İçeriğe geç

Bölüm 2: Taş Kule

Kagami, loş ışıklı, dar bir odada gözlerini açtı. Aslında tek ışık kaynağı, uzandığı yatağın yanındaki küçük pencereydi. Kendini yavaşça doğrulttu, üstündeki örtü bacaklarına doğru kaydı.

Elini uzatıp örtüyü üzerinden atmak istedi, fakat kendi kolunun ağırlığı onu hareket etmekten alıkoyar gibiydi. Bacağındaki ağrı tamamen dinmişti. Fakat Kagami, sanki geri yatıp sonsuza dek uyumak istiyordu.

Hafifçe kıvranarak örtüden kurtuldu. Bacağını neredeyse tamamen saran siyah damarlar, artık sadece ayak bileğinde yoğunlaşmış, bileğindeki yara kapanmıştı.

...Şimdi nereye düştüm?

Ağır ağır yaklaşan adım sesleri duydu. Soluna baktığında taş merdivenlerden kendi yanına tırmanan bir adam gördü. Saçı ve gözleri yeşildi. Çenesinin sivriliği, orta yaşlı olduğunu ele veriyordu.

"Hâlâ burada mıydın? Pff..."

Kagami adama doğru döndü, bacaklarını yataktan aşağı indirdi. Adam, elindeki poşeti girişin yanındaki tahta masanın üstüne bıraktı. İçindekileri boşaltmaya başladı. Kagami onu izledi.

"Kimsin sen?"

Adam işine devam ederken yanıtladı.

"Bilmem, sen tanımıyor musun? Hâlbuki evimin merdivenlerine yatarken bayağı rahat gibiydin."

Kagami başını öne eğdi.

Doğru ya...

"Bana ne yaptın?"

Adam, poşetten son parçaları da çıkardı. Artık masanın üzerinde bir avuç ot, gri sıvıyla dolu ince bir şişe ve birkaç kırmızı kristalimsi taş vardı.

Sonra Kagami'ye döndü, kısa bir an Kagami'nin bileğindeki damarları süzdü.

"Bu hâlinle bana denk gelmen... kader sana gülmüş."

"Neyden bahsediyorsun?"

Kagami, adamın cevabını beklemedi. Gözlerini yumdu, omuzları düştü.

"Huff... Her şeyi tek nefeste anlatsan olmaz mı?"

Adam gözlerini hafif kıstı. Yüzündeki sakin, düz ifade hiç bozulmamıştı.

"Kirlilik... neredeyse kalbine ulaşmıştı."

Kagami'nin uykulu gözleri tamamen açıldı.

"Ne..?"

Haorisinin önünü araladı. Bacağından kalbine doğru giden damarlar belirginleşmişti. Fakat bu sefer kırmızı renkteydiler.

"Bu imkânsız."

Adam, kollarını arkasında bağladı. Yanındaki duvara doğru adımladı ve başını kaldırdı.

"...Artık mümkün."

Sonra başını Kagami'ye çevirdi.

"Benim adım Soraoka, Soraoka Gen. Sen ise..."

"Kagami Hiro."

Soraoka'nın kaşları kalktı, Kagami'ye biraz daha yaklaştı.

"Hmm..."

Ardından geri çekildi.

"General Kurogane'nin tanımına uyuyorsun... sanırım."

Kagami'nin kaşları keyifsizce kıvrıldı.

Şu herif...

"Kurogane'yi nereden tanıyorsun?"

"Solastur'a gelmemi o emretti."

Kagami'nin bakışları kısa bir an Soraoka'nın yeşil saçlarına ve gözlerine kilitlendi.

"Peki sen nerelisin?"

Soraoka derin bir nefes verdi.

"Sen de her şeyi hiç çekinmeden soruyorsun. Veridia, yani buraya Veridia'dan geldim."

"Veridia... ha?"

Kagami, kısa bir an sustu. Şaşkın bakışları, yerini düz bir ifadeye bıraktı. Tekrar kendi göğsünü inceledi, damarlara parmak ucuyla dokundu.

Nasıl kurtulduğum belli oldu.

"Peki buradaki işin..."

Soraoka, yatağın yanındaki küçük pencereden dışarıyı izledi. Surları, surların üstünde gezen askerleri ve şehrin içinde dolaşan birkaç aileyi görüyordu.

"Bariyer artık çalışmıyor."

Kagami'nin gözleri bir anlığına büyüdü. Shirasawa ile konuşurken, bileğindeki damarların nasıl yayıldığını hatırladı.

Yoksa...

Yataktan biraz daha doğruldu, aceleci bir tavırla konuştu.

"Yani bana... yozlaşmış ruhların artık şehre girebildiğini mi söylüyorsun?"

"...Bunu daha yeni mi anladın?"

Soraoka, bir gözünü kıstı, arkasında bağladığı kollarını artık göğsünde bağlıyordu.

"Kirliliğinin neden yayıldığını hiç düşünmedin mi?"

Kagami tavrını korudu.

"Peki... sen bunu nasıl durdurdun?"

"Yayılmasını mı?"

Kagami başını salladı. Soraoka odada volta atmaya başladı.

"Hmm... önce şu yaranı kapatmayı denedim, yetişmezdi. Dolayısıyla... kulenin etrafına küçük bir bariyer çektim."

Kagami sakinleşti.

"Anladım..."

Soraoka aniden devam etti.

"-Tabii..."

Kagami başını Soraoka'ya doğru kaldırdı. Soraoka yerinde durup Kagami'ye döndü.

"Bu bariyer bazı şeylere mâl oldu."

Az önce poşetten masaya bıraktığı eşyalara baktı.

"Bütün şehri dolaştım ama sadece bu kadar vardı... Siz bu şehirde nasıl yaşıyorsunuz?"

Sonra masaya yaklaşıp kırmızı taşlardan birini eline aldı. Taşın pürüzsüz yüzeyinden yansıyan kendi suratıyla göz göze geldi. Kendi kendine konuşur gibi söyledi.

"Görünüşe göre bariyer işi gecikecek... Pfff..."

"Ben hallederim."

Soraoka yüzünü Kagami'ye çevirdi.

"Neyden bahsettiğimden haberin var mı?"

Sonra tüm bedeniyle ona döndü, bir adım öne çıktı.

"Şakası yok, ölürsün."

"Benim hayatımı, bariyere tercih eden sendin..."

Kagami ayağa kalktı.

"...Ben değil."

Dışarı çıkan merdivenlere doğru yürümeye başladı.

"Bulabildiğim kadarını getireceğim."

Soraoka, Kagami'yi omzundan yakaladı.

"Bekle."

Kagami omzunun üstünden Soraoka'ya bakıyordu, kaşları çatıktı. Bir süre sadece bakıştılar. Ardından Soraoka elini gevşetti.

"Huff... Daha bunları nerede bulacağını bile bilmiyorsun."

Elini Kagami'nin omzundan çekti. Masadan, bir eline otlardan birazını, diğer eline ise gri sıvıyla dolu şişeyi alırken konuştu.

"Biraz daha otur, göstereyim."

Bunu yaparken gereksiz yere yavaştı, sanki oyalanıyor gibiydi. Eline aldığı şeyler dışında geri kalanını poşete doldurmuştu, tek bir kırmızı taşı ise masada bıraktı.

Kagami, sakince yatağa doğru yürüdü ve oturdu. Ayak bileğindeki siyah damarlar biraz daha azalmıştı. Soraoka'nın yavaşlığına ise tepki vermedi.

En sonunda Soraoka, Kagami'ye yaklaştı, elindeki şişeyi kaldırarak gösterdi.

"Cıva. Tam adıyla Rezonans Cıvası. Normaliyle ayırt etmeye uğraşma, ben bile beceremiyorum zaten. Bu civarda... sanırım Ginrenkei'de ancak bulursun."

Kagami, cıvayı dikkatlice süzdükten sonra cebinden bir harita ve bir kalem çıkardı. Solastur, haritada "İnsan toprakları" olarak adlandırılan bölgenin neredeyse tam ortasındaydı. Ginrenkei de onun biraz doğusunda. İnsan topraklarının etrafı, haritada soluk gri ile boyanmış ve "Shirohai Çölü" diye işaretlenmiş geniş bir alanla sarılıydı. Kagami Ginrenkei'nin üstünü işaretledi.

Soraoka devam etti.

"...Cıva sıvı haldeyken zehirlidir. Buharını soluman bile yeterli. Bir çeşit maske bulmalısın."

Kagami'nin zihninde, bardaki yaşlı adam canlandı.

"...Sorun değil."

Soraoka bu sefer diğer elindeki otu gösterdi.

"Bu ise Gölge Kökü. Kuromori'de bulabilirsin... onun dışında...—"

"Orayı biliyorum."

Soraoka, sözü kesilince masaya doğru yürümeye başladı.

"...Emin ol, bulmasından çok toplaması zor."

Kagami, Solastur'un güneyinde kalan Kuromori'yi de işaretledi. Sonra ayağa kalktı ve Soraoka'nın peşinden yürüdü.

Soraoka elindeki eşyaları da poşete bıraktı, son olarak masada sadece tek kırmızı taş kalmıştı.

"...Son olarak Yankı Kristali, Mugendou dışında zaten bulunmaz. Şanslısın ki buraya yakın. Ama en önemlisi... kirlenmiş hâldeyken onlara yaklaşmamak."

Kagami'nin vücudunu baştan aşağı süzdü.

"...Şu an bile zorlanıyor olmalısın."

Kagami, son olarak Solastur'un kuzeydoğusunda, haritada kırmızıya boyanmış Mugendou'yu işaretledi. Kırmızı renge bir süre kilitlendi.

Burayı sona bıraktığına göre...

Eşyalarını cebine koydu, tekrar çıkışa doğru yola koyuldu.

Ben de sona bıraksam iyidir.

"Yakında geri dönerim."

Soraoka, merdivenlerden inen Kagami'ye seslendi.

"Bol şans, Kagami Hiro."

Kagami, devasa kulenin merdivenlerinden inerken elini yanındaki taşlara sürttü. Taşlar o kadar pürüzsüzdü ki eli sanki sürtmüyor, kayıyordu. Ayağında ise bu taşların soğukluğunu hissediyordu.

Ve bir anda durdu.

Benim ayakkabılarım nerede?

Derin bir nefes verdi ve tekrar yukarı doğru yürüdü...

...Aradan kısa bir zaman geçti. Kagami, botlarını yeniden giymiş, kuleyi daha yeni terk etmişti.

Dışarıda dönüp bakınca kulenin büyüklüğünü fark etti. Şehirdeki diğer binalardan farklı bir havası vardı; üstelik yalnızca taştan yapılmıştı.

Bu kule ne zamandan beri burada?

Kuleyi ardına bıraktı. Sokaklar pek kalabalık değildi ama sıcaklık onu bunaltmıştı. Güneş çoktan batmış, hava tamamen karanlık olmasına rağmen terliyordu.

Bir ara sokağa girdi, etrafını kolaçan etti. Kimse yoktu.

Eğer yozlaşmış ruhlar etraftaysa...

Kagami duruşunu dikleştirdi, gözlerini yumdu ve nefesini tuttu. Beş saniye boyunca hiç hareket etmedi. Kalp atışını duyabilir hâle geldi. Ama bununla birlikte...

...k̶h̶h̶--𝔣𝔰𝔰--?̷?̵--𝔤𝔢𝔩--d̶u̷y̵--𝔨𝔞𝔯𝔞𝔫𝔩ı𝔨--...

Fısıltılar kısa bir an kulağına hücum etti ve soğuk bir rüzgârın uğultusunu duydu. Sonra hepsi kesildi. Kagami'nin kırmızı damarları, derisinin altından hafif bir kor gibi parıldamaya başladı.

Gözlerini yavaşça açtı, göz bebeklerinin etrafında ince bir kızıllık vardı. Gözlerini tamamen açtığında kalbine ağır bir sancı saplandı ve odağı bozuldu. Nefes nefeseyken giysisinin önünü açıp oradaki damarları süzdü.

Biraz daha dinlenmeliyim.

Ve ara sokaktan yavaşça uzaklaştı.