İçeriğe geç

BÖLÜM 2 — Beş Armanın Gölgesinde 

 Yeni bir hayata başlamak, geçmişini geride bırakmak anlamına gelmez. Bazen yalnızca geçmişini yanında taşıyabileceğin yeni bir yer bulursun. 

I. İçeriye ilk adım 

Elara, akademinin büyük kapılarının önünde birkaç saniye daha bekledi. 

Öğrenciler yanından geçiyor, bavullarını taşımaya çalışanlar birbirlerine yol veriyor, aileler son kez çocuklarına sarılıyordu. Ana girişin üzerindeki gümüş harfler güneş ışığında parlıyordu. 

CROWN MERE KRALİYET YANKI AKADEMİSİ. 

Elara başını kaldırıp yazıya baktı. 

Dört yıl boyunca bu kapıların ardında okuyabilmeyi hayal etmişti. Şimdi buradaydı. 

Ve garip bir şekilde, hayal ettiğinden daha korkutucuydu. 

Peki, şimdi ne yapmam gerekiyor? 

Elindeki kabul mektubunu yeniden açtı. Mektupta kayıt için doğu avlusundaki kabul masasına gitmesi gerektiği yazıyordu. Elara, kalabalığı takip ederek geniş kapıdan içeri girdi. 

Karşısında gördüğü manzara onu bir anlığına durdurdu. 

Akademinin dışarıdan görünen binaları, içerideki yerleşkenin yalnızca küçük bir kısmıydı. Geniş taş yollar farklı binalara ayrılıyor, çiçeklerle çevrili meydanların ortasında mermer çeşmeler yükseliyordu. Sağ tarafta cam tavanlı kocaman bir sera, ileride ise birkaç kat yüksekliğinde pencereleri olan bir kütüphane bulunuyordu. 

Avlunun diğer ucundan bir müzik sesi geliyordu. 

Bir grup öğrenci, ellerindeki çalgılarla bir şeyler prova ediyordu. 

Elara'nın adımları yavaşladı. 

Bir keman sesi duyduğunda istemsizce o tarafa baktı. Birkaç saniyeliğine kayıt işlemlerini, kalabalığı ve üzerindeki tedirginliği unuttu. 

Ardından elindeki valizin ağırlığını hatırladı. 

“Önce kayıt,” diye kendi kendine mırıldandı. 

“Sonra müzik.” 

Haritadaki yolu takip ederek kabul masasına ulaştı. 

Masanın arkasında oturan görevli, önündeki uzun öğrenci listesinden başını kaldırdı. 

“İsminiz?” 

“Elara Rowan.” 

Görevli listede parmağını gezdirdi. 

“Rowan... Elara Rowan. Büyük Kabul Sınavı'ndan başarılı olan aday.” 

Elara başını salladı. 

“Evet.” 

“Kimlik belgeniz ve kabul mektubunuz, lütfen.” 

Elara belgelerini uzattı. Görevli kayıtları kontrol ettikten sonra masanın altından küçük bir anahtar, bir yerleşke haritası ve katlanmış bir kâğıt çıkardı. 

“Bina numaranız, oda anahtarınız ve ilk yıl üniformanızın teslim belgesi. Odanız ikinci öğrenci binasında, ikinci katta. Odanızda başka bir öğrenciyle kalacaksınız. Akademide bütün birinci sınıf öğrencileri iki kişilik odalarda konaklar.” 

Elara anahtarı aldı. 

“Anladım. Teşekkür ederim.” 

Görevli ona kısa bir bakış attı. 

“Öğle yemeği bir saat sonra başlayacak. Öncesinde odanıza yerleşmenizi tavsiye ederim. Akşam da Büyük Salon'da yeni öğrenciler için karşılama toplantısı yapılacak. Geç kalmayın.” 

“Geç kalmam.” 

Görevli gülümsedi. 

“Bunu bütün öğrenciler söyler.” 

Elara hafifçe gülümsedi ve masadan ayrıldı. 

Elindeki haritaya baktı. 

İkinci öğrenci binası. 

İkinci kat. 

Odasının numarası 214'tü. 

Yeni hayatının ilk gerçek görevi, kendi odasını bulmaktı. 

Nedense bu, bütün giriş sınavlarından daha zor görünüyordu. 

 

II. Oda 214 

İkinci öğrenci binası dışarıdan zarif, içeriden ise beklediğinden daha hareketliydi. Geniş pencerelerden güneş ışığı giriyor, duvarlardaki tabloların altında öğrenciler valizlerini sürüklüyordu. 

Merdivenleri çıkarken iki öğrenci hangi odada kalacakları üzerine tartışıyordu. 

“Ben sana 216 dedim!” 

“Haritada 216 yazıyor ama bu koridorda 216 yok!” 

“Çünkü ters taraftan geldik!” 

Elara onları geçerken hiçbir şey söylemedi. 

Demek yalnız ben değilmişim. 

İkinci katta odasını kısa sürede buldu. Kapının üzerinde küçük pirinç bir levha vardı. 

214. 

Anahtarı kilide yerleştirip kapıyı açtı. 

Oda beklediğinden güzeldi. 

İki ayrı yatak, iki çalışma masası, iki gardırop ve aralarında küçük bir kitaplık bulunuyordu. Büyük pencere, akademinin avlusuna bakıyordu. Perdeler açık krem rengindeydi; yatak örtüleriyse gri ve beyazdı. Duvarın bir köşesinde odanın kurallarını belirten küçük bir pano asılıydı. 

Elara içeri girdiğinde odanın diğer tarafında bir kız duruyordu. 

Kız, açık renk bir bluzun kollarını düzeltiyor, yatağının üzerine yerleştirilmiş bavulunu inceliyordu. Koyu kestane saçları omuzlarına dökülüyor, duruşundan alışık olduğu bir düzeni korumaya çalıştığı anlaşılıyordu. 

Kapının açıldığını görünce arkasını döndü. 

“Ah, merhaba.” 

Elara kapının yanında durdu. 

“Merhaba. Sanırım oda arkadaşınım.” 

“Öyle görünüyor.” 

Kız dudaklarında nazik bir gülümsemeyle elini uzattı. 

“Aria Fairmont.” 

Elara elini sıktı. 

“Elara Rowan.” 

Aria'nın bakışları Elara'nın valizine, ardından elinde taşıdığı keman kutusuna kaydı. 

“Keman mı çalıyorsun?” 

“Evet.” 

“Ne zamandır?” 

Elara kısa bir süre düşündü. 

“Yaklaşık dört yıldır.” 

“Oldukça uzun bir süre.” 

“Biraz.” 

Konuşma orada duraksadı. 

Aria yeniden bavuluna döndü. Elara da kendisine ayrılan yatağa ilerledi. 

İlk karşılaşmalarında ikisi de diğerini tanımaya çalışıyordu. Aria, belli ki düzenli bir hayat yaşamaya alışkındı. Eşyalarını özenle yerleştiriyor, kitaplarını masanın üstüne boy sırasına göre diziyordu. 

Elara ise sahip olduğu birkaç eşyayı valizinden çıkarmaya başladı. 

İki gömlek. 

Birkaç kitap. 

Bir defter. 

Eski keman kutusu. 

Bunları masasına yerleştirdiğinde odanın ne kadar sessiz olduğunu fark etti. 

Aria'nın bakışları yeniden kemana kaydı. 

“Bir gün seni çalarken dinleyebilir miyim?” 

Elara bu soruyu beklemiyordu. 

“Belki.” 

Aria başını salladı. 

“Elbette. Şimdilik yalnızca merak ettim.” 

Aralarında kısa bir sessizlik daha oldu. 

Elara yatağının kenarına oturup üniforma teslim belgesini inceledi. 

Aria ise dolabının kapağını kapattı. 

“Bu arada, oda arkadaşlarımızı akademi mi belirliyor?” 

“Elimdeki belgede öyle yazıyor.” 

“İlginç. Ben ailemin akademiye gönderdiği başvuruda oda arkadaşımın kim olacağını seçebileceğimizi sanmıştım.” 

Elara başını kaldırdı. 

“Gerçekten mi?” 

Aria hafifçe güldü. 

“Sanırım ailem bazı şeyleri olduğundan farklı anlatmayı seviyor.” 

Elara bu kez içtenlikle gülümsedi. 

“Benim böyle bir imkânım olmadı.” 

Aria onun sesindeki hafif mesafeyi fark etmiş gibiydi. Daha fazla soru sormadı. 

Bu, Elara'nın hoşuna gitti. 

İnsanların kendisini tanımaya çalışması onu rahatsız etmiyordu; ama herkesin geçmişini sorgulaması, henüz hazır olmadığı bir şeydi. 

Bir süre sonra Aria masanın üzerinde duran küçük saate baktı. 

“Öğle yemeği yaklaşıyor. Yemek salonunu biliyor musun?” 

Elara başını iki yana salladı. 

“Hayır.” 

“Ben de bilmiyorum.” 

İkisi birbirlerine baktı. 

Aria'nın dudaklarında küçük bir gülümseme belirdi. 

“Sanırım birlikte bulacağız.” 

Elara valizini yatağının altına itti. 

“Sanırım öyle.” 

 

III. İlk öğle yemeği 

Oda arkadaşlığı, birbirini tanımak için iyi bir başlangıçtı. 

Ama bu, iki insanın hemen arkadaş olduğu anlamına gelmiyordu. 

Elara ve Aria odalarından çıktıklarında birbirleriyle konuşacak çok şeyleri yoktu. Yine de koridorda birlikte ilerlemek, tek başlarına dolaşmaktan daha kolaydı. 

Merdivenlerden inerken birkaç yeni öğrenciyle karşılaştılar. Birisi bavulunu yanlış kata çıkarmıştı. Başka bir öğrenci elindeki üniformanın kendisine büyük geldiğini söyleyerek görevli arıyordu. 

Akademinin öğrencidolerle lup taştığı belliydi. 

Elara ve Aria, yemek salonuna giden yolu gösteren tabelayı takip ederek geniş bir meydana çıktılar. 

Meydanın diğer ucunda büyük bir bina vardı. Açık pencerelerinden konuşma sesleri ve tabak çatal şıngırtıları geliyordu. 

Yemek salonuna girdiklerinde Elara istemsizce etrafına baktı. 

Tavan yüksek, pencereler genişti. Uzun masaların üzerinde ekmek sepetleri, çorbalar, kızartılmış sebzeler ve çeşitli yemekler bulunuyordu. Öğrenciler farklı masalarda oturmuş konuşuyor, bazıları ilk günün heyecanını birbirleriyle paylaşıyordu. 

Burası resmî bir kraliyet ziyafetinden çok, kalabalık bir üniversite yemekhanesine benziyordu. 

Elara tepsisini aldı. 

Aria yanındaki sıraya geçti. 

“Şurada boş yer var.” 

Salonun orta tarafındaki bir masayı işaret ediyordu. Masada iki öğrenci oturuyordu. Biri önündeki tabağa dikkatle bakıyor, diğeri ise elindeki ekmeği ikiye bölmeye çalışıyordu. 

Elara ve Aria masaya yaklaştı. 

“Burada oturabilir miyiz?” diye sordu Aria. 

Ekmeği bölen çocuk başını kaldırdı. 

“Elbette. Masa hepimizin.” 

Bir an duraksadı. 

“Yani... şu anda boş olduğu için. Başka bir anlamda söylemedim.” 

Karşısındaki kız gözlerini devirdi. 

“Theo, bir cümleyi normal bitirmek senin için neden bu kadar zor?” 

Çocuk iç çekti. 

“Ben yalnızca nazik olmaya çalışıyordum, Nessa.” 

“Peki, çabalamaya devam et.” 

Elara ve Aria birbirlerine kısa bir bakış attılar. 

Sonra masaya oturdular. 

Çocuk kendisini toparladı. 

“Ben Theo Lockwood. Birinci sınıf.” 

Aria başını salladı. 

“Aria Fairmont.” 

Elara da adını söyledi. 

“Elara Rowan.” 

Nessa ikisine baktı. 

“Nessa Reed.” 

İlk tanışma böylece tamamlandı. 

Birkaç saniye boyunca herkes yemekleriyle ilgilendi. 

Theo, ekmeğinin kalan parçasını tabağına koyarken Elara'nın yanındaki keman kutusunu fark etti. 

“Onu yemek salonuna mı getirdin?” 

Elara kutuyu sandalyesinin yanına yerleştirdi. 

“Yanımda taşıyordum.” 

“Çalıyor musun?” 

“Evet.” 

Theo merakla bakmaya devam etti ama Nessa dirseğiyle ona hafifçe dokundu. 

“İnsanın ilk sorusu bu olmak zorunda değil.” 

“Ne sorabilirdim?” 

“Bilmiyorum. Mesela yemeklerin güzel olup olmadığını.” 

Theo çorbasına baktı. 

“Bence bunu sormak daha tehlikeli.” 

Elara gülümsemesini saklamaya çalıştı. 

Aria, Nessa'ya döndü. 

“Daha önce bu akademiye geldin mi?” 

“Hayır. Ailem Blackmoor'da yaşıyor. Buraya gelmek için birkaç gün yolculuk ettim.” 

“Ben Crownmere'den geliyorum,” dedi Theo. “Ama akademi o kadar büyük ki, daha ilk gün yemek salonunu bulmakta zorlandım.” 

Nessa kaşığını bıraktı. 

“Yemek salonu binanın en büyük binası. Nasıl kayboldun?” 

Theo birkaç saniye sustu. 

“Bazen insanın içgüdüleri yanıltıcı olabilir.” 

“İçgüdülerin sana yanlışlıkla depoya gitmeni mi söyledi?” 

“Bu konuyu kapatabilir miyiz?” 

Aria hafifçe güldü. 

Elara ise konuşmayı dinleyerek yemeğine devam etti. 

Theo ve Nessa'nın birbirlerini önceden tanıyıp tanımadığını bilmiyordu. Görünüşe göre çok uzun zamandır arkadaş değillerdi; ama birbirlerine cevap vermekte hiç zorlanmıyorlardı. 

Aria ara sıra sohbete katılıyor, Nessa da sorular soruyordu. Theo ise eline geçen her fırsatta yeni bir şey anlatmaya çalışıyordu. 

Elara çok konuşmadı. 

Fakat masadaki sessizliklerden rahatsız olmuyordu. 

Theo bir süre sonra ona döndü. 

“Sen hangi şehirden geliyorsun, Elara?” 

Elara kaşığını tabağına bıraktı. 

“Crownmere'den.” 

“Gerçekten mi? Ben de. Ama seni daha önce hiç görmedim.” 

“Başkent büyük bir yer.” 

Theo başını salladı. 

“Doğru.” 

Konu orada kapandı. 

Elara, onun daha fazla soru sormasını bekledi ama Theo yemeklerin tadını tartışmaya geri döndü. 

Bu da Elara'nın rahatlamasını sağladı. 

İnsanların kendisini tanımak için acele etmemesi güzeldi. 

Öğle yemeğinin sonunda dört öğrenci birbirine veda etti. Aria ile Elara odalarına dönmek için aynı yola saptı. Theo ve Nessa ise başka bir binaya giden taş merdivenleri takip etti. 

“Onlarla aynı sınıfta olabiliriz,” dedi Aria. 

“Olabilir.” 

Elara başka bir şey söylemedi. 

Henüz kimseyi arkadaşı olarak görecek kadar tanımıyordu. 

Ama ilk karşılaşmaları kötü geçmemişti. 

Şimdilik bu yeterliydi. 

 

IV. Gri üniformalar 

Öğleden sonra öğrencilerden üniformalarını teslim almaları istendi. 

Elara ve Aria, odalarına döndüklerinde iki ayrı giysi paketiyle karşılaştılar. 

Elara paketi açtı. 

İçinde gri-siyah bir ceket, açık renkli bir gömlek, koyu gri bir etek, ince bir kravat, bir pelerin ve gümüş işlemeli küçük bir arma vardı. 

Armanın üzerinde, taç altında duran beş yapraklı bir çiçek bulunuyordu. 

Elara armayı eline aldı. 

İlk bakışta küçük görünüyordu. 

Ama bütün akademiyi temsil ediyordu. 

Aria üniformasını yatağının üzerine yaydı. 

“Beklediğimden güzelmiş.” 

Elara başını salladı. 

“Evet.” 

Üniformalar sade olsa da ayrıntıları dikkatle hazırlanmıştı. Ceketlerin kesimi zarifti; kollarındaki gümüş işlemeler ışıkta hafifçe parlıyordu. Pelerinlerin iç kısmında akademinin arması işlenmişti. 

Her iki öğrenci de kıyafetlerini giydikten sonra aynanın karşısına geçti. 

Aria kravatını düzeltti. 

Elara ise pelerinin omzuna tam oturup oturmadığını kontrol etti. 

Bir süre ikisi de kendisine baktı. 

Aria'nın üzerinde üniforma, onun alışık olduğu bir dünyaya aitmiş gibi duruyordu. Elara ise kendisini hâlâ yeni bir rolün içine girmiş gibi hissediyordu. 

Aynada gördüğü kız, dört yıl önce sokaklarda tek başına dolaşan çocuk değildi. 

Ama o çocuk tamamen kaybolmuş da değildi. 

Elara elini göğsündeki gümüş armaya götürdü. 

Bu üniformayı giymek için çok çalışmıştı. 

Artık buradaydı. 

“Hazır mısın?” diye sordu Aria. 

Elara aynadan gözlerini ayırdı. 

“Sanırım.” 

Aria güldü. 

“Güzel. Çünkü hazır olup olmadığımızı anlamanın başka bir yolu olduğunu sanmıyorum.” 

 

V. Beş armanın altında 

Akşam yaklaşırken akademinin çanları çaldı. 

Yeni öğrenciler, Büyük Salon'da yapılacak karşılama toplantısı için ana binaya yönlendirildi. 

Elara kalabalıkla birlikte yürüdü. Aria bir süre yanında kaldı; ardından koridorda tanıdığı birkaç öğrenciye rastlayınca onlarla konuşmak için ayrıldı. 

Elara tek başına devam etti. 

Büyük Salon'un kapılarından içeri girdiğinde başını kaldırdı. 

Salon geniş ve aydınlıktı. Tavandan sarkan avizeler, yüksek pencerelerden giren akşam güneşini yansıtıyordu. Duvarlarda tarihî tablolar, akademinin eski mezunlarının portreleri ve büyük bayraklar bulunuyordu. 

Salonun ön cephesinde beş büyük arma sergilenmişti. 

Her biri farklı renkteydi. 

Zümrüt yeşili. 

Bordo-kızıl. 

Altın sarısı. 

Koyu mor. 

Lacivert. 

Hepsinin altında akademinin gümüş tacı ve beş yapraklı çiçeği yer alıyordu. 

Elara gözlerini armalar üzerinde gezdirdi. 

Öğle yemeğinde Theo ve Nessa'nın konuşmalarından akademinin kolejleri olduğunu öğrenmişti. İlk yıl öğrencilerinin tamamı ortak derslere katılacak, yıl boyunca değerlendirilecek ve senenin sonunda yapılacak törende beş kolejden birine yerleştirilecekti. 

Bu törenin adı Beş Arma Töreni idi. 

O güne kadar bütün birinci sınıflar aynı üniformayı giyecekti. 

Elara önce yeşil armaya baktı. 

Sonra altın olana. 

Mor ve lacivert armalar da dikkatini çekti. 

Ama gözleri sonunda kızıl armada durdu. 

Kor Rüzgâr Koleji. 

Arma, diğerlerinden daha gösterişli görünüyordu. Bordo-kızıl bir zeminin üzerinde, rüzgârın ortasında açılmış bir çiçek işlenmişti. Kenarları gümüşle çevrelenmişti. 

Elara, salonun bir köşesinde duran iki öğrencinin konuşmasına kulak misafiri oldu. 

“Kor Rüzgâr'a girmek istiyorsan ilk yılın boyunca olağanüstü başarılı olmalısın.” 

“Kolay değil. Her yıl en güçlü adayları seçiyorlar.” 

“Zaten bu yüzden akademinin en prestijli koleji.” 

Elara sessizce armaya bakmayı sürdürdü. 

Kendisinin oraya girip giremeyeceğini bilmiyordu. 

Henüz kendi Yankısının gerçek sınırlarını bile bilmiyordu. 

Ama o kızıl armayı gördüğünde içinde bir şey kıpırdamıştı. 

Belki meraktı. 

Belki rekabet duygusu. 

Belki de yıllarca kendi başına mücadele etmiş birinin, kendisini gerçekten sınayabileceği bir yer bulmasının heyecanı. 

Elara elini üniformasının üzerindeki küçük gümüş armanın üzerine koydu. 

Henüz beş kolejden hiçbirine ait değildi. 

Henüz akademide kimse onu tanımıyordu. 

Ama bir gün o armaların birinin altında duracağını biliyordu. 

Gözleri yeniden Kor Rüzgâr'ın kızıl armasına döndü. 

Bir gün... 

Düşüncesini tamamlamadı. 

Salonun önünde hareketlilik başladı. Öğretmenler yerlerini alıyor, öğrenciler sıralara oturuyordu. 

Elara da kendisine ayrılan yere geçti. 

Başını kaldırdığında salonun önünde duran kadın dikkatini çekti. 

Düşes Eveline Wynthorne. 

Akademinin başdekanı. 

Kadın, salondaki bütün öğrencileri sakin bir bakışla süzdü. Konuşmaya hazırlanırken ellerini önünde birleştirdi. 

Elara onu daha önce yalnızca akademinin kabul belgelerinde ve resmî duyurularda görmüştü. 

Şimdi ilk kez aynı salondaydılar. 

Elara sırtını düzeltti ve sessizce bekledi. 

Akademinin yeni hayatı başlamıştı. 

— 2. Bölüm Sonu —