasında başka bir katman daha vardı. Daha önce de oradaydı belki ama ben farkında değildim. Şimdi ise bakmadan bile hissedebiliyordum; binaların köşelerinde birikmiş ağır gölgeler, dar sokakların içinde yoğunlaşan o kadim hava... Şehir artık tek bir yüzeyden ibaret değildi. Üst üste binmiş zaman katmanlarından oluşuyordu ve ben ilk kez aralarındaki o karanlık boşluğa bakıyordum.
O gece nereye gideceğimi düşünmedim. Ayaklarım zaten yolu benden iyi biliyordu. Sokaklar değişti, kalabalıklar silindi, sesler geride kaldı. Ve ben, fark etmeden İstanbul’un en eski damarlarından birine, Balat’ın kıvrımlı derinliklerine doğru ilerledim.
Balat. Bu isim zihnime bir düşünce gibi düşmedi; zaten hep oradaydı, hatırlanmayı bekliyordu. Adımlarım yavaşladı. Her bastığım taş, sanki üzerimden geçen binlerce yılın yükünü taşıyor gibi fısıldıyordu bana. Bu bir korku değildi; daha çok, kaçınılmaz bir karşılaşmanın eşiğinde duyulan o sarsıcı heyecandı.
Sonunda durdum. Bedenim, benden habersiz bir emre itaat eder gibi kilitlendi. Karşımda yıkılmış, unutulmuş ama ruhunu teslim etmemiş eski bir yapı vardı: Bir kilise kalıntısı. Bahçesine süzüldüğümde yalnız olmadığımı biliyordum; sessizlik bile bir mevcudiyetti burada.
Orada, hiçbir yere ait değilmiş gibi görünen tek başına bir taş kapı duruyordu. Ne bir duvara bağlıydı ne de bir yapıya destek veriyordu. Sadece oradaydı ve garip olan şuydu: Dünyadaki hiç kimse ona bakmıyordu. Sanki varlığı sadece benim bakışlarımda vücut buluyordu.
Elimdeki heykel ağırlaştı. Onu yavaşça kaldırdım. Kapının tam ortasında, kusursuz bir boşluk, bir oyuk vardı. Heykeli yaklaştırdım; tam yerine oturdu. Hiç zorlamadan, sanki parçalar binlerce yıldır birbirini özlemiş gibi...
Bir an her şey sustu. Sonra... Taş nefes aldı. Bunu sadece görmedim, iliklerime kadar hissettim. Kapının içinden yükselen o derin titreşim avuçlarımdan tüm vücuduma yayıldı. Geri çekilmedim, çekilemezdim.
Ve ardından o ışık... Dışarı taşan bir aydınlık değil, içeriye, sonsuzluğa doğru açılan bir koridor. Kapı aralanıyordu. İçerisi ne karanlık ne de aydınlıktı; zamanın henüz uğramadığı bir boşluk gibiydi.
Bir adım atsam geri dönemeyeceğimi biliyordum. Ama asıl soru bu değildi. Zihnimi kavuran o gerçek soru şuydu:
“Geri dönmem gerekiyor muydu?”