Bazı başlangıçlar bir kapının açılmasıyla değil, bir ismin herkesin önünde söylenmesiyle gerçekleşir. Ve bazen insan, kendisine yöneltilen bakışların nedenini ancak çok sonra öğrenir.
I. Bir ismin yankısı
Düşes Eveline Wynthorne, ellerini kürsünün üzerinde birleştirerek Büyük Salon'daki öğrencilere baktı.
Salon yavaş yavaş sessizleşti. Birkaç saniye önce fısıldaşan öğrenciler önlerine döndüler. Tavandan sarkan avizelerin ışığı, uzun pencerelerin kenarlarında parlıyor; duvarlardaki beş arma, salonun iki yanında sessizce yükseliyordu.
Düşes, bütün öğrencileri görebileceği bir noktada durdu.
“Crownmere Kraliyet Yankı Akademisi'ne hoş geldiniz.”
Sesi yüksek değildi. Buna rağmen salonun en arka sıralarına kadar ulaşıyordu.
“Aranızda buraya gelmek için yıllarca çalışanlar var. Ailelerinin beklentilerini karşılamak için gelenler, kendi yollarını bulmak isteyenler ve henüz burada bulunmalarının kendileri için ne anlama geldiğini bilmeyenler…”
Kısa bir süre durdu.
“Bunların hiçbiri sizi diğerlerinden daha değerli veya daha değersiz yapmaz. Henüz.”
Öğrenciler birbirlerine baktılar.
“Crownmere, yalnızca yetenekli olanları yetiştirmek için kurulmadı. Yetenek, doğru kullanılmadığında bir insana zarar verebilir. Bilgi, sorumlulukla birleşmediğinde tehlikeli olabilir. Güç ise onu taşıyan kişi ne yaptığını anlamadığında, koruması gereken şeyleri bile yok edebilir.”
Elara, bakışlarını kürsüden ayırmadan dinliyordu.
Düşes konuşmasını sürdürdü.
“Burada öğreneceğiniz şey yalnızca Yankınızı nasıl kullanacağınız olmayacak. Onu ne zaman kullanmamanız gerektiğini de öğreneceksiniz. Başkalarının önüne geçmeyi, gerektiğinde onlarla birlikte yürümeyi ve bir karar verdiğinizde sonuçlarını üstlenmeyi öğreneceksiniz.”
Salonun bir köşesinde bir sandalye hafifçe gıcırdadı. Ardından yeniden sessizlik çöktü.
“Bu akademide başarının tek bir biçimi yoktur. Bazılarınız olağanüstü bir düellocu olacak. Bazılarınız büyü teorisinde, simyada veya eski Yankı kayıtlarının incelenmesinde kendini gösterecek. Bazılarınız ise diğerlerinin göremediği bir ayrıntıyı fark ederek büyük bir felaketi önleyecek.”
Düşesin bakışları öğrencilerin üzerinden geçti.
“Birbirinizi yalnızca bugün sahip olduğunuz yeteneklerle değerlendirmeyin. Çünkü burada geçireceğiniz yıllar boyunca hepiniz değişeceksiniz.”
Elara bu sözleri duyduğunda, üniformasının göğsündeki küçük gümüş armanın altında hafif bir baskı hissetti.
Belki heyecandı.
Belki de gün boyunca ilk defa, gerçekten başladığını fark ettiği bir hayatın ağırlığıydı.
Düşes kürsünün üzerindeki kâğıtları düzenledi.
“Şimdi, bu yılki Büyük Kabul Sınavı'nın sonuçlarına geçeceğiz.”
Salonun havası bir anda değişti.
Bazı öğrenciler dikleşti. Birkaç kişi arkadaşına doğru eğilerek fısıldadı. Kimileri sınavdaki sonuçlarını önceden öğrenmişti; kimileri ise hangi adayların öne çıktığını merak ediyordu.
Düşes ilk kâğıda baktı.
“Erkek adaylar arasında en yüksek başarıyı elde eden öğrenci… Adrian Vale.”
Elara, adın söylenmesinin ardından salonda başlayan hafif hareketliliği fark etti.
Ön sıralardan bir çocuk ayağa kalktı.
Koyu kül kahverengisi saçları düzgünce taranmıştı. Gözleri, salonun ışığında soğuk maviye çalan gri bir renkteydi. Henüz on dört yaşındaydı; ancak yürüyüşündeki kontrollü sakinlik, kendisini kalabalığın ortasında kaybolmaktan koruyordu.
Adrian Vale, kürsüye doğru yürüdü.
Ne etrafındaki fısıltılara dönüp baktı ne de kendisine yöneltilen hayranlık dolu bakışlara karşılık vermeye çalıştı. Başını dik tutuyor, attığı her adımı ölçülü biçimde atıyordu.
Düşes ona kısa bir baş selamı verdi.
“Başarınızın devamını dilerim, Bay Vale.”
“Teşekkür ederim, Düşes Hazretleri.”
Adrian kürsünün sağında kendisine gösterilen yere geçti.
Düşes ikinci kâğıdı eline aldı.
“Kız adaylar arasında en yüksek başarıyı elde eden öğrenci… Elara Rowan.”
Bir anlığına Elara, kendi adının salonda bu kadar açık ve güçlü bir biçimde yankılanmasına alışamadı.
Sonra ayağa kalktı.
Kendisine ayrılan yerden kürsüye kadar yalnızca birkaç düzine adım vardı. Yine de bütün salon onu izliyormuş gibi hissettiriyordu.
Yavaşlamadı.
Kürsünün önüne ulaştığında başını kaldırdı. Düşesin bakışlarıyla karşılaştı ve kendisine gösterilen yere geçti.
Adrian birkaç adım ötesinde duruyordu.
Elara ona kısaca baktı. Adrian da başını hafifçe eğdi. Bu, bir selamdan fazlası değildi; henüz birbirlerini tanımıyorlardı.
Elara tam önüne dönecekken garip bir his içine yerleşti.
Birisi ona bakıyordu.
Üstelik yalnızca kürsüde durduğu veya adının açıklandığı için değil.
Bakış, Elara'nın üzerinde sabitlenmiş gibiydi. Rahatsız edici derecede keskin, dikkatli ve ısrarcıydı.
Elara gözlerini salonun sağ tarafına çevirdi.
Ardından sol tarafa baktı.
Öğrenciler kürsüye yönelmişti. Bazıları merakla kendisini inceliyor, bazıları kendi aralarında bir şeyler fısıldaşıyordu. Arka sıralarda ise gölgeler birbirine karışıyordu.
Bakan kişiyi seçemedi.
Düşesin sesi düşüncelerini böldü.
“Başarınız, bu akademide atacağınız ilk adım. Fakat bundan sonra ne yapacağınız, bugün elde ettiğiniz dereceden çok daha önemlidir.”
Elara bakışlarını tekrar öne çevirdi.
Belki de yalnızca kalabalığın içinde olmanın verdiği bir histi.
Yine de ensesindeki gerginlik hemen geçmedi.
II. Crownmere Yemini
Düşes Eveline, kürsünün yanındaki görevliye işaret etti.
Salonun iki yanında duran görevliler aynı anda hareket etti. Ön sıraların arasından ilerleyerek her öğrenciye ince, koyu renkli bir kitapçık dağıttılar.
Kitapçığın kapağında beş yapraklı gümüş çiçek ve onun üzerinde yükselen taç bulunuyordu.
Elara kitapçığı eline aldı.
İlk sayfada birkaç satır yazı vardı. Harfler, eski bir yazı biçimiyle işlenmişti; altlarında daha yeni alfabelerle yazılmış karşılıkları bulunuyordu.
Düşes yeniden konuştu.
“Crownmere'e kabul edilen her öğrenci, eğitimine başlamadan önce akademinin yeminini okur. Bu yemin, sizden kusursuz olmanızı istemez. Kusursuzluk, kimsenin ulaşamayacağı bir vaattir. Sizden istenen, verdiğiniz sözün sorumluluğunu taşımanızdır.”
Salondaki öğrenciler ayağa kalktı.
Elara da onlarla birlikte doğruldu.
Düşes ilk satırı okumaya başladı.
“Bilgiyi yalnızca kendim için değil, hakikati anlayabilmek için öğreneceğime…”
Öğrenciler sözleri tekrarladı.
“Gücümü öfkemin değil, irademin yönetmesine izin vereceğime…”
Salonun içinde birçok ses birleşti.
“Bir başkasının zayıflığını kendi üstünlüğümün kanıtı saymayacağıma…”
Elara, gözlerini kitapçıktaki satırlardan ayırmadan okumaya devam etti.
“Başarısız olduğumda sorumluluğumu başkasına yüklemeyeceğime…”
Sözler, yüksek taş duvarların arasında yankılanıyordu.
“Birlikte yürüdüğüm kişiyi gerektiğinde dinleyeceğime; doğru olduğunu bildiğim şeyi, yalnız kalmaktan korktuğum için terk etmeyeceğime…”
Düşes son satıra geldiğinde sesi biraz daha belirginleşti.
“Ve Crownmere'in adını, yalnızca başarılarımla değil, seçimlerimle de taşıyacağıma ant içerim.”
Bütün öğrenciler aynı sözlerle karşılık verdi.
“Ant içerim.”
Bir anlık sessizlik oldu.
Sonra salonun yukarısındaki müzisyenler yerlerini aldı. Yaylı çalgılardan yükselen ilk nota, taş duvarların üzerinde dolaşarak geniş salona yayıldı.
Akademinin marşı başlamıştı.
Melodi, Elara'nın daha önce duyduğu müziklerden farklıydı. İlk bölümü ağır ve törenseldi. Ardından ritim yavaşça yükseliyor, sanki uzun bir yolculuğun başlangıcını anlatıyordu.
Marşın sözleri kitapçığın ikinci sayfasındaydı.
Öğrenciler okumaya başladılar.
Beş arma altında birleşiriz,
Beş ayrı yoldan hakikate yürürüz.
Yankımızı karanlığa teslim etmeyiz,
Öğrendiğimiz gücü irademizle taşırız.
Elara da onlarla birlikte söyledi.
Sözlerin anlamını bütünüyle kavramasa bile seslerin birleşmesinde tuhaf bir huzur vardı.
O ana kadar kendisini akademiye kabul edilmiş bir öğrenci olarak görmüştü. İlk kez, burada bulunan yüzlerce kişinin aynı başlangıcı paylaştığını hissediyordu.
Marşın son bölümü başladığında müzik güçlendi.
Birimiz düşerse elimizi uzatırız,
Birimiz yükselirse yolunu unutmayız.
Adımız değişse, yolumuz ayrı düşse de,
Crownmere'in yemini kalbimizde yaşar.
Son nota salonda uzun süre asılı kaldı.
Düşes başını eğdi.
Öğrenciler de onu takip etti.
Tören sona erdiğinde alkışlar yükseldi. Bazı öğrenciler yüzlerinde heyecanlı bir gülümsemeyle birbirlerine döndüler. Bazıları kitapçıklarını dikkatle çantalarına yerleştirdi.
Elara da elindeki kitapçığı kapattı.
Artık günün başında olduğundan daha az tedirgindi.
Ama kürsüde hissettiği o bakış, hâlâ aklının bir köşesindeydi.
III. Koridorların ardındaki akademi
Düşes Eveline, öğrencilerin yeniden yerlerine oturmasını bekledi.
“Bugün ders yapılmayacak. İlk gününüzü akademiyi tanımaya ayıracağız. Rehberleriniz sizleri binalara, çalışma alanlarına ve ortak bölümlere götürecek. Yarın sabah ders programınız başlayacak.”
Salonda hafif bir hareketlilik oldu.
Öğrencilerin bir kısmı birbirlerine bakarak gülümsedi. Bir kısmıysa daha bugünden başlayacağını düşündüğü derslerin ertelenmesine sevinmiş görünüyordu.
“Akademinin her bölümüne giremezsiniz,” diye devam etti düşes. “Bazı arşivler yalnızca izinli öğrencilere açıktır. Uygulama salonlarının belirli bölümlerini öğretmen gözetimi olmadan kullanamazsınız. Kütüphanedeki yasaklı koleksiyonlara yaklaşmanız da yasaktır.”
Düşesin yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.
“Bu kuralları ilk gününüzde açıklamamın bir nedeni var. Birçok öğrenci, bir kapının kilitli olmasını orada mutlaka ilginç bir şey bulunduğunun kanıtı olarak görür.”
Salonda hafif bir gülüşme duyuldu.
“Elbette, bu düşüncenin hiçbir zaman doğru çıkmadığına dair söz vermeyeceğim.”
Bu kez birkaç öğrenci daha güldü.
Elara'nın dudaklarında da belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
Düşes elindeki kâğıdı görevliye verdi.
“Rehberleriniz sizi bekliyor. Yarınki derslerinize hazırlıklı gelin.”
Öğrenciler sıralardan kalkmaya başladı.
Elara kürsünün önündeki basamaklardan inerken Adrian'ı yeniden gördü. Birkaç öğrenci onun çevresine toplanmış, sınavdaki performansıyla ilgili sorular soruyordu.
“Son aşamadaki büyü duvarını nasıl aştın?”
“İlk denemede geçemedim,” diye cevap verdi Adrian. “İkinci denemede duvarın sabit kaldığı aralığı fark ettim.”
“Yani önce başarısız oldun?”
Adrian soruyu soran çocuğa döndü.
“Evet.”
Çocuğun yüzünde şaşkın bir ifade belirdi.
Adrian devam etti.
“Başarısız olmak, orada kalmak zorunda olduğun anlamına gelmez.”
Bunu söyledikten sonra konuşmayı uzatmadan grubun yanından ayrıldı.
Elara, onun sözlerini duymuştu.
Kendi kendine farkında olmadan başını salladı.
Bu cevap hoşuna gitmişti.
Ardından kapıya yöneldi. Bir öğretmen, yeni öğrencileri gruplar hâlinde toplayarak onları akademinin farklı bölümlerine götürmeye başladı.
Elara'nın grubunda Aria da vardı.
“Bence önce kütüphaneye gitmeliyiz,” dedi Aria. “Düşünsene, içindeki bütün kitapları okumak kaç yıl sürer?”
Elara ona baktı.
“Bütün kitapları okumak zorunda mıyız?”
“Hayır. Ama insanın önünde bu kadar kitap olduğunu bilmesi bile güzel.”
Elara hafifçe güldü.
“Sanırım.”
Rehber, grubun önünde yürümeye başladı.
İlk durakları, Büyük Salon'un kuzeyindeki uzun koridor oldu.
Koridorun duvarları boyunca akademinin eski öğrencilerinin portreleri sıralanmıştı. Bazı portrelerin altında isimler ve tarihler, bazılarının altındaysa küçük açıklamalar bulunuyordu.
Rehber yürürken bilgi vermeye başladı.
“Bu koridorun sonundaki merdivenler kütüphaneye çıkar. Sağdaki kapı öğretmenlerin çalışma odalarına açılır. Karşı taraftaki bölümdeyse akademinin eski kayıtları tutulur. Öğrenciler, izin almadan o bölüme giremez.”
Bir öğrenci elini kaldırdı.
“Orada ne tür kayıtlar var?”
“Akademinin kuruluşundan beri tutulan belgeler, eski sınav sonuçları, kolej kayıtları ve geçmişte kullanılan bazı büyü yöntemleri.”
“Peki, neden girmemiz yasak?”
Rehber, öğrenciye baktı.
“Çünkü bazı kayıtlar tamamlanmamış araştırmalar içeriyor. Bazıları da yanlış yorumlandığında tehlikeli olabilir.”
Bu cevap, öğrencilerin merakını daha da artırmış görünüyordu.
Elara ise koridorun sonunda görünen uzun, dar pencereye baktı. Pencereden akademinin avlusunun bir kısmı görünüyordu. Taş yollar, çiçekli bahçeler ve uzaktaki sera, akşam ışığının altında olduğundan daha sakin görünüyordu.
Tam o sırada ensesinde yine aynı hissi duydu.
Birinin ona baktığını düşündü.
Elara yürümeye devam ederken başını yavaşça çevirdi.
Arkasında birkaç öğrenci vardı. Birbirleriyle konuşuyor, duvarlardaki portreleri inceliyorlardı.
Hiçbiri açıkça ona bakmıyordu.
Elara önüne döndü.
Kendisine mi öyle geliyordu?
Bugün birinci kız öğrenci olarak çağrılmıştı. Elbette başkalarının dikkatini çekmiş olması mümkündü. Belki yalnızca merak ediliyordu.
Ama içindeki his, sıradan bir meraktan farklıydı.
Sanki biri onu tanımak istemiyor, onu çözmeye çalışıyordu.
“Her şey yolunda mı?” diye sordu Aria.
Elara ona döndü.
“Evet. Neden sordun?”
“Birden duraksadın sandım.”
“Hayır. Sadece portrelere bakıyordum.”
Aria duvardaki resimlerden birine baktı.
“Şu adamın bıyığı çok tuhaf.”
Elara da resme göz attı.
Gerçekten de portredeki adamın bıyığı, yüzünün iki yanından neredeyse kulaklarına kadar uzanıyordu.
Elara'nın dikkati dağıldı.
“Belki döneminin modasıydı.”
“Umarım değildir.”
İkisi birlikte yürümeye devam etti.
Elara bir daha arkasına bakmadı.
IV. Boş derslik
Kütüphane, akademinin geri kalanından farklı bir sessizliğe sahipti.
Kapıdan girdiklerinde kitap kokusu ve eski ahşabın ağır kokusu birbirine karıştı. Tavana kadar yükselen raflar, küçük merdivenlerle birbirine bağlanıyordu. Pencerelerin önündeki çalışma masalarında yeşil camlı lambalar sıralanmıştı.
Elara, girişteki büyük salona bakarken gözlerini raflardan ayıramadı.
Burada yüzlerce, belki binlerce kitap vardı.
Büyü teorisi üzerine yazılmış kalın ciltler, eski simya kayıtları, tarihi olayları anlatan kitaplar ve kapaklarında anlaşılmayan işaretler bulunan ince defterler…
Bir gün burada saatlerini geçirebileceğini düşündü.
Rehber onları kütüphanenin genel kuralları hakkında bilgilendirdikten sonra arka kapıdan dışarı çıkardı.
Bir sonraki durak, uygulama salonunun yanındaki sınıf bölümündeydi.
Buradaki derslikler henüz boştu. Öğrenciler için uzun masalar, duvarlarda yazı tahtaları ve öğretmen kürsüleri bulunuyordu. Bazı sınıfların köşelerinde ölçüm araçları ve kapalı cam dolaplar vardı.
Rehber bir kapıyı açtı.
“Bu sınıflardan bazıları teorik dersler için kullanılır. Yarın ders programınızda hangi odalara gitmeniz gerektiği yazacak. İlk hafta boyunca sınıfları karıştırmamanızı tavsiye ederim.”
Öğrenciler içeri girdi.
Aria pencereye yakın bir sıraya ilerledi. Theo ve Nessa başka bir gruptan aynı anda sınıfın kapısında göründüler. Rehberlerin grupları birbirine karıştığı için kısa bir süre sonra onlar da içeri alındı.
Theo, sınıfı incelerken başını iki yana salladı.
“Şimdiden bir şey söyleyeyim. İlk hafta bu odaları karıştırırsam kimse bana kızmasın.”
Nessa ona baktı.
“Daha dersler başlamadı.”
“Önlem alıyorum.”
“Bence sen şimdiden kendine mazeret hazırlıyorsun.”
“Aradaki farkı açıklarsan sevinirim.”
“İkisi de aynı şey.”
Aria gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı.
Elara ise sınıfın arka tarafına doğru yürüdü.
Masaların üzerinde henüz kitap yoktu. Tahtada da herhangi bir yazı bulunmuyordu. Buna rağmen sınıf, sanki birazdan biri gelip ders anlatmaya başlayacakmış gibi düzenli görünüyordu.
Elara, pencereye yakın sıranın yanından geçerken bir anlığına durdu.
Yeniden o his.
Birinin bakışı sırtına saplanmış gibiydi.
Bu kez Elara neredeyse emindi.
Yavaşça arkasına döndü.
Sınıfta öğrenciler vardı; ama bakışlarını üzerinde tutan kişiyi seçemiyordu. Bir öğrenci arkadaşına bir şey anlatıyor, başka biri masanın üzerine eğilmiş pencereden gelen ışığı inceliyordu.
Elara'nın gözleri sınıfın en arka köşesine kaydı.
Orası neredeyse tamamen gölgede kalmıştı.
Bir an boyunca Elara, o karanlık bölümde bir siluet seçtiğini sandı.
Gözlerini kırptı.
Orada yalnızca bir sıra ve duvarın kenarına bırakılmış küçük bir sandalye vardı.
“Elara?”
Aria'nın sesi onu yeniden sınıfa döndürdü.
“Geliyor musun?”
Elara son kez arka köşeye baktı.
“Geliyorum.”
Aria'nın yanına yürüdü.
“Bir şey mi oldu?” diye sordu Aria.
Elara birkaç saniye düşündü.
“Bilmiyorum.”
“Bu pek açıklayıcı olmadı.”
“Birinin bana baktığını düşündüm.”
Aria hemen sınıfın çevresine göz gezdirdi.
“Burada mı?”
Elara omuzlarını hafifçe kaldırdı.
“Belki de yanılıyorum.”
Aria bir süre daha sınıfa baktıktan sonra ona döndü.
“Bugün herkes birbirini inceliyor. Hepimiz yeni öğrencileriz. Belki yalnızca merak etmişlerdir.”
Elara bunun mümkün olduğunu biliyordu.
Yine de Aria'nın açıklaması, içindeki gerginliği tamamen ortadan kaldırmadı.
Rehber turu devam ettireceklerini söylediğinde öğrenciler yeniden kapıya yöneldi.
Elara sınıftan çıkan son birkaç kişiden biri oldu.
Kapıdan çıkmadan önce arkasına bir kez daha baktı.
Boş sıralar ve duvarlarda uzayan gölgelerden başka hiçbir şey yoktu.
Bu kez kimsenin bakışını hissetmedi.
Ama bu, birinin daha önce orada olmadığı anlamına gelmiyordu.
V. Kor Rüzgâr'ın kızıl armasına yeniden bakmak
Turun devamında öğrenciler geniş avluya çıkarıldılar.
Akşam güneşi taş yolları altın rengine boyuyordu. Ortadaki mermer çeşmenin suyu, hafif rüzgârla dalgalanıyor; suyun üzerinde kısa süreli parıltılar oluşuyordu.
Rehber, beş kolejin bulunduğu ana binanın önünde durdu.
“Akademinin beş koleji, farklı büyü geleneklerini ve eğitim yaklaşımlarını temsil eder. Birinci sınıf öğrencileri ilk yıllarında ortak üniforma giyer ve temel dersleri birlikte alırlar. Kolej yerleşimleri, yıl boyunca yapılan değerlendirmeler ve Beş Arma Töreni sonucunda belirlenir.”
Elara bunu zaten biliyordu.
Yine de beş kolejin simgelerini aynı binanın cephesinde görmek farklıydı.
Her birinin kendine özgü bir görünümü vardı. Kimi arma daha sade, kimi daha ayrıntılıydı. Renkleri uzaktan bile seçilebiliyordu.
Elara'nın bakışları yine Kor Rüzgâr'ın kızıl armasına takıldı.
Armanın zemini derin bir kızıl renkteydi. Ortasında, şiddetli rüzgârın içinden yükselen çiçeği andıran bir figür bulunuyordu. Kenarları gümüşle işlenmişti.
Bu arma ona diğerlerinden daha dikkat çekici görünüyordu.
Belki de ilk gün Büyük Salon'da gördüğünden beri aklına yerleşmişti.
“Kor Rüzgâr'ı mı inceliyorsun?”
Aria'nın sorusuyla Elara başını çevirdi.
“Evet.”
“Neden?”
Elara kısa süre düşündü.
“Bilmiyorum. Arması hoşuma gitti.”
Aria da yukarı baktı.
“Oldukça gösterişli. Ama bir koleji yalnızca arması için seçemezsin.”
“Elbette.”
“Bence önce nasıl bir yerde olmak istediğimizi anlamamız gerekiyor.”
Elara başını salladı.
“Sanırım haklısın.”
Aria gülümsedi.
“Yine de ben Altın Kalıp'ın armasını beğendim.”
Elara ona baktı.
“Altın rengi olduğu için mi?”
“Belki biraz.”
İkisi kısa bir süre güldüler.
Rehber, öğrencilere kolejlerin ilk yıl boyunca kullanabilecekleri ortak alanlarını gösterdi. Bazı salonlarda çalışma masaları, bazılarında küçük dinlenme köşeleri bulunuyordu. Kor Rüzgâr'ın bölümünün önünden geçerken içeriden alçak sesli konuşmalar duyuldu.
Elara adımlarını yavaşlatmadı.
Henüz bir koleje ait değildi.
Ve oraya kabul edilmek için ne yapması gerektiğini de tam olarak bilmiyordu.
Ama o armaya tekrar bakacağına emindi.
Bir gün.
VI. Oda 214 — Günün sonunda
Tur tamamlandığında gökyüzü kararmaya başlamıştı.
Öğrenciler rehberlerine teşekkür ederek binalarına döndüler. Koridorlarda artık sabahki kadar yoğun bir kalabalık yoktu. Bazıları odalarına çekilmiş, bazıları ertesi günün ders programını beklemek için ortak salonlarda toplanmıştı.
Elara ve Aria, ikinci katta bulunan 214 numaralı odalarına çıktılar.
Kapı kapandığında dışarıdaki sesler büyük ölçüde kesildi.
Aria ayakkabılarını çıkarıp yatağının kenarına oturdu.
“Sanırım bugün sandığımdan daha çok yürüdük.”
Elara valizinin yanındaki sandalyeye oturdu.
“Evet.”
“Yarın dersler başlıyor. Umarım ilk derste sınav yapmazlar.”
Elara gülümsedi.
“Daha ilk günümüz.”
“Biliyorum. Ama bazı öğretmenler insanları şaşırtmayı sever.”
Aria, masanın üzerinde duran ders kayıt kâğıtlarını karıştırmaya başladı. Kendi programını bulamayınca bütün kâğıtları yeniden masaya yaydı.
Elara onu bir süre izledi.
“Aradığın şey hangisi?”
“Yarınki ders programım. Şu kâğıdın burada olduğuna eminim.”
“Belki çantandadır.”
Aria durdu.
Sonra çantasını açtı.
Birkaç saniye sonra aradığı kâğıdı çıkardı.
“Evet. Buradaymış.”
Elara başını eğerek güldü.
Aria da ona katıldı.
Günün ilk defa bu kadar rahat geçtiğini hissediyordu. Sabah odada karşılaştıklarında aralarında bir mesafe vardı. Şimdi hâlâ birbirlerini yeni tanıyor olsalar da bu mesafe biraz azalmıştı.
Aria programını masasına koydu.
“Peki, bugün en çok nereyi sevdin?”
Elara hemen cevap vermedi.
Kütüphaneyi düşünüyordu. Yüksek rafları, eski kitapları, çalışma masalarını…
Sonra Kor Rüzgâr'ın armasını hatırladı.
Ardından, sınıfın arka köşesinde gördüğünü sandığı silueti.
“Kütüphane,” dedi sonunda.
Aria başını salladı.
“Ben de. Belki yarın derslerden sonra tekrar gideriz.”
“Olabilir.”
Aria bir süre onu inceledi.
“Bugün iki kere tuhaflaştın.”
Elara başını kaldırdı.
“Nasıl?”
“Önce koridorda, sonra o sınıfta. Bir şey düşünüyormuş gibi durdun.”
Elara'nın yüzündeki gülümseme biraz azaldı.
“Birinin bana baktığını hissettim.”
Aria'nın ifadesi ciddileşti.
“Kim?”
“Bilmiyorum. Hiçbir şey göremedim.”
“Belki gerçekten biri sana bakıyordu.”
Elara bu ihtimali düşünmüştü.
“Olabilir.”
“Bir şey yaptı mı?”
“Hayır.”
“Peki, neden rahatsız oldun?”
Elara gözlerini kısa bir süre pencereye çevirdi.
“Çünkü sıradan bir merak gibi hissettirmedi.”
Aria hemen cevap vermedi.
Sonra yatağındaki yastığı düzeltti.
“Bir daha olursa bana söyle.”
Elara ona baktı.
“Bunu neden yapacaksın?”
Aria kaşlarını kaldırdı.
“Çünkü aynı odada kalıyoruz. Hem birimizin başına garip bir şey gelirse diğerinin bilmesi daha iyi olmaz mı?”
Elara'nın yüzünde küçük, sıcak bir gülümseme belirdi.
“Teşekkür ederim.”
Aria omuz silkti.
“Önemli değil.”
Bir süre daha ertesi günün derslerinden konuştular. Sonunda Aria ışığı kapattı ve yatağına uzandı.
Oda karanlığa büründü.
Elara gözlerini kapattı.
Koridordaki bakışı yeniden hatırladı.
Sonra boş sınıfı.
İki ayrı yerde, aynı rahatsız edici his.
Bunun ne anlama geldiğini bilmiyordu. Belki de yeni bir ortamda bulunmanın verdiği gerginlikti. Belki de kendisini henüz tanımayan öğrencilerden biri, giriş sınavında gösterdiği başarıyı merak etmişti.
Ama bir düşünce, zihninden uzaklaşmıyordu:
Ya gerçekten biri beni izliyorsa?
Elara gözlerini açtı.
Tavan karanlıktı.
Bir süre daha öylece yattıktan sonra yeniden gözlerini kapattı.
Yarın ilk ders günüydü.
Ve ilk günün kendisine bıraktığı sorular, şimdilik cevapsız kalacaktı.
VII. İkinci gün — Kızıl şişe
Sabah akademinin çanları çaldığında Elara çoktan uyanmıştı.
Pencereden süzülen soluk ışık, odanın duvarlarını aydınlatıyordu. Aria hâlâ yatağında uzanmış, yorganını çenesine kadar çekmişti.
Elara üniformasını giyip masasının üzerindeki ders programını aldı.
İlk dersin adı sayfanın üst kısmında yazıyordu.
Simya ve Büyü Özleri: Veyraks Serumu.
Elara'nın parmakları kâğıdın kenarında durdu.
Veyraks.
Bu ismi daha önce duymuştu.
Bir anlığına, zihninin çok derinlerinde gömülü bir anı kıpırdanır gibi oldu. Ancak görüntü tamamlanmadan kayboldu. Elara kâğıda yeniden baktı.
Belki de yalnızca uzun zamandır duymadığı bir ismin yarattığı histi.
Ders programını çantasına koydu.
“Aria, uyanman gerekiyor.”
Yorganın altından boğuk bir ses geldi.
“Beş dakika.”
“İlk dersimize geç kalacağız.”
“Üç dakika?”
“Elimde böyle bir yetki yok.”
Aria gözlerini açtı.
“Bence olmalı.”
Elara istemeden güldü.
Birkaç dakika sonra ikisi de hazırlanmıştı. Odadan çıktıklarında koridor, dünün aksine çok daha hareketliydi. Öğrenciler kitaplarını taşıyor, derslik numaralarını kontrol ediyor ve sınıflarını bulmaya çalışıyordu.
Theo, merdivenlerin başında elindeki programı ters tutarak bir tabelayı inceliyordu.
Nessa hemen yanında durmuştu.
“Programı ters tutuyorsun,” dedi Nessa.
Theo kâğıda baktı.
Bir an sustu.
“Bunu fark etmiştim.”
“Tabii.”
Aria gülümseyerek onlara yaklaştı.
“Günaydın.”
Nessa başını salladı.
“Günaydın. Veyraks Serumu dersine mi gidiyorsunuz?”
“Elimizdeki programa göre evet,” dedi Elara.
Theo programını düzeltti.
“Güzel. En azından bugün yanlış sınıfa girmediğimden emin olmak istiyorum.”
Nessa ona baktı.
“Daha ilk ders başlamadan kendine güvenmiyorsun.”
“Ben gerçekçi biriyim.”
Dördü birlikte koridorun sonundaki merdivenlere yöneldiler. Ancak sınıfa yaklaşınca Theo ve Nessa başka bir geçide döndüler; onların dersliği farklı bir kattaydı.
Elara ve Aria ise simya sınıfına devam etti.
Kapıyı açtıklarında odanın diğer sınıflardan farklı hazırlandığını gördüler.
Uzun masaların üzerinde cam kaplar, ölçüm araçları ve kapalı şişeler bulunuyordu. Duvar boyunca uzanan dolaplarda çeşitli simya malzemeleri düzenli biçimde yerleştirilmişti. Bazı kapların içindeki maddeler renksiz, bazılarındakilerse koyu renkliydi.
Sınıfın önündeki masada küçük bir cam şişe duruyordu.
İçinde koyu kızıl bir sıvı vardı.
Elara'nın bakışları şişeye takıldı.
Kendisini toparlayarak bir sıra seçti. Aria yanındaki masaya oturdu.
Öğrenciler yerleşirken sınıfın kapısı kapandı.
İçeriye orta yaşlı, koyu renk bir cübbe giymiş bir öğretmen girdi. Elinde ince bir dosya ve birkaç sayfalık not vardı.
Öğretmen, masasına ulaştıktan sonra sınıfı süzdü.
“Günaydın. Ben Profesör Aldren. Bu dönem simya ve büyü özleri üzerine çalışacağız.”
Dosyasını masaya bıraktı.
“Bugünkü konumuz Veyraks Serumu.”
Elara, adın yeniden söylenmesiyle parmaklarını kaleminin çevresinde birleştirdi.
Profesör Aldren, masanın üzerindeki şişeyi kaldırdı.
“Bu madde hakkında çok sayıda söylenti vardır. Bazıları onun olağanüstü güçler verdiğini söyler. Bazılarıysa onu kullanan herkesin büyüsünü kontrol edebileceğine inanır. Akademik bir sınıfta söylentilerle değil, kanıtlarla çalışacağız.”
Şişeyi ışığa doğru kaldırdı.
Kızıl sıvı, camın içinde yavaşça hareket etti.
“Veyraks Serumu, simya tarihinde büyü özünün uyanışıyla ilişkilendirilen önemli maddelerden biridir. Ancak onu basit bir güç iksiri olarak tanımlamak yanlıştır. Kullanım sonuçları, hazırlanış biçimi ve bireysel büyü özellikleriyle ilgili araştırmalar uzun yıllardır sürmektedir.”
Öğrenciler not almaya başladı.
Profesör Aldren tahtaya üç başlık yazdı:
Hazırlanış. Saflık. Bireysel Yankı.
“Birinci konu, hazırlanış. Veyraks Serumu'nun hazırlanması sıradan simya karışımlarından daha dikkatli ölçüm gerektirir. Malzemelerin oranları, kullanılan kapların niteliği ve hazırlanma sırasında çevresel koşullar önemlidir.”
Tahtaya ikinci başlığı işaretledi.
“İkinci konu, saflık. Saflık derecesi, bir örneğin ne kadar iyi hazırlandığına ilişkin değerlendirmelerden biridir. Fakat tek başına bütün sonuçları açıklamaz. Daha saf bir örneğin her insanda daha güçlü veya daha faydalı bir etki göstereceğini varsayamazsınız.”
Elara'nın kalemi kâğıdın üzerinde durdu.
Profesör Aldren üçüncü başlığa geçti.
“Üçüncü konu ise bireysel Yankı. Her insanın büyü özü aynı değildir. Bir madde belirli bir kişide gözlemlenen sonucu başka bir kişide aynı biçimde oluşturmayabilir. Bu nedenle Veyraks Serumu üzerine yapılan araştırmalarda, tek bir örnekten hareketle kesin sonuçlara varılmaz.”
Öğrencilerden biri elini kaldırdı.
“Profesör, serum birinin büyüsünü uyandırabilir mi?”
Profesör Aldren öğrenciye döndü.
“Bazı gözlemler, Veyraks Serumu'nun büyü uyanışıyla ilişkili olabileceğini gösteriyor. Ancak bu, her insanda aynı sonucu doğurduğu veya her durumda aynı biçimde çalıştığı anlamına gelmez.”
“Peki, hiç büyüsü olmayan birine güç kazandırabilir mi?”
Öğretmen soruyu hemen cevaplamadı.
“Önce ‘hiç büyüsü olmayan’ ifadesini tanımlamalıyız. Bir kişinin Yankısını henüz açığa çıkaramamış olması, içinde hiçbir potansiyel bulunmadığını kanıtlamaz. Bilimsel gözlemle varsayımı birbirinden ayırmalısınız.”
Bir başka öğrenci elini kaldırdı.
“Serumun yan etkileri var mı?”
“Yanlış hazırlanmış veya uygun olmayan koşullarda kullanılmış örnekler risk oluşturabilir. Ancak her olayı aynı başlık altında değerlendirmek de doğru değildir. Simyada maddenin niteliği kadar kullanım koşulları da önemlidir.”
Profesör Aldren masanın arkasında dolaşırken öğrencilerin notlarına göz attı.
“Bugün size serumun bütün sırlarını anlatmayacağım. Zaten hiç kimse bu maddenin her yönünü bütünüyle anladığını iddia edemez. Biz önce bilinen araştırmaları, gözlemlenebilir etkileri ve bu etkilerin sınırlarını öğreneceğiz.”
Sınıfta bir sessizlik oluştu.
Elara gözlerini şişeden ayırmadı.
Veyraks Serumu.
Adı, içinde bir yerlerde kapalı kalmış bir kapıyı anımsatıyordu. Ancak kapının ardında ne olduğunu henüz göremiyordu.
Profesör Aldren, şişeyi yeniden masaya bıraktı.
“Şimdi bir soruyla devam edelim. Diyelim ki bir araştırmacı, Veyraks Serumu kullanan bir öğrencinin büyüsünde belirgin bir değişim gözlemledi. Bu değişimin nedeninin kesinlikle serum olduğunu söyleyebilir mi?”
Sınıf bir süre sessiz kaldı.
Sonunda arka sıralardan bir öğrenci konuştu.
“Hayır. Öğrencinin başka bir etkene maruz kalmış olabileceğini veya büyüsünün zaten gelişmekte olduğunu da düşünmeliyiz.”
Profesör Aldren memnuniyetle başını salladı.
“Doğru. Birlikte gözlemlenen iki olayın arasında mutlaka bir neden-sonuç ilişkisi bulunmaz. İyi bir araştırmacı, kendisini heyecanlandıran bir cevaptan önce kanıtları inceler.”
Elara bu kez not aldı.
Birlikte gözlemlenen iki olayın arasında mutlaka bir neden-sonuç ilişkisi bulunmaz.
Cümle, nedense zihninde diğerlerinden daha uzun süre kaldı.
Profesör Aldren dersin geri kalanında öğrencilerden temel simya terimlerini açıklamalarını istedi. Birkaç öğrenci yanıt verdi; bazılarıysa soruların karşısında tereddüt etti.
Aria defterine dikkatle yazıyor, ara sıra Elara'nın notlarına göz atıyordu.
Dersin sonuna doğru öğretmen ödevlerini açıkladı.
“Bir sonraki derse kadar Veyraks Serumu üzerine verilen araştırma özetini okuyacaksınız. Özellikle gözlem ile varsayım arasındaki farklara dikkat edin. Henüz herhangi bir deney yapmayacaksınız.”
Öğrenciler kitaplarını toplamaya başladı.
Elara kalemini çantasına koyduktan sonra masanın üzerindeki kızıl şişeye son bir kez baktı.
Şişe, ışığın altında sıradan bir simya örneği gibi duruyordu.
Sınıfta kimse ona özel bir anlam yüklemiyordu.
Profesör Aldren bile onu yalnızca dersin konusu olarak görüyordu.
Elara gözlerini kaçırdı.
Belki de onu bu kadar etkileyen şey yalnızca ismin kendisiydi.
Aria çantasını omzuna taktı.
“Hazır mısın?”
Elara ayağa kalktı.
“Evet.”
Sahne bir anda değişti.
VII. Bir Ashbourne'un başarısızlığı
Önceki akşam.
Seraphina Ashbourne, ikinci öğrenci binasındaki odasında, çalışma masasının başında oturuyordu.
Üzerinde bütün birinci sınıfların giydiği gri üniforma vardı. Masasının üzerinde sınav notları ve ailesinden gelen, koyu kırmızı mühürlü bir mektup duruyordu.
Seraphina mührü kırıp mektubu açtı.
Seraphina,
Giriş sınavının sonuçlarını öğrendim.
Sana yıllarca en iyi eğitimi verdik. Büyü kontrolün, düello yeteneğin ve akademik bilgin için hiçbir masraftan kaçınmadık. Buna rağmen sınavda birinci olamadın.
Ashbourne Hanesi'nin adını taşıdığını unutma. Akademiye kabul edilmek elbette bir başarıdır, fakat senden beklenen yalnızca kabul edilmek değildi.
Başkalarının senden daha iyi sonuç elde etmesine izin vermeni kabul edemiyorum. Önünde hâlâ kendini kanıtlayabileceğin bir yıl var. Bir sonraki değerlendirmede aynı hayal kırıklığını yaşamak istemiyorum.
Baban, Dük Ashbourne.
Seraphina mektubu sonuna kadar okudu.
Yüzündeki ifade değişmedi ama parmakları kâğıdın kenarını sıktı.
Birinci olamamıştı.
Bireysel aşamada gösterdiği başarıya rağmen son takım değerlendirmesinde kaybettiği puanlar, bütün sonucunu etkilemişti. Oysa planının doğru olduğuna inanıyordu. Sorun, takım arkadaşlarının onun hızına yetişememesi değil miydi?
En azından Seraphina böyle düşünüyordu.
Mektubu dikkatlice katlayıp masasına bıraktı.
Babası için kabul edilmek yeterli değildi. Kendisi için de değildi.
Pencerenin önüne yürüdü. Dışarıda akademinin ışıkları yanıyor, avludaki öğrenciler odalarına dönüyordu. Hepsi henüz ilk yıllarındaydı; hiçbirinin hangi koleje yerleştirileceği kesinleşmemişti.
Seraphina bakışlarını karanlık avludan çekti.
“Bir daha olmayacak,” diye fısıldadı.
Masasına dönerek yeni bir sayfa açtı ve en üstüne tek bir cümle yazdı:
Bir sonraki değerlendirmede birinci olacağım.
Kalemini bıraktığında yüzündeki ifade yeniden soğukkanlı hâlini almıştı.
Giriş sınavında kendisini geçen öğrencinin adını biliyordu.
Elara Rowan.
Seraphina bu adı unutmayacaktı.
Henüz Elara'yı tanımıyordu. Onunla konuşmamış, gücünü yakından görmemişti.
Ama bir gün karşı karşıya geleceklerini biliyordu.
Ve o gün geldiğinde ikinci sırada kalmaya hiç niyeti yoktu.
— 3. Bölüm Sonu —