İçeriğe geç

Bölüm 3: Düşüşün Zirvesi

Ufukta beliren güneş, surların ardından yükselerek Solastur'u aydınlatıyordu. Kagami, sıvası dökülmüş, çatısında kiremitlerin bir kısmı eksik olan bir binadan çıktı. Kapı, güneş ışığının vurmadığı dar bir ara sokağa açılıyordu. Dışarı çıktıktan sonra kapıyı eliyle itekleyerek kapattı, kilitlemedi. Sırtına bir kılıç kını takılıydı.

Sokakta yürürken şehrin çorak topraklarının kokusunu aldı, yüzü ekşidi.

...Hep aynı.

Çok geçmeden, geçen sefer uğradığı bara ulaştı, içeri girdi. İçeridekiler sesle birlikte girişe baktılar, Kagami'yi gördükten sonra önlerine döndüler. Kagami, tezgâha doğru yürüdü. Yaşlı adam o sırada elindeki bezle cam bir bardağı ovalıyordu.

"İhtiyar..."

Yaşlı adam işine devam etti, fakat gözü Kagami'deydi. Kagami durdu, bir elini tezgâhın üstüne koydu.

"Senin antikalara işim düştü."

"Para?"

Kagami, ellerini önünde birleştirip isteksizce parmaklarıyla oynadı.

"Sadece ödünç."

Yaşlı adam, Kagami'yi baştan aşağı süzdü.

"Görünüşe göre bir şekil yaranı dikmişsin."

Kagami bir an için gözünü kaçırdı.

"...Sayılır."

Yaşlı adam elindeki bardağı ve bezi tezgâhın altına bıraktı.

"Gel."

Arkasındaki kapıdan barın diğer tarafına geçti, Kagami onu takip etti. Küçük bir yatak odasının da içinden geçip bir sürü malzemeyle dolu sıkışık bir yere ulaştılar. Malzemelerin arasında tuhaf şekillerde kılıçlar ve ağır zırhlar vardı.

"Ne lazım?"

"Maske, gaz maskesi."

Yaşlı adam eşyalarla dolu kutulardan birini seçti, içini biraz kurcaladıktan sonra bir maske çıkardı. Maskenin geneli beyazdı, sadece bazı rengi solmuş kırmızı desenlerle süslüydü.

"Bu var ama..."

Maskenin arkasındaki ipi gösterdi.

"Kafaya bağlama yeri sağlam değil."

Kagami maskeyi eline aldı.

"Yeterli."

Maskeyi kafasına giyip denedi, sonra çıkardı ve beline taktı. Barın dışına doğru ilerledi. Çıkmadan önce son defa arkasını döndü.

"Sağ ol, ihtiyar."

"Bu son bedavaydı, yolun açık olsun."

Kagami, şehrin dışına çıktı. Ara sıra yürürken ayağı otlara takılıyordu. Haritasını cebinden çıkarıp son bir kez inceledi, sonra yola koyuldu.

Doğuya doğru topraklar gittikçe sertleşiyordu. Platonun kenarından aşağı kıvrımlı yolları kullanarak indi. Platonun altı çok daha açık ve rüzgârlıydı. Ayağının altında sert bir şey hissetti. Çıtırdayan ses üzerine yere baktığında, toprağın arasında mercana benzeyen bir parça gördü. Fazla üstünde durmadı.

...Rüzgâr daha da sertleşti, kıyafetlerini savuracak kadar. Eliyle yüzüne siper ederken en sonunda bir uçurumun önünde durdu. Dikkatlice baktığında bunun bir uçurum değil, devasa bir yarık olduğunu fark etti. Yarığın içine baktı, fakat ışık oraya ulaşmıyordu.

"Hmm..."

Yarığın iki ucunu gözüyle aradı fakat yarığın karanlığı ufka kadar uzanıyordu. Haritasını tekrar yokladı.

Cidden burası mı?

Etrafı kolaçan ettikten sonra yaşlı adamdan aldığı maskeyi taktı. Sol elini kaldırdı, avucunu açtı, gözünü oraya kilitledi. Avucunun içinden dışarı doğru siyah, mat bir ışık süzülmeye başladı.

Çıkan ışık önce ince bir tel şeklini aldı. Sonra telin üzerine daha da ışık bindikçe tel kalınlaştı, cızırtılı bir ses çıkardı. Eli titriyordu. Bir sürü tel uç uca geçip upuzun bir ip oluşturdu. Aralarındaki küçük saydam boşluklar, telleri birbirinden ayırt ediyordu. Bu saydam boşluklarda ışık kırılır gibiydi. İpin uç kısmı kıvrılıp sertleşti ve bir orak şeklini aldı.

...Parmaklarındaki damarlar kararmıştı. Damarların yayılma hızını fark etti.

Yine kötü günümdeyim.

İpin orak şeklindeki ucunu, yarığın karşısına doğru fırlattı. Orak havada döne döne karşıdaki kayanın üstüne takıldı. Metal sesi yankılandı.

TİN!

İpi iki kez sertçe çekti, orak yerinden çıkmadı. Yarıktan birkaç adım uzaklaştı. Sonra ipi sıkıca tutarken yarığa doğru koşup karanlığa atladı. İp neredeyse hiç esnemeden Kagami'yi karşı duvara doğru savurdu. Yarığın karşı duvarına ayaklarıyla sertçe tutundu.

Dört dakika ancak idare eder.

Elindeki ipin cızırtılı titreşimini hissedebiliyordu. Yukarı doğru yavaş yavaş tırmanmaya başladı. Zamanla ipi oluşturan teller yıpranıyor, parça parça aşağı dökülüyordu. Elleri terledi.

Sert topraktan ayağına gelen her çıkıntıyı basamak olarak kullanıyordu. Tepeye yaklaştı fakat ip, avucunda sıkabileceği kadar yumuşamıştı. Hızlandı. En sonunda ayağıyla bir çıkıntıdan zıpladı, eliyle tepenin kenarına tutundu. Sonra ipi bırakıp diğer eliyle de tepenin kenarına tutundu ve kendini yukarı çekti.

Tepeye çıktıktan sonra kısa bir an nefeslendi. Parçalanan ip, bir duman gibi havaya karıştı ve tamamen gözden kayboldu.

Üstünü silkeleyip orağı sapladığı kayanın arkasına kadar yürüdü, güneş gözünü aldı...

Ve bir uçurumun önünde durdu. Ağzı hafif açılmış, gözleri büyümüş hâlde karşısına bakıyordu. Uçurumun aşağısındaki düzlükte, onlarca, hatta yüzlerce devasa yarık vardı. Yarıklar düzenli değildi, bazıları çapraz şekilde birbirini kesiyordu. Ucu bucağı belirsiz alan tamamen bu yarıklarla kaplıydı.

Soraoka... bana bundan bahsetmemiştin.

Yarıklarla parçalanmış olan düzlüğe göz gezdirdi. Sonra haritasını çıkarıp bir kez daha kontrol etti.

...Bütün Ginrenkei bundan mı ibaret?

Haritayı katlayıp cebine geri koydu. Elini çenesine götürdü.

Peki cıva...

Yarıkların üzerinde uçan bazı büyük kuşlar gördü. Yaydıkları karanlık aura ve kanatlarının altından uzanan fazladan kolları olan bu yaratıklar, kuştan çok kanatlı bir insana benziyorlardı.

Gözlerini yumdu.

Bu Azkarlara asla bulaşmam.

Biraz daha göz gezdirdi fakat her tarafta birkaç tane de olsa Azkar vardı.

Sonra Azkarların hepsi bir anda hareketi bıraktı, havada asılı bir şekilde durdular.

Kagami istemsizce bir adım geriledi, eli kılıcına uzandı.

Bu mesafeden bile mi sezdiler?!

Arkasından tiz bir ses yükseldi, kulakları çınladı. Sese döndü, bir Azkar uçarak ona yaklaşmıştı. Yakından bakınca cüssesi Kagami'nin neredeyse üç katıydı. Son anda atlayarak kurtuldu, yerde yuvarlandı.

Kaşlarını çattı.

Baş belaları.

Uçuruma tekrar baktığında bütün Azkarlar ona doğru hareketlenmişti. Kılıcını çekti ve geriye doğru koşmaya başladı. Elindeki, ince ve çift tarafı keskin bir kılıçtı. Az önce geçtiği yarığa geldi. Hafif yavaşladı, tekrar arkasına baktı.

Azkarlar uçurumun tepesine neredeyse ulaşmıştı bile.

...Düşüp ölmeyi yeğlerim.

Hızını aldı ve yarığın içine atladı. Karşısındaki duvara yaklaşana kadar çoktan ivmelenmişti, kılıcını duvara sapladı. Kılıç bir saniye duvarda kaydı fakat Kagami'nin ağırlığıyla tekrar duvardan söküldü, kıyafetleri uçuşuyordu. Sol elini kaldırıp karanlık çubuklardan 4 tane yarattı, hepsini avucunun içinde yan yana getirip bütün gücüyle duvara sapladı. Kılıcını da tekrar sapladı.

"Kghh...!"

Yavaşlamaya başladı. Fakat tam duracakken kılıç ve çubuklar boşluğa geldi; duvar orada kesiliyordu. Birkaç metre altındaki yere sırt üstü düştü. Uzun bir süre yerde uzandı. Sonra afallayarak kendini doğrultmaya çalıştı, öksürdü.

"Hıhh..- huff..."

Duvarın kesildiği yerin hemen altı bir girintiydi, o girintiden destek alarak ayağa kalktı. Başını yukarı kaldırdı, her taraf karanlık olmakla beraber sis tabakasıyla kaplıydı.

Şu ana kadar beni bulmaları gerekirdi.

Sol elini kaldırdı, titreyen elinin neredeyse tamamı siyah damarlarla kaplanmıştı. Birkaç adım ileri atıp boşluktan aşağı baktı, hâlâ yarığın dibinde değildi. Hatta sisten yarığın dibi gözükmüyordu bile, sadece girintili çıkıntılı katmanlar uzanıyordu.

Hiçbir Azkar sesi gelmedi.

Kagami gözlerini yumdu, nefesini tuttu. Beş saniye boyunca hiç hareket etmedi, kalp atışı baskınlaştı. Fısıltılar tekrar kulağına hücum etti, sonra kesildi. Gözlerini yavaşça açtı, göz bebeklerinin etrafında ince bir kızıllık belirmişti.

Tekrar yukarıya doğru baktı. Her şeyi kırmızı görüyordu, fakat uzakta bir sürü küçük, gölge benzeri siyahlık vardı.

...Aşağı inmiyorlar.

Etrafı yokladı, yarığın duvarlarında yine aynı gölgelerden vardı. Onlarca, kimisi küçük, kimisi büyük.

Dişlerini sıktı, kılıcını sertçe kavradı. Çubuklar ise çoktan kaybolmuştu.

"Tch!"

Ama içeride zaten yeterince var.

Bir süre öylece bekledi, nefesi maskesinin içinde sıcaklaşıyordu.

Kimse gelmedi.

Kılıcını tutan eli yavaşça gevşedi, bir süre daha etrafı kolladıktan sonra gardını indirdi.

Yoksa... kirliliğimi sezemiyorlar mı?

Elini süzdü, siyah damarlar hâlâ oradaydı. Hatta çok yavaş bir şekilde yayılıyorlardı. İki kere göz kırptı, artık her şeyi normal görüyordu. Damarlar da yayılmayı bıraktı. Tam o anda aklına Soraoka'nın söyledikleri geldi.

"Rezonans Cıvası..."

Kılıcını kınına koydu, kendi kendine konuşurmuş gibi fısıldadı.

"Rezonans..."

Sonra gözüne havadaki sis katmanı takıldı.

Aşağı baktı, sis yukarı doğru hareketlenmiş gibiydi. Maskesini çene kısmından tuttu, çok hafif araladı. İçeri kaçan sis onu anında öksürtmeye yetmişti. Maskeyi hemen geri örttü.

Hiç süphe yok, aşağıda.

Görüş alanındaki girinti ve çıkıntıları teker teker inceledi.

Önce şura-

Tam o sırada bir Azkar çığlığı yükseldi. Zaten son derece tiz olan çığlık yarıkta yankılanınca, Kagami, beyninin titrediğini hissetti. İstemsizce elleriyle kulaklarını kapadı, gözleri buruştu. Çığlık kesildikten sonra yere eğildi.

Sessiz olsam iyidir.

Üstüne bastığı çıkıntının köşesine dayandı, önce bacaklarını sonra gövdesini aşağı verip kollarıyla asılı kaldı. Kollarını da bıraktı ve hemen sol alttaki başka bir çıkıntıya indi. Ayağı bir su birikintisine basmış gibi ses çıkardı. Bastığı yeri kontrol ettiğinde hafif köpüklü, saydam bir sıvı gördü. Yere çömelip parmak uçlarını bu sıvıya değdirdi.

Neyin nesi bu?

Ayağa kalktı, aşağıda bir çıkıntı daha vardı fakat bu seferki daha uzaktı. Dikkatli adımlarla çıkıntının diğer ucuna dayandı, sonra koşarak aşağıdaki çıkıntıya doğru atladı. Tekrar bir birikintiye basmıştı. Ayağı kaydı ve düştüğü yerde yüz üstü çakıldı.

"Hı-Hk!"

Kollarıyla kendini yavaşça kaldırırken yerdeki sıvıya bakıyordu. Yine aynı sıvı, saydam ve köpüklü.

Ve sonra birikintiye bir damla daha düştü. Kagami'nin nefesi düzensizleşti. Kendini henüz yerden kaldırmadan donup kalmıştı. Kulağından ona esen sıcak rüzgâra yavaşça başını çevirdiğinde...

Tam yanında bir Azkar olduğunu gördü, salyası yere damlıyordu. Azkar'ın gözleri kapalıydı. Bir süre sadece öyle baktı, Azkar'ın nefesi yavaş ve düzenliydi.

...Uyuyan Azkar mı olur?

Parmak uçlarını yerden yavaşça ayırdı, ayağa kalktı. Bir adım geri attığında topuğu boşluğa denk geldi. Göz ucuyla aşağı baktı. Tek gördüğü, sisle örtülmüş, sonu belirsiz bir boşluktu. Yutkundu. Çıkıntının diğer ucuna, Azkar'ın hemen önündeki uca doğru yürürken ayağı yere biraz sert bastı. Sıçrayan su, Azkar'ın bacağına çarptı. Azkar hafif kıpırdadı, gözleri açılır gibi oldu.

Lanet-!

Kagami o an irkildi ve bir anda kılıcını çekip Azkar'ın boynuna sığ bir kesik attı. Azkar acıyla çığırdı.

Azkar, uyandığı gibi Kagami'nin suratına, kolunu savurarak sert bir darbe vurdu. Kagami, darbenin etkisiyle çıkıntıdan aşağı doğru uçtu. Azkar kafasını kaldırdı, bir saniye hareket etmedi, sanki odaklanmaya çalışır gibiydi. Sonra kafasını taşa vurup huysuzca tekrar çığırmaya başladı. Kafasını tekrar kaldırdı, tekrar çığırdı, en sonunda yarıktan yukarıya uçtu.

Kagami boşluktan aşağı kontrolsüzce düşüyordu. Duvara kılıcını saplayamayacak kadar uzaktı. Hızlandı, hızlandı ve hızlandı. Havada kılıcını kınına soktu, avuçlarını açtı.

...Başka çarem yok.

Avuçlarından siyah iğneler çıkıyordu, onlarca, yüzlerce. Kulağına fısıldamalar doluştu. Fakat Kagami de ağzını inceden açmış bir şeyler fısıldıyor gibiydi. Sol gözünün etrafını siyah bir katman sarıyordu. İğneler birleşip şekillenerek upuzun bir zincir oluşturdu, zincirin iki ucu da birer bıçak şeklini aldı.

Bu silahı bir ucuna yakın taraftan tuttu ve yanından geçtiği çıkıntılardan birine doğru savurdu. Zincirler çıkıntının etrafını sardı. Silaha tutunup çıkıntının altından salınarak çıkıntının üstüne kondu.

"Huff..."

Zincirli silahı bir eline topladıktan sonra, diğer eliyle zinciri tutan kolunu dirseğine kadar sıvadı. Dirseğine kadar damarları tamamen siyahtı, daha yukarısı zaten gözükmüyordu. Sol gözünün kenarlarındaki siyah tabaka ise hâlâ oradaydı.

Daha fazlasını göze alamam.

Elini kaldırdı, zincire baktı.

On iki dakika...

Ve zinciri sertçe kavradı.

İyi kullanmalıyım.

Kısa bir an yukarı baktı, hâlâ her yer sisliydi. Sonra hiç beklemeden zincirini çevirip biraz aşağısındaki başka bir çıkıntıya bir halat gibi fırlattı.

...Artık geri dönemem.

Kendini aşağı doğru bıraktı. İndikçe zinciri bir çıkıntıdan çekerek söküyor, ivmesini koruyacak şekilde başka bir çıkıntıya dolandırıyordu. Bu şekilde aşağı doğru hızlı ve kontrollü bir biçimde inmeye başladı.

Sis gitgide yoğunlaştı. Fakat bu karanlık ortamda, sisin saçtığı birazcık ışık sayesinde çıkıntılar daha seçilebilirdi.

Gözlerini kıstı.

Sis hâlâ görünür...

Temposunu yükseltti.

Oralarda bir ışık kaynağı olmalı.

Bir süre daha ilerledikten sonra boşluk bitti. Bunu son anda fark etti ve zincire asılı kalarak durdu. Sonra zinciri söküp taştan zemine indi. Etrafta hiçbir sıvı yoktu, ne cıva, ne salya. Kagami sadece düz bir zemin görüyordu.

Tam umutsuzca başını eğdiğinde, elindeki silahın bıçaklarından biri zemine saplandı. Taştan boğuk bir ses çıkmıştı.

"Ha?"

Dikkatlice yere baktığında, zeminin fazla yoğun olmadığını fark etti. Ayrıca sis, zeminden yukarı doğru yükselir gibiydi.

Silahını çevire çevire zemini kesmeye başladı. Bıçaklar taşı kestikçe parçalıyor, tozları havaya uçuruyordu.

Bir kürek bile işimi görürdü.

Kolları yavaşlamaya başladı, titremesi baskınlaştı. Alnından terler akmaya başladı.

Biraz daha!

Kesilen taşların arasından bir açıklık belirdi. Aceleci bir biçimde vuruşlarını o açıklığa yöneltti. Fakat o henüz tepki veremeden, taş zemin tamamen çöktü. Zeminin çökmesiyle açılan bölgeden yukarı doğru güçlü bir rüzgâr esti. Bıçaklarını iki duvara saplayıp yavaşlamaya çalıştı. Fakat zincirin halkaları teker teker birbirinden ayrıldı, silahın ömrü çoktan bitmişti. Sırt üstü bir şekilde kendini düşüşe bıraktı.

...Çok geçmeden kendini zemine yığılmış hâlde buldu. Gözlerinin altı morarmış, kirliliği hiç azalmamıştı. Öksürerek yavaşça ayağa kalktı.

Neden ölemiyorum..?

Yerde yüzlerce cıva birikintisi vardı. Titreyen kolunu cebine atıp eline geldiği kadar şişe aldı. Cıvaya doğru ilerliyorken arkasından esen sert rüzgârı hissedince durdu. Rüzgârın estiği o mağara girişi boyutundaki yerden içeri doğru ışık vuruyordu. Ağır adımlarla o tarafa yürüdü.

Oradan dışarı çıktığında ise yorgun gözleri biraz açıldı, saçları savruluyordu. Kagami, ucu bucağı belirsiz, masmavi bir deniz bulmuştu. Denizin belki de yüzlerce metre yukarısında, bir sürü yarığın bitimi gözüküyordu.

Maskesini çıkardı, derin bir nefes aldı ve uzun süre öylece kaldı.