İçeriğe geç

Bölüm 4: Küllerin Dili

Kagami, cebinden çıkardığı birkaç şişeye Rezonans Cıvasını doldurdu, kapaklarını sıkıca kapattı. Sonra maskesini beline takıp denizin kıyısını dolaşmaya başladı. Kararmış kollarındaki sızı azalıyordu. Siyah damarlar, kolundan aşağı doğru, eriyen bir mum gibi incelerek siliniyordu.

Çok geçmeden denizin üstünde bir silüet belirdi. Yüzü boş, belden aşağısı su ile karışmış, bedeninden ışık geçiyordu.

Kagami olduğu yerde kaldı.

Silüet ona yaklaştı, bir süre sadece izledi. Bütün deniz yüzeyi düzleşti, suyun hareketi tamamen durmuştu. Sonra bir kolunu kaldırdı, arkasındaki sular yükselip bir dalgaya dönüştü. Dalganın ucu başının çok üstünde, yarıkların karanlığına değiyordu.

Kagami'nin gözleri büyüdü, titreyen eliyle kılıcına uzandı. Fakat kılıcını çekmedi. Yavaşça diz çöktü, gözlerini yumdu.

Silüet bir süre daha öylece durdu. Boş yüzünde titreşen sular dinginleşti. Kolunu indirdi, devasa dalga ilerlemek yerine sertçe geri indi. Suların denize çarpmasıyla başka bir dalga yayıldı. Silüet tamamen suya karıştı, dalgalar Kagami'yi yuttu...

Kagami, kendini mavi gökyüzünü izlerken buldu. Sırtının altındaki çorak toprakların kokusunu alıyordu. Ayağa kalktı, platonun kenarına gelmişti. Uzaktan Solastur'un surlarını görebiliyordu.

...Evime kadar bırakamadın mı?

Ceplerini aradı. Eline gelen dört şişeden ikisi çatlaktı. Sonra belini aradığında, maskeyi orada bulamadı. Bara uğradığında söylediği şeyi hatırladı.

"Sadece ödünç."

Ayrıca kontrol ettiğinde, kılıcı da yerinde değildi. Keyifsizce kaşları kıvrıldı, derin bir nefes verdi.

"Oraya dönmek istemiyorum."

Söylediğinin tersine hemen yola koyuldu. Kollarını açıp kontrol etti, kirliliğin bileğine kadar indiğini gördü. Fakat damarlar artık silinmiyordu.

O yer neresiydi öyle?

...Kısa zaman sonra şehre ulaştı, başını eğdi ve o şekilde yürümeye devam etti. Barın olduğu ara sokağa uğramadan, hızlıca Soraoka'nın kulesine gitti. Kulenin dışında ışığın bulanıklaştığı ince bir alan vardı. Kagami o alana girdi, fakat kuleden içeri adım atmadı. Yere çömüp dış cephedeki taş duvarına yaslandı. Kollarındaki ağrı hemen dindi, damarlar tekrar incelmeye başladı.

Sağlam bariyermiş...

Öylesine kolunu okşarken karşısından Soraoka yaklaştı. Kagami'yi gördüğünde dik omuzlarını gevşetti.

"Veridia'nın taşlarına zaafın var sanıyorum."

Onun yanından geçip merdivenleri tırmanırken bir an duraksadı. Geriye doğru eğilip başını ona çevirdi.

"...Yoksa eşyaları aldın mı?"

"Sadece birini."

Kagami cebindeki cıva dolu dört şişeyi çıkardı ve havaya kaldırdı.

Soraoka, iki şişenin çatladığını fark etti. Kagami'nin üzerinde hiçbir ekipman göremedi.

"Tam olarak neyle savaşıyorsun sen?"

Kagami, sağ çaprazında kalan bir demirci dükkânına göz gezdirdi. Şekil şekil kılıçlar, katanalar, oraklar... her çeşit silah vardı. Fakat tekrar başını eğdi.

"Canımın istediğiyle."

"Hmm... o zaman bardaki defterin neden kabarık?"

Kagami'nin nefesi kırıldı, gözlerini kaçırdı.

İhtiyar...

Soraoka gözlerini kıstı.

"Sende başka bir şey var..."

Eliyle çenesini okşadı.

"...Silah yaratmak gibi."

Bir süre Kagami'yi izledi, Kagami cevap vermeyince kaşlarını çattı.

"Hem de yozlaşmış enerji kullanıyorsun."

Bir parmağıyla gelmesini işaret etti.

"Yukarı gel."

Sesi gitgide uzaklaşırken kendi kendine mırıldanırmış gibiydi.

"Huff... Böyle deliler beni nereden buluyor?"

Merdivenleri tırmandıktan sonra Soraoka devam etti.

"Çatlak ve zehirli cıvayla dolu şişeleri cebinde mi taşıdın?"

Şişelerden birini eline alıp dikkatlice inceledi.

"Hem bu gerçekten Rezonans Cıvası mı?"

"Öyle. Yarığın dibindeydi."

Kagami'nin gözleri cıvaya kaydı.

"...Ayrıca, neden bana tüm bunlardan bahsetmedin?"

Soraoka bir süre şüpheci gözlerle baktı, sonra elindeki şişeyi masaya koydu.

"Dediğim gibi, cıvaları birbirinden ayırt edemiyorum."

Omzunu silkti.

"...Beni kandırıp normal bir cıva versen çok aptal hissederdim."

"Yani kanıtlamamı mı istiyorsun?"

Soraoka bir anlığına sırıttı.

"Ah hayır hayır, hâline bakınca belli oluyor."

Kagami, camdan dışarı, gökyüzüne doğru bakarken konuştu.

"...Peki ya deniz?"

Soraoka anlam veremezcesine tek gözünü kıstı.

"Deniz..?"

"Yarığın dibindeki işte."

Soraoka bir elini alnına götürdü.

"Bak... kirli insanlar bazen halüsinasyon görür."

Kagami biraz daha camdan dışarıyı izledikten sonra arkasını döndü.

"Her neyse... dışarıda dinlenip sıradakine gideceğim."

"Bekle bakalım."

Soraoka cıva dolu çatlak şişelerden birini uzattı.

"Bu fazlalık, ister sat ister kullan."

Kagami şişeyi eline alıp inceledikten sonra Ginrenkei'de uyuyan Azkar aklında canlandı.

"Bu arada... bu şey kirliliği mi gizliyor."

Soraoka elini yüzünün önüne getirip hafifçe sağa sola salladı.

"Yok, o ancak Azkar gibi kolonilerin algısını ve iletişimini bozar. Zaten bariyerde o olmazsa koloniler kapıya dayanır."

Kagami elindeki şişeye bir süre daha baktı.

O sırada Soraoka da kollarını önünde bağlamış onu izliyordu.

"Başka?"

Kagami yola koyuldu.

"Tamam tamam, gidiyorum."

Dışarı çıktığında uzun bir süre taşlara yaslanıp oturdu. Siyah damarlar tamamen kaybolduktan sonra sokakta yavaşça adımlamaya başladı. Elindeki şişeye baktı, etrafa baktı, tekrar şişeye baktı. Kaşları çatıldı.

İster kullan mı? İçip de öbür tarafı mı boylayayım?

Kısa zaman sonra bir tür simya dükkânına ulaştı. Tezgâhtaki adam kısa boylu birisiydi, kapüşonu yüzünün üst kısmını gizliyordu. Şişeyi ona uzattı.

Simyacı korkuyla geri çekildi, elini kendine siper etti.

"R-Rezonans Cıvası mı o?! Uzak tut şu çatlak şişeyi!"

Kagami'nin gözleri hafif açıldı.

Tek bakışta anladı.

"Endişelenme, sabah bu şişeyle uyandım."

Simyacı daha da geri çekildi.

"Haaa?! Sen bu şeyi oyuncak mı sanıyorsun?"

"Uzatma da satın al şunu."

Simyacı kendini toparladı. Tezgâhın altından küçük bir torba çıkardı.

"Lütfen önce şunu torbaya koy."

Kagami şişeyi torbaya koydu, simyacı aceleci bir şekilde torbanın üstünü bağladı. Sırtı eğrilmişti.

"On altın vereyim git."

Kagami on altını duyunca...

...Paralı askerlik kariyerimde bu kadar para kazanmış mıydım?

"Tamam."

Simyacı altın paraları masaya yatırdı. Her biri diğerinden parlaktı. Kagami paraları avucuna alıp dışarı çıktı.

Sokakta yürürken omuzları dikti.

İhtiyar başımın etini yemez artık.

Öylece yürürken, kulenin yakınındaki demirci dükkânını tekrar gördü, durdu. İçerideki silahlara bakarken kısa bir an gözleri kısıldı.

Fazla durmamıştı.

...Kagami, dağlık bir alandan ilerliyordu. Sırtında upuzun bir katana vardı.

Kendini ikna edermiş gibi söyledi.

Bütün defteri kapatmaya gerek yok.

Karşısında, dümdüz bir taşlık alanla bitişik, devasa ağaçlardan oluşan bir orman vardı. İçi sarmaşıklarla dolu, toprağı siyaha çeken bir yer.

Ormana girmeden hemen önce katanasını çekti, gözünü iki kere kırptı. Göz bebeklerinin etrafında yine bir kızıllık belirdi. Katanasını savurdu, yolundaki birkaç sarmaşığı kesti. Etrafı kolaçan etti, bazı ağaçlar ve sarmaşıklar gölgeliydi.

Mimikler bugün seyrek...

Gölgelerden birine doğru ilerliyorken yerde kesilmiş sarmaşıklar gördü. Ayağıyla sarmaşığı ittirince altında ayak izleri buldu. Ormanın derinliğine doğru giden ayak izlerinin arasındaki mesafe değişkendi.

Üç amatör.

Kagami bir an durdu. Ayak izlerinin gittiği yöne doğru başını çevirdi, izledi. O yolun üzerinde hiçbir gölge gözükmüyordu. Ne bir kuş cıvıldaması, ne bir rüzgâr esintisi... hiçbir ses yoktu.

Omzunu silkti, izlerin baktığı tarafın soluna doğru yürümeye devam etti. Eğri bir ağacın yanına yaklaştı. Ağacın dallarından asılan dikenli sarmaşıklar, Kagami yaklaşınca hafifçe salınmaya başladı. Katanasını kaldırdı, kolunu içe doğru bükerek gardını aldı.

Bir adım daha attı, sarmaşıklar bir anda üstüne yöneldi. Saracak gibi değil, delecek gibi dikine uçtular.

Kagami sarmaşıklardan daha hızlı davrandı ve ileri atılarak hepsini tek kesikle ikiye böldü.

Sonra eğri ağaçla mesafesini açtı, katanaya bakıp hafif bir tebessüm etti. O sırada kesip düşürdüğü sarmaşıklar inceldi ve dikenleri küçülerek kayboldu. Artık üstlerinde gölge yoktu. Kagami gardını koruyup ağaca yöneldi, fakat ağacın üstünde de gölge yoktu.

Başını hafifçe yana eğdi.

"Hmm...?"

Bu da gölgeliydi sanki...

Ağaç sanki yavaşça yumuşuyormuş gibi dış kabuğu ince ince dökülüyordu.

Kagami anlam vermeye çalışırcasına gözlerini kıstı. Tam o sırada ormanın derinliklerinden yaklaşan hızlı adım sesleri duyuldu.

Bir adam, daha doğrusu bir genç, Kagami'ye doğru koşuyordu. Koşarken kolları düzensiz bir tempoyla savruluyordu, sanki ölümüne koşar gibiydi.

"K-k-k-kimsin s-sen?! Yürü!"

Çocuk yanından geçecekken, Kagami bir kolunu önüne atıp çocuğu durdurdu.

"Dur bakalım. Anlat."

"Ş-ş-şöv... şövalyeler- Hıhıh... huff..."

Eğri ağaçtan bir çıtırdama geldi, Kagami göz ucuyla bir saniye daha ağaca baktı. Ağacın kabuğu birazcık daha dökülmüştü.

Çocuk birkaç adım daha ilerledi, fakat Kagami'ye dönüktü.

"Ş-şövalyeleri... ça-çağırmalıyız."

Kagami, çocuğu yakasından tutup kendine çekti.

"Sorun ne? Söyle artık!"

Kagami'nin sağındaki eğri ağaç grileşti, yumuşamış kabuğu toz parçalar hâlinde yere döküldükçe ağaç incelmişti. Çocuğun gözleri büyüdü, nefesi daha da düzensizleşti. Sesi panikle cırtlak çıktı.

"K-Ka-Kagero!"

Çocuk bunu söylediği anda devasa el çoktan, son hız bir şekilde Kagami'nin kafasına çarpmak üzereydi. Kagami'nin nefesi kırıldı, katanayı tutan kolunu son anda kafasına siper etti.

Darbenin etkisiyle yumuşamış olan eğri ağaca uçtu ve onu parçaladı. Fakat durmadı, daha ilerdeki ağaçlara kadar girdi. Toz ve dumanın arasında kayboldu.

Çocuk, Kagami'nin uçmasına tepki bile verememişti. Önündeki devasa yaratığın karşısında dizleri çözüldü.

Kagero'nun derisi çatlak ve kuruydu, rengi siyah ve gri arasında gidip geliyordu. İnsansı bir yaratıktı, hatta şanlı bir insan gibi dik bir duruşa sahipti. Orantısız kollarından büyük olanıyla Kagami'ye vurmuştu. Çocuğa doğru bir adım attı, etrafındaki otluklar grileşip tozlaşıyordu.

"G-gelme!"

Çocuk kendini geri çekmeye çalışırken toprağı tırmalıyordu. Bir parça toprağı avucuna toplayıp Kagero'ya fırlattı, hiçbir şey olmadı. Kagero büyük kolunu tekrar kaldırdı.

Tam çocuğa doğru indiriyorken...

ÇAT!

Halka şeklinde, yatık dişleri bulunan siyah bir cisim dumanı deldi. Kagero'nun büyük kolunu dirsek hizasından kesip kopardı. Kopan kol yere düştüğü anda gri tozlara ayrıştı.

Duman dağılırken Kagami ağaçların arasından yeniden ortaya çıktı. Katanası çatlamış, alnından aşağı kan akıyordu. Kafasındaki açık yaradan aşağı doğru siyah damarlar belirmeye başladı. Çatlak katanasına baktı.

"Tch!"

Sonra Kagero'ya ve çocuğa doğru başını kaldırdı, gözlerindeki kızıllık kaybolmuştu.

"Bir dahaki sefere hızlı konuş velet!"

Çocuk bunu duymadı bile, hemen ormandan koşarak uzaklaştı.

Kagero ise Kagami'ye kilitlenmişti. Etrafındaki gri alan genişledi, bir ağaç kül olup parçalanarak devrildi, Kagero'nun kesilmiş kolu tekrar uzuyordu.

Kagami bir adım geri çekildi, etrafını aradı.

Nerede bu lanet kök!

Gözlerini iki kez kırptı, fakat kızıllık belirmedi. Elini alnına götürdü, sonra elindeki kanı gördü. Dişleri sıkıldı.

Sezgim açılmıyor...

Tekrar Kagero'ya döndü. Yenilenen kolu öncekisi gibi değildi, sivri bir ucu vardı.

...Ama zaten açıkken bile onu sezemiyorum.

Boştaki elini arkasına gizledi, siyah çubuklar oluşturuyordu.

O sırada kolunu tamamen iyileştiren Kagero, birkaç adım geriye yürüdü. Ağaçların gölgesinde gözden kayboldu. Sonra Kagami'nin sağından ve solundan çıtırtı sesleri gelmeye başladı.

Kagami bir elindeki katanayı önde, diğer elindeki çubukları arkasında tutarak gardını koruyordu. Bir sağa döndü bir sola, hiçbir şey gözükmüyordu, sadece sesler.

Sağındaki bir ağacın grileştiğini fark etti, hemen o tarafa yöneldi. İleri doğru bir adım attığı anda Kagero arkasında belirdi, sivri koluyla Kagami'nin göğsünü hedef aldı.

Kagami, arkasında tuttuğu iğneleri minik bir baltaya dönüştürmüştü. Kolunu arkadan kaldırıp baltayı Kagero'nun sivri koluna takıp saptırdı, katanasını savurdu. Fakat Kagero hemen geri zıpladı, tekrar kayboldu.

Kagami hiç beklemeden koşarak uzaklaşmaya başladı.

Zeki bir Kagero... sanırım bu gece uyuyamayacağım.

Alnındaki yaradan bir damla kan çenesine kadar kaydı ve yere damladı. Damarlar, Kagami teknik kullanmamasına rağmen açık yaradan aşağı doğru yavaşça yayılıyordu.

Gerçi pek de zamanım yok.

O koşarken yanından geçtiği ağaçlardan çıtırtı sesleri geliyordu. Adım sesi gibi gelen çıtırtılar da onunla aynı yöne gidiyordu. Elindeki küçük baltayı sağındaki ağaçlara doğru fırlattı, o taraftaki çıtırtılar kesildi. Sonra tekrar yükseldi.

Buna ne deniyor... algı tipi Kagero?

Kagami'nin zihninde, eğri ağaca yaklaşırken uzaktan üstünde gördüğü gölge canlandı. Gölgenin rengi diğerlerine kıyasla soluktu.

...Muhtemelen en başından beri beni izliyordu.

Sonra ilerisinden çok daha sert bir çatırdama sesi geldi. Kara ağaçlar ardı ardına Kagami'nin önüne yıkılmaya başladı. Hızını kesmeden ilk ağacın üstünden atladı.

Bir tanesi Kagami'nin üstüne doğru inmek üzereydi, son anda ileri doğru yuvarlandı ve kurtuldu. Ağaçların yere yıkılmasıyla büyük toz bulutları oluşmuştu, görüşü daha da daraldı.

En son bir ağaç daha önüne yıkılırken arkasından Kagero saldırdı. Kagami yıkılmak üzere olan ağacın altından ileri kaydı, Kagero'nun saldırısı Kagami'yi ıskalayıp ağacı deldi. Ağaç yere çarptığı anda bir koluyla ona tutunup üstünden savrularak Kagero'nun göğsüne sert bir tekme savurdu.

Tekme tam göğse isabet etti ve Kagero'yu geri itti.

Kagami yanındaki bir ağacın sarmaşıklarından salınarak ilerisindeki uzun bir ağacın dalına çıktı. Sonra uzun ağacın tepesine kadar tırmandı.

Ağacın tepesinden havanın turunculaştığını ve Kuromori'nin ağaçlarının ufka kadar uzandığını görebiliyordu. Sadece bir tarafta ağaçlar erken bitiyor, daire şeklinde bir alan tamamen boşalıyordu.

Kagami'nin gözleri bir şeyi hatırlamış gibi açıldı.

Orası..-

Ağaç önce biraz sallandı, sonra devrilmeye başladı. Kagami, ağacın kabuğundan aşağı kayarak indi ve dibe yaklaştığında ileri atladı. Az önce gördüğü daire alana yöneldi. Devasa ağacın yıkılmasıyla Kagero'nun öfkeli çığırışı bir oldu, Kagami'nin tüyleri diken diken olmuştu. Fakat durmadı.

Ayame-

Yanlış bir şey söylemiş gibi kendi sözünü kesti.

...Shirasawa'ya da orayı göstermem gerekecek.

Kagero'nun çığırışı azalarak kaybolurken, orman tekrar sessizliğe gömülüyordu. Kagami'nin adım sesleri dışında hiçbir şey duyulmuyordu. Ağaçların arasından, ilerideki açık alanın ışığı sızmaya başladı.

Ormanın sessizliği uzadıkça Kagami yavaşladı.

Hemen pes etmedin, değil mi?

Kirlilik, gözleri dışında yüzünün üst kısmını sarıp kulaklarına kadar inmişti.

Sonunda açık alana ulaştı, girmeden önce bekledi. Açık alanın zemini tamamen gri tozlardan ibaretti.

...Kagero'nun etrafındaki bitkilerin ayrıştığı tozlar gibi.

Kaşlarını çattı.

İşte yüzde yedi...

Derin bir nefes verdi, tam o anda...

Kagero arkasından tekrar saldırdı.

Son ana kadar hiçbir ses çıkarmamıştı. Kagami'nin nefesi kesildi, katanasını kaldırmaya bile zaman bulamadı. Göğsünü delip geçmek üzere olan o kola karşı, tek yapabildiği şey kendini sağa eğmek oldu.

Sivri uç, son anda sola kayınca sol kolunu omuzdan dirseğe kadar delip geçti. Kan tükürdü. Kagero, sivri kolunu ona sapladıktan sonra ayağıyla Kagami'yi iterek kolunu geri çıkardı. Kagami az ilerideki gri tozların üstüne doğru yıkıldı.

Kagero gri alana girmedi, tereddüt eder gibiydi. Kagami katanayı tutan eliyle kendini zar zor ayağa kaldırdı. Damlayan kanı yerdeki gri renkle karışıyor, kirlilik kolundaki yaranın içine akarcasına yayılıyordu. Afallaya afallaya gri alanın derinlerine doğru koşmaya çalışıyordu.

Kagero onun bu çaresiz hâlini görünce bir anlığına sırıttı, sonra peşinden yürümeye başladı.

Kagami katanasını sırtına taktı. Boşalan eliyle kolundaki yarayı sıkıyordu. Kagero, yaralı avının yıkılmasını bekleyen bir avcı gibi onu takip ediyordu. Hiç acele etmedi.

Kagami yavaşladı, yavaşladı ve yavaşladı.

Gri alanda o kadar ilerlediler ki, artık orman gözükmüyordu bile. En sonunda durdu, bir anda arkasını dönüp sağ elinde gizlice oluşturduğu iğneleri fırlattı. İğneler Kagero'nun gövdesine battı, fakat hemen sonra yere düştüler.

İğnelerin battığı yerler yavaşça iyileşti... koluna kıyasla çok daha yavaş.

Dudağının kenarından ince bir kan damlası iniyordu. Gülümsedi fakat kaşları çatıktı.

"...Enerji kaynağından uzaklaşman büyük saflık."

Sağ elini kaldırdı, bir sürü siyah iğne yaratmaya başladı. Damarlar alnından aşağı doğru hızla iniyordu. Kendi kendine bir şeyler fısıldıyordu. Bunu yaparken arada hıçkırarak gülüyordu.

İğneler birleşerek devasa bir balta oluşturdu. Kagami baltayı iki eliyle de sertçe kavradı, sol kolu yaralı olmasına rağmen normalmiş gibi oynatıyordu.

Gardını aldı, yüzünü tamamen kaplayan kirlilik bir miğfer görüntüsü yaratmıştı.

Kagero bir adım geriledi, arkasına baktı. Ormanı göremeyince yüzünü korkulu bir ifade bürüdü.

Kagami baltasını kaldırdı.

"Burada saklanacak yer yok!"

Baltayı öyle bir savurdu ki rüzgâr bile esmeyen bölgede havayı deldi. Kagero, sivri koluyla saldırıyı engellemeye çalıştı. Kolu koptu, gövdesi de geniş bir kesikle yaralandı. Yaraları çok yavaş iyileşiyordu.

Tekrar öfkeyle çığırdı, Kagami baltasını ikinci bir darbe için hazırlayamadan üstüne koştu. Kalan koluyla boğazını yakalayıp onu havaya kaldırdı ve sertçe yere vurdu.

Fakat Kagami baltasını bile bırakmamıştı. Yerde yatarken baltanın sivri kulpunu, boğazını tutan kola sapladı.

Kagero kolunu çekip baltadan kurtarmaya çalıştı fakat balta koluna tutunmuş gibiydi. Baltanın koluna saplanan kısmı, iğnelere bölünmüştü ve derisinin altını deşiyordu.

Sonra Kagami, ayağıyla Kagero'yu itip baltasını çekti. Baltayla beraber Kagero'nun kolu da kopup geldi. İki kolunu da kaybetmiş Kagero çaresizce bağırmaya çalıştı, sesi boğuldu.

Kagami ayağa kalktı. Baltasını aşağıdan yukarı doğru çaprazlamasına savurarak Kagero'yu ikiye böldü.

İkiye bölünen Kagero iyileşmeyi bıraktı. Zemin ile aynı renge, griye dönerek yavaşça tozlara ayrıştı.

Kagami bir süre Kagero'nun tozlaşmasını izledi. En sonunda tozlaştırdığı bitkiler gibi kendisi de bir toza dönüyordu. Sol kolu bir anda baltayı bırakıp kontrolsüzce aşağı sarktı, dizlerinin üstüne düştü.

"Ghk..!"

Güçlendirme kullanmasa mıydım...?

Miğferin ince deliklerinden aşağı kan kustu, kanın rengi fazla koyuydu. Baltası iğnelere dağılmaya başlamasına rağmen miğferi öylece kaldı. Sol kolu tamamen uyuştu, kendi vücudunun bir parçası değilmiş gibi acısını bile hissetmiyordu.

Ağır ve kuru bir nefes çekti.

...Hemen geri dönmek zorundayım.

Sol kolunu oynatmaya çalıştı fakat cevap alamadı. Sağ koluyla katanasını çekti, ona yaslanarak ayağa kalktı.

Sarsıla sarsıla ormana doğru yürüyorken güneş tamamen battı. Yukarı baktı, gökyüzünde tek bir yıldız belirmemişti. Bir an tökezledi. Daha sonra sert bir sarsıntı hissetti, yerdeki tozlar titreşmişti.

Nefesini tuttu.

Birkaç adım daha attığında...

Ormanın içinde, başka bir Kagero belirmişti. Bu sefer kolları çok daha kaslıydı, fakat varlığı da bir o kadar netti. Yanındaki bir ağacı tek eliyle yerden söktü.

"...Cidden mi?"