İçeriğe geç

Frekans

Bu kez kaçış yolları kapalıydı; geriye sadece o çıplak ve sarsıcı anlam kalmıştı. Aynı masada oturuyorduk ama bu sıradan bir kafedeki sıradan bir ikili değildi. İkimiz de biliyorduk: Yaşadıklarımız ya devasa bir illüzyondu ya da henüz formülü yazılmamış bir gerçeklik.

​“Bunu çözmemiz lazım,” dedim. Sesimdeki sükunet, içimdeki o patlamaya hazır merakla zıt bir denge kuruyordu.

Başını salladı, bakışları masadaki notlara kilitlendi. “Bu his…” dedi, kelimelerini bir cerrah titizliğiyle seçerek, “…rastgele değil Hera.”

​Gözlerimi ondan ayırmadım. “Rüyalar… aynı anlar…”

“Evet,” diye onayladı.

“Notlar… Sen yazdın ve ben okudum.”

​Bir an sustuk. İkimiz de aynı uçurumun kenarına gelmiştik. Ama o son adımı atmak, bunu yüksek sesle söylemek başka bir şeydi. Nefesimi tutarak fısıldadım: “Bu… sadece zamanla ilgili değil.”

Başını hafifçe eğdi, gözlerinde bir ışık yandı. “Bilinçle ilgili.”

​İlk kez o kelime tam yerine oturdu: Bilinç. Sadece basit bir farkındalık değil; bir alan, bir ağ, her şeyi birbirine bağlayan o görünmez doku. “Ya,” dedim yavaşça, sesimdeki titremeyi gizleyemeyerek, “bilinç bireysel bir mülkiyet değilse?”

​Sessizlik bu kez ağır değil, yoğundu. “Devam et,” dedi alçak bir sesle.

“Ya hepimiz aynı kaynağa, aynı devasa veri havuzuna bağlıysak? Ve bazı insanlar…”

Lafımı ağzımdan aldı: “…bu bağlantıyı diğerlerinden daha net, daha kesintisiz hissediyorsa?”

​

Kalbim hızlandı. “Sen ve ben gibi.”

Bu artık bir iddia değil, laboratuvar ortamında kanıtlanmış bir tespitti bizim için. Masadaki defteri açtım, o tanıdık el yazılarının üzerinde parmağımı gezdirdim. “Bu yazılar farklı zamanlarda yazılmış olabilir ama hepsi aynı bilinç durumunda kaleme alınmış.”

​İçimde bir parça yerine oturdu: Klik. “Yani… zaman değil, durum önemli.”

Bakışlarımız buluştu. İkimiz de aynı kavramın eşiğindeydik ve aynı anda o kelimeyi telaffuz ettik: “Frekans.”

​Aramızdan ince bir gülümseme geçti ama bu bir neşeden ziyade bir tanıma anıydı. Anahtarı bulmuştuk. “Beyin elektriksel çalışır,” dedi elini hafifçe şakağına götürerek.

Devam ettim: “Ve her bilinç durumunda farklı dalgalar üretir. Alfa, Beta, Theta…”

Ve en derini, o sonsuz boşluğun sesi olanı birlikte fısıldadık: “Delta.”

​Her şey birleşti. Rüyalar, o zamansız geçişler, kendime bıraktığım notlar… “Aynı bilinç frekansına girdiğimizde,” dedim sözlerimi yetiştirmeye çalışarak, “aynı alana, aynı ortak belleğe bağlanıyoruz.”

O tamamladı: “Ve o alanda… zaman diye bir kısıtlama yok.”

​Defteri havaya kaldırdım. “Bu yüzden ben gelecekte yazdığım bir şeyi, sen şu an okuyabiliyorsun. Çünkü o ‘gelecek’ başka bir zaman dilimi değil; sadece başka bir erişim noktası.”

İçimde bir titreşim oldu, ruhumun frekansı değişti. “Ve rüyalar… aslında rüya değil. Onlar birer senkronizasyon.”

​“Peki ya biz?” diye sordum, bu kez soru daha ağırdı. “Biz neden?”

Bir süre sustu, dışarıdaki dünyanın akışını izledi. Sonra yavaşça konuştu: “Çünkü biz aynı şeyi aramadık Hera. Biz, aynı şeyi hatırladık. Zaten bu içimizde bulunuyordu. Kader gibi.”

​Bu cümle her şeyi mühürledi. Bu bir tesadüf değil, bilinçlerin kusursuz bir hizalanmasıydı. İlk kez bilim ve o tekinsiz his çatışmıyor, birbirini besliyordu. “Bu açıklanabilir bir şey,” dedim şaşkınlıkla.

“Evet,” dedi sakinlikle, “henüz tam olarak değil belki ama yolunu bulmak için yeterince.”

​Rahatlamış mıydım? Hayır. Çünkü bu yeni anlayış, beraberinde daha karanlık bir kapıyı araladı: “Eğer biz bunu yapabiliyorsak… başka kimler yapabiliyor?”

Sessizlik geri döndü. Ama bu kez tehlikeliydi. Çünkü cevabı henüz bilmiyorduk ve o cevap, bizi bekleyen asıl fırtınanın ta kendisiydi.