İçeriğe geç

Son Varisin İntikamı-Yeni Başlangıç

BÖLÜM 1 — Kırmızı Gülün İlk Yaprağı 

Bazı hayatlar bir çığlıkla başlar. Bazılarıysa, hiç tanıyamayacağın birinin son nefesiyle. 

I. Bir babanın sözü 

Alderwyn Krallığı'nın başkenti Crownmere'in dışında, geniş arazilerin ve yaşlı meşe ağaçlarının arasında Davenant Malikânesi yükseliyordu. 

Burası gösterişli baloların ve kalabalık davetlerin düzenlendiği türden bir malikâne değildi. Elbette gümüş şamdanlar, geniş salonlar ve yüzlerce kitabın bulunduğu bir kütüphane vardı. Fakat evin gerçek sahibinin ilgisini çeken şeyler altın varaklı aynalar veya pahalı tablolar değildi. 

Kont Edmund Davenant için en değerli şeyler, çalışma odasını dolduran kitaplar, yarısı tamamlanmış araştırmalar ve pencerenin önündeki küçük koltukta uyuyan kadındı. 

Elise Rowan. 

Edmund'un dünyasını değiştiren kadın. 

Elise bir soylu değildi. Crownmere'in sıradan sokaklarında büyümüş, müziği seven, insanlarla konuşurken gözlerinin içine bakan ve pahalı kıyafetler yerine kitaplara para harcamayı tercih eden bir kadındı. 

Edmund ise kraliyet tarafından görevlendirilen bir araştırmacı, köklü bir kont hanesinin başıydı. Hayatının neredeyse tamamını sorumluluklarına ayırmıştı. 

Birbirlerinden bu kadar farklı olmalarına rağmen birbirlerine âşık olmuşlardı. 

Ancak aristokrat bir adamla halktan bir kadının ilişkisi, Alderwyn'in seçkin çevrelerinde kolayca kabul edilecek bir şey değildi. 

Edmund, Elise'i sevdiğini hiçbir zaman inkâr etmedi. Fakat onu saray çevrelerinin acımasız bakışlarından ve kendi ailesinin siyasi düşmanlıklarından korumak için ilişkilerini gizli tutmayı seçti. 

Sonra bir kış gecesi Elise'in doğum sancıları başladı. 

Saatler süren bekleyişin ardından odadan bir bebeğin ağlaması duyuldu. 

Ama bebeğin ağlamasının hemen ardından gelen sessizlik, Edmund'un hayatında duyduğu en korkunç sesti. 

Elise doğum sırasında hayatını kaybetmişti. 

Edmund odaya girdiğinde, bir hemşirenin kollarında küçücük bir kız çocuğu yatıyordu. Kızın kızıl kahverengi saçları henüz belli belirsizdi. Minik ellerinden biri havayı kavramaya çalışıyordu. 

Edmund yavaşça yaklaştı. 

Hayatında kralların önünde eğilmiş, devlet adamlarıyla tartışmış, yüzlerce insanın kaderini etkileyen kararlara imza atmıştı. Fakat şimdi, yeni doğmuş kızını kollarına almaktan korkuyordu. 

Onu incitmekten korkuyordu. 

Bir zamanlar dünyanın bütün sorunlarını çözebileceğine inanan adam, ilk kez ne yapacağını bilmiyordu. 

Bebeği kucağına aldığında kızın ağlaması durdu. 

Edmund'un gözlerinden yaşlar süzüldü. 

“Elise...” diye fısıldadı. 

Sanki kadın cevap verecekmiş gibi bir süre bekledi. 

Sonra bebeğin alnına hafifçe dokundu. 

“Senin yerini kimse dolduramaz. Biliyorum.” 

Kızına uzun süre baktı. 

“Adın Elara olacak.” 

Bir süre sustu. Sonra ekledi: 

“Elara Rowan. Annenin adını taşıyacaksın.” 

Bu kız çocuğu Davenant Kontu'nun kızıydı. 

Ama dünyadaki hiç kimse bunu öğrenmeyecekti. 

En azından Edmund'un başlangıçta planı buydu. 

Elara'nın varlığı resmî kayıtlara geçirilmedi. Onu yetiştirmek için malikânenin güvenilir çalışanlarından yardım aldı, ancak kızının soylu çevrelerden uzak tutulmasını istedi. 

Dışarıya karşı Edmund Davenant, çocuğu olmayan bir kont olarak yaşamaya devam etti. 

Evdeyse her sabah aynı şeyi yapıyordu. 

Araştırmalarına başlamadan önce kızının odasına uğruyor, onun uyanmasını bekliyor ve günaydın diyordu. 

Elara büyüdükçe evin koridorları kahkahalarla doldu. 

Kontun çalışma odasının kapısı küçük eller tarafından defalarca çalındı. Kitaplarının arasına oyuncaklar saklandı. Çok önemli devlet belgelerinin üzerine çocuk resimleri çizildi. 

Edmund bunların hiçbirine gerçekten kızmadı. 

Bir gün Elara, elinde yarım kalmış bir çizimle çalışma odasına girdi. 

“Baba!” 

Edmund başını kaldırdı. 

“Efendim, küçük hanım?” 

Elara kâğıdı masaya bıraktı. 

“Beni çizdim.” 

Edmund çizime baktı. Kâğıtta büyük bir kafa, iki küçük göz ve saçların yerine birbirine dolaşmış kırmızı çizgiler vardı. 

“Oldukça gerçekçi,” dedi ciddi bir ifadeyle. 

Elara gözlerini kıstı. 

“Benimle dalga geçiyorsun.” 

“Bir kontun kızına bunu yapması yakışık almaz.” 

“Ben kontun kızı değilim ki!” 

Edmund'un gülümsemesi bir anlığına durdu. 

Elara ise bunu fark etmeden kâğıdı yeniden aldı. 

“Sen sadece babamsın.” 

Edmund kızına baktı. 

Sonra onu kucağına aldı. 

“Evet,” dedi sessizce. “Ben yalnızca senin babanım.” 

O gün Edmund, dünyadaki hiçbir unvanın kızının kendisine böyle seslenmesinden daha değerli olmadığını düşündü. 

Ne yazık ki bazı mutluluklar, insan onları kaybetmeden önce ne kadar değerli olduklarını anlamaya yetmeyecek kadar kısadır. 

II. Onuncu yaş günü 

Elara on yaşına girdiğinde Edmund, hayatında ilk kez kızına büyük bir sır açıklamaya karar verdi. 

Yıllardır üzerinde çalıştığı Veyraks araştırmaları nihayet sonuç vermişti. 

Veyraks, doğada son derece nadir bulunan bir madendi. Ham hâliyle Yankıyı uyandıramazdı; özel işlemlerden geçirilmesi, safsızlıklardan arındırılması ve dikkatle işlenmesi gerekiyordu. 

Bu işlemler sonucunda elde edilen sıvıya Veyraks Serumu deniyordu. 

Her insanın içinde bir Yankı bulunuyordu, ancak kişinin bu gücü uyandırabilmesi için serumu yalnızca bir kez içmesi gerekiyordu. Serumun kalitesi, Yankının ne kadar hızlı gelişebileceğini belirliyordu. 

Zengin aileler en saf serumlara ulaşabiliyordu. 

Halktan insanların çoğuysa bu kadar pahalı ve nadir bir ürüne erişemiyordu. 

Edmund yıllardır bu eşitsizliği azaltabilecek bir yöntem bulmaya çalışıyordu. Kraliyet adına yürütülen araştırmaları sayesinde, olağanüstü saflıkta bir serum üretmeyi başarmıştı. 

Ancak araştırmasının son aşaması gizli tutulmuştu. 

Çünkü Edmund, bu keşfin yanlış ellere geçmesi hâlinde ne olabileceğini biliyordu. 

Bir insanın Yankısını erken ve olağanüstü hızda geliştirebilmesini sağlayabilecek böyle bir serum, yalnızca bilimsel bir başarı değildi. 

Alderwyn'in güç dengesini değiştirebilecek bir anahtardı. 

Elara'nın onuncu yaş gününde Edmund, küçük cam şişeyi çalışma masasının üzerine koydu. 

Kızını karşısına oturttu. 

“Elara, sana anlatmam gereken bir şey var.” 

Elara sandalyede kıpırdandı. 

“Yine kraliyetle ilgili sıkıcı bir şey mi?” 

Edmund gülümsedi. 

“Bu defa doğrudan seninle ilgili.” 

Elara'nın yüzündeki merak arttı. 

Edmund küçük şişeyi eline aldı. İçindeki sıvı ışığa tutulduğunda neredeyse renksiz görünüyordu. 

“Bu, hayatında yalnızca bir kez kullanabileceğin bir serum. İçindeki Yankıyı uyandıracak.” 

Elara şişeye baktı. 

“Yani benim de bir gücüm olacak mı?” 

“Evet.” 

“Senin gibi mi?” 

Edmund başını iki yana salladı. 

“Hayır. Benim gücümün ne olduğunu biliyorsun. Seninki sana özel olacak.” 

Elara heyecanla öne eğildi. 

“Peki, ne yapabileceğim?” 

“Henüz bilmiyorum.” 

“Nasıl yani? Sen her şeyi bilmiyor musun?” 

Edmund kahkaha attı. 

“Bu korkunç bir iftira. Ben de bazı şeyleri bilmiyorum.” 

Elara kollarını göğsünde birleştirdi. 

“Bence biliyorsun da bana söylemiyorsun.” 

Edmund'un gülümsemesi yumuşadı. 

“Belki de bazı cevapları kendin bulman gerekir.” 

Şişeyi kızına vermedi. Henüz değildi. Bu gece yalnızca ne olduğunu anlatmak istemişti. Serumun doğru koşullarda içilmesi ve Yankının kontrollü biçimde uyanması gerekiyordu. 

“Bunu içtiğinde hayatın değişebilir,” dedi. “Ama ne kadar güçlü olursan ol, güç seni diğer insanlardan daha değerli yapmaz. Bunu asla unutma.” 

Elara, babasının sözlerini o gün tam anlamıyla anlamadı. 

Yalnızca gelecekte büyük bir güce sahip olacağını düşündü. 

Sonra sandalyesinden atladı. 

“Peki doğum günü hediyem nerede?” 

Edmund kaşlarını kaldırdı. 

“Az önce sana son derece önemli bir bilimsel keşif anlattım.” 

“Güzel. Ama hediye nerede?” 

“Bazen seninle tartışmak, kraliyet konseyinin tamamıyla tartışmaktan daha zor.” 

Elara kahkaha atarak odadan kaçtı. 

Edmund arkasından baktı. 

O gün, kızının on birinci yaş gününü de birlikte kutlayacaklarını sanıyordu. 

O gece, dünya onun bu hakkını elinden alacaktı. 

III. Siyah orkide 

Gece yarısına az kalmıştı. 

Malikânenin hizmetçileri odalarına çekilmiş, koridorların çoğu karanlığa gömülmüştü. Rüzgâr, yüksek pencerelerin camlarını hafifçe titretiyordu. 

Elara uyuyamıyordu. 

Akşam yemeğinde fazla tatlı yemişti ve midesi hâlâ rahatsızdı. 

Yatağından kalktı. Babasının odasına gidip ondan su istemeyi düşündü. 

Koridora çıktığında aşağı kattan gelen sesleri duydu. 

Önce bunun hizmetçilerden biri olduğunu sandı. 

Sonra bir adamın konuştuğunu işitti. 

“Formül nerede, Kont Davenant?” 

Elara olduğu yerde durdu. 

Tanımadığı bir ses. 

Babası cevap verdi. 

“Ne aradığını bilmiyorum.” 

“Beni aptal yerine koymayın. Araştırmanızın sonuçlarını gördüm. Ürettiğiniz serumun saflığı, bugüne kadar elde edilen bütün örnekleri geride bırakıyor.” 

Elara merdivenlerin başına yaklaştı. 

Büyük salonun kapısı aralıktı. 

İçeride babası duruyordu. 

Karşısındaki yabancının yüzü görünmüyordu. Siyah giysilerinin üzerinde koyu mor işlemeler vardı. Yüzünü bütünüyle kapatan maskesinin ortasında, mor bir ayın bulunduğu siyah orkide sembolü parlıyordu. 

Elara bu sembolü hayatında ilk kez görüyordu. 

Fakat onun görüntüsünü hiçbir zaman unutamayacaktı. 

“Bu serum kraliyetin denetiminde,” dedi Edmund. “Onu sana vermeyeceğim.” 

Yabancı başını hafifçe eğdi. 

“Kraliyet mi? Siz hâlâ meselenin kraliyetle ilgili olduğunu mu sanıyorsunuz?” 

“Seni burada istemiyorum.” 

“Ne yazık ki bu konuda aynı fikirde değiliz.” 

Yabancı bir adım attı. 

Edmund geri çekilmedi. 

“Elinizdeki araştırma, yanlış kişinin elinde bir felakete dönüşebilir. Ben bunu engellemeye çalışıyorum.” 

“Bana ahlaktan söz etme.” 

Elara'nın nefesi kesildi. 

Babası böyle konuşmazdı. 

Yabancının sesi sakindi. Öfkesini göstermiyor, sesini yükseltmiyordu. Ama söyledikleri, salondaki her şeyi olduğundan daha soğuk hissettiriyordu. 

“Son kez soruyorum, Kont Davenant. Formül nerede?” 

Edmund cevap vermedi. 

Sonrasında olanlar Elara'nın gözleri önünde gerçekleşti. 

Hareketler o kadar hızlıydı ki ne olduğunu anlamakta zorlandı. Babası kendisini savunmaya çalıştı. Yabancı, onun hamlesini savuşturdu. 

Bir çarpışma sesi duyuldu. 

Edmund yere düştü. 

“Elara?” 

Kendi adının söylendiğini duyunca irkildi. 

Babası onu görmüştü. 

“Elara, kaç!” 

Yabancı başını merdivenlere çevirdi. 

Elara hareket edemedi. 

Bacakları sanki taş kesilmişti. 

“Baba...” 

Edmund yeniden ayağa kalkmaya çalıştı. 

“KAÇ!” 

Bu kez Elara koştu. 

Ama merdivenlerden yukarı değil, babasının daha önce ona gösterdiği eski servis geçidine doğru. 

Arkasından bir ses geldi. Sonra bir şeyin kırıldığını duydu. 

Ve babasının sesi bir daha yükselmedi. 

Elara karanlık geçitte dizlerinin üzerine çöktü. Ellerini ağzına kapattı. 

Ağlamak istiyordu. 

Çığlık atmak istiyordu. 

Geri dönmek istiyordu. 

Ama babası ona kaçmasını söylemişti. 

Geçidin sonunda küçük bir kapı vardı. Elara kapıyı açıp eski seranın arkasındaki bahçeye çıktı. 

Gece soğuğu yüzüne çarptı. 

Arkaya baktığında malikânenin pencerelerinden birinde ışık hâlâ yanıyordu. 

Babası içerideydi. 

Elara, o an hayatının geri kalanında taşıyacağı bir şey öğrendi. 

Bazı sözler, insanın yaşamasını sağlayabilirdi. 

Fakat bazen yaşamak, sevdiğin insanı geride bırakmak demekti. 

IV. Son miras 

Elara bahçeden uzaklaşmaya çalışırken babasının kendisine verdiği küçük cam şişeyi hatırladı. 

Üzerinde herhangi bir etiket yoktu. 

İçinde neredeyse renksiz bir sıvı vardı. 

Veyraks Serumu. 

Elara ne yapacağını bilmiyordu. Babasının araştırmalarını, yabancının neden geldiğini veya neden babasını öldürdüğünü anlayamıyordu. 

Yalnızca bir şeyden emindi. 

O adam babasını öldürmüştü. 

Ve bir gün onu bulacaktı. 

Ama önce hayatta kalması gerekiyordu. 

Titreyen elleriyle şişenin kapağını açtı. 

Babası ona serumun tehlikelerini anlatmıştı. Yankının uyanabilmesi için yalnızca bir kez içilmesi gerekiyordu. İkinci bir doz, aynı etkiyi tekrar sağlayamazdı. 

Elara gözlerini kapattı. 

“Baba... Bunu gerçekten yapmam gerekiyor mu?” 

Elbette cevap gelmedi. 

Bir an için babasının çalışma odasında kendisine gülümsediğini hatırladı. 

Güç seni diğer insanlardan daha değerli yapmaz. 

Elara şişeyi dudaklarına götürdü. 

Ve içti. 

Serumun tadı neredeyse yoktu. 

İlk birkaç saniye hiçbir şey olmadı. 

Ardından göğsünde derin bir sıcaklık hissetti. Sanki bütün bedeni görünmeyen bir akımla doluyordu. Parmak uçları karıncalandı. Nefesi düzensizleşti. 

Dizleri çözüldü. 

Yere düştü. 

Gözlerinin önünde dünya bir anlığına dalgalandı. 

Ağaçların yaprakları hareket etmediği hâlde hareket ediyormuş gibi göründü. Uzakta bir dal kırıldı ve sesi Elara'nın kulağında yankılandı. 

Sonra her şey sustu. 

Elara bilincini kaybetti. 

Uyandığında şafak sökmek üzereydi. 

Malikânenin ışıkları sönmüştü. 

Küçük kız bir süre olduğu yerde oturdu. Kollarında hâlâ serumun bıraktığı zayıf bir titreme vardı. 

Sonra doğruldu. 

Ayakları çıplaktı. Elbisesi çamur içindeydi. Saçlarına yapraklar takılmıştı. 

Ama hayattaydı. 

Bir daha malikâneye dönmedi. 

O sabah, Kont Edmund Davenant'ın kızı Elara, dünyanın geri kalanı için kayboldu. 

V. Müzik 

Elara saatlerce yürüdü. 

Nereye gittiğini bilmiyordu. Yalnızca malikâneden uzaklaşması gerektiğini düşünüyordu. 

Ağaçların arasından çıkan yol, onu yavaş yavaş Crownmere'e götürdü. 

Başkent uyandıkça sokaklar kalabalıklaşmaya başladı. At arabaları taş döşeli yollardan geçiyor, fırınların önünde insanlar sıraya giriyor, satıcılar dükkânlarını açıyordu. 

Elara kalabalığın içinde yürüdü. 

Kimse ona dikkat etmiyordu. 

Bu, onu korkutuyordu. 

Dünya sanki hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam ediyordu. 

Babası ölmüştü. 

Ama insanlar ekmek alıyor, birbirlerine günaydın diyor ve pazarlık yapıyordu. 

Elara bir meydana ulaştığında müzik sesi duydu. 

Önce uzak bir keman sesi. 

Sonra bir flüt. 

Ardından davullar ve kahkahalar. 

Meydanda bir müzik festivali düzenleniyordu. Renkli kumaşlarla süslenmiş tezgâhlar kurulmuş, küçük bir sahnenin çevresinde insanlar toplanmıştı. Bir grup müzisyen neşeli bir ezgi çalıyor, çocuklar ritme ayak uydurmaya çalışıyordu. 

Elara olduğu yerde durdu. 

Müziğin ne olduğunu biliyordu. Babasının kütüphanesinde plaklar ve notalar vardı. Bazen akşamları birlikte müzik dinlerlerdi. 

Ama şimdi duyduğu şey farklıydı. 

Müzik, onu geçmişin görüntülerinden uzaklaştırıyordu. 

Bir anlığına malikânenin karanlık koridorunu hatırlamadı. 

Yerde yatan babasını görmedi. 

Yabancının siyah maskesini düşünmedi. 

Yalnızca sesi duydu. 

İçindeki acı kaybolmadı. 

Ama ilk kez nefes alabilecekmiş gibi hissetti. 

Seyircilerin arasına karıştı. 

Sahnenin yanında, eski bir keman kutusunun üzerine oturmuş yaşlı bir müzisyen vardı. Gösteri arasında tellerini kontrol ediyor, enstrümanını dikkatle temizliyordu. 

Elara uzun süre onu izledi. 

Yaşlı adam sonunda başını kaldırdı. 

“Birini mi arıyorsun, küçük hanım?” 

Elara başını iki yana salladı. 

“Hayır.” 

“Öyleyse neden bütün sabah burada duruyorsun?” 

Elara cevap veremedi. 

Adam yüzündeki ifadeyi fark edince başka soru sormadı. Yanındaki çantadan bir parça ekmek çıkarıp ona uzattı. 

“Önce bunu ye.” 

Elara ekmeği aldı. 

Bir süre sessizce yedi. 

Sonra başını kaldırdı. 

“Ben de çalabilir miyim?” 

Yaşlı müzisyen kaşlarını kaldırdı. 

“Keman mı?” 

Elara başını salladı. 

“Bir gün.” 

Adam ona dikkatle baktı. 

“Daha önce hiç çaldın mı?” 

“Hayır.” 

“Öyleyse neden istiyorsun?” 

Elara sahneye döndü. 

Müzisyenler yeniden çalmaya başlamıştı. 

“Çünkü...” 

Kelimeleri bulmakta zorlandı. 

“Çünkü dinlerken kötü şeyleri düşünmüyorum.” 

Yaşlı adamın yüzündeki ifade değişti. 

Bir süre hiçbir şey söylemedi. 

Ardından keman kutusunu açtı. 

İçinde birkaç eski enstrüman vardı. Adam, kenarları aşınmış, cilası yer yer dökülmüş bir keman çıkardı. 

“Bu benim ilk kemanlarımdan biri,” dedi. “Artık pek kullanmıyorum.” 

Elara ona şaşkınlıkla baktı. 

“Bana mı vereceksiniz?” 

“Görünüşe göre senden daha fazla ilgi görecek.” 

Elara kemanı iki eliyle tuttu. Enstrüman eskimişti ama sağlamdı. 

“Bunun karşılığında ne vereceğim?” 

Yaşlı adam gülümsedi. 

“Şimdilik hiçbir şey.” 

“Ama neden?” 

Müzisyen kemanının tellerini kontrol ederken cevap verdi. 

“Çünkü bazen bir insanın ihtiyacı olan şey, hayatını değiştirecek kadar büyük bir armağan değildir. Bazen yalnızca tutunabileceği küçük bir şeydir.” 

Elara'nın gözleri doldu. 

Adam ona bir mendil uzattı. 

Sonra başıyla sahneyi işaret etti. 

“Müzik acıyı yok etmez evlat. Ama onu, seni yok etmeyecek bir şeye dönüştürür.” 

Elara ilk kez o sabah ağladı. 

Sessizce değil. 

Küçük elleriyle kemanı göğsüne bastırarak, hıçkırıklarla ağladı. 

Yaşlı müzisyen onu acele ettirmedi. 

Meydandaki müzik devam etti. 

İnsanlar dans etti. 

Güneş yükseldi. 

Ve Elara Rowan, babasının ölümünden sonra ilk kez yeniden yaşayabileceğine inanmaya başladı. 

VI. Dört yıl 

Sonraki dört yıl Elara için kolay geçmedi. 

Elara, Davenant Malikânesi'ne dönmedi. Babasının gerçek kimliğini, araştırmalarını veya ölüm gecesini kimseye anlatmadı. İnsanlara annesinden kalan Rowan soyadını kullandığını söyledi. 

Yaşlı müzisyen, onun için şehirdeki müzisyenlerin ve sahne çalışanlarının birbirlerine destek olduğu küçük bir konukevinde güvenli bir yer bulmasına yardımcı oldu. 

Elara gündüzleri küçük işlerde çalıştı. Müzik salonlarında notalar taşıdı, sahne hazırlıklarına yardım etti ve zamanla keman dersleri almaya başladı. 

İlk aylar parmakları tellerin üzerinde acıyordu. 

Bazen aynı parçayı onlarca kez yanlış çalıyordu. 

Bazen yorulup kemanı bir kenara bırakmak istiyordu. 

Ama her seferinde onu yeniden eline aldı. 

Çünkü babasının ölümünden sonra elinde kalan ilk güzel şey oydu. 

Elara keman çalmayı öğrendi. 

Önce basit ezgiler, sonra daha zor parçalar çaldı. Müziği zamanla yalnızca kendisini sakinleştiren bir uğraş olmaktan çıktı. Dünyaya söyleyebildiği bir şeye dönüştü. 

Kim olduğunu kimse bilmese de müzik yaptığında kendisini saklamak zorunda hissetmiyordu. 

Serumun etkisi de zamanla belirginleşti. 

Elara'nın içinde uyanan Yankı, sıradan bir gelişim göstermiyordu. Henüz gücünün sınırlarını tam olarak anlayamıyordu; bazen kendisi bile açıklayamadığı olaylar yaşıyordu. Ama bedeni ve zihni, güçle birlikte büyüyordu. 

Babası ona Veyraks Serumu hakkında anlattıklarını hatırlıyordu. 

Serum yalnızca bir kez içilirdi. 

Ve onun içtiği serum, babasının yıllarca üzerinde çalıştığı en saf örnekti. 

Elara'nın gücünü geliştirmesi için dört yılı vardı. 

O da bu yılları boşa harcamadı. 

Kendi kendine çalıştı. Bulabildiği kitapları okudu. Yankı üzerine halka açık dersleri takip etti. Temel savunma hareketlerini öğrendi. 

Gücünün ne olacağını veya nereye ulaşacağını bilmiyordu. 

Yalnızca bir şeyi biliyordu: Bir daha kimsenin karşısında çaresiz kalmak istemiyordu. 

On üç yaşına geldiğinde Crownmere'de bir haber yayıldı. 

Crownmere Kraliyet Yankı Akademisi'nin Büyük Kabul Sınavı yaklaşıyordu. 

Alderwyn'in en prestijli eğitim kurumuna her yıl en fazla beş yüz yeni öğrenci kabul ediliyordu. Soyluluk unvanı resmî olarak kabul ölçütü değildi. Adayların Yankı potansiyeli, kontrolü, karar verme becerisi ve öğrenme hızı değerlendiriliyordu. 

Akademinin kapıları, yalnızca soyluların çocuklarına değil, yeterli yeteneği gösteren herkese açıktı. 

Elara haberi duyduğunda uzun süre düşündü. 

Böylesine büyük bir yere gitmek korkutucuydu. 

Soylu ailelerden gelen, çocukluklarından beri özel eğitim almış öğrencilerle yarışması gerekecekti. 

Üstelik akademi, babasının çalıştığı kraliyet çevrelerine bağlıydı. 

Belki de o dünyadan uzak durması daha güvenliydi. 

Ama kaçmaya devam ederek hayatını geçiremezdi. 

Babasının ona bıraktığı sırrı anlamak, kendi Yankısını tanımak ve geleceğini kendi ellerine almak istiyordu. 

Bir akşam kemanını kutusuna yerleştirdi. 

Yaşlı müzisyenin ona verdiği enstrüman, yıllar içinde küçük çizikler kazanmıştı. Elara her çizik izini biliyordu. 

Kutunun kapağını kapatmadan önce kemana dokundu. 

“Birlikte gidiyoruz,” diye fısıldadı. 

Ertesi gün başvurusunu yaptı. 

VII. Büyük Kabul Sınavı 

Sınav günü Crownmere'in merkezindeki geniş sınav alanı adaylarla doluydu. 

Kimi gösterişli arabalarla gelmişti. Bazı öğrencilerin yanında özel eğitmenleri, aileleri ve hizmetkârları vardı. Bazılarıysa Elara gibi tek başına bekliyordu. 

Elara eski kemanını yanında getirmişti ama sınav alanına onunla girip giremeyeceğini bilmiyordu. Enstrümanını eşyaların bırakıldığı bölüme teslim etti. 

Çevresindeki adaylara baktı. 

Pahalı üniformalar, özel hazırlanmış silahlar, aile armaları taşıyan pelerin tokaları... 

Kendisininki ise sade bir gömlek, koyu bir etek ve yıllardır özenle kullandığı botlardan ibaretti. 

Kendisini küçük hissetmemeye çalıştı. 

Onların aileleri var. 

Benim de kendi hayatım var. 

Adaylar ilk aşama için içeri çağrıldı. 

Yankı Ölçümü'nde her öğrenci özel bir ölçüm alanına alındı. Görevliler adayların Yankı tepkilerini ve potansiyellerini kaydediyordu. 

Elara'nın sırası geldiğinde karşısında duran görevli dosyasına baktı. 

“Elara Rowan?” 

“Evet.” 

“Hazır mısın?” 

Elara kısa bir nefes aldı. 

“Hazırım.” 

Ölçüm başladı. 

İlk birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra ölçüm düzeneğinde beklenmedik bir tepki görüldü. Görevli göstergeleri yeniden kontrol etti. 

Elara ne olduğunu anlamıyordu. 

“Bir sorun mu var?” diye sordu. 

“Henüz değil. Olduğun yerde kal.” 

Görevli diğer bir uzmana işaret etti. İkisi birkaç ölçümü tekrarladı. 

Sonunda sonuçlar kaydedildi. 

Elara'ya bir sonraki aşamaya geçebileceği söylendi. 

Denge Salonu'nda baskı ve dikkat dağıtıcı koşullar altında Yankısını kontrol etmesi istendi. Korkusunu bastırması, acele etmemesi ve ne yaptığını anlamaya çalışması gerekiyordu. 

Kolay değildi. 

Bir noktada kontrolünü kaybetmeye yaklaştı. Fakat babasının sesini hatırladı. 

Güç seni diğer insanlardan daha değerli yapmaz. 

Gözlerini kapatıp nefesini düzenledi. 

Sonra yeniden denedi. 

Üçüncü aşama olan Vaka Sınavı'nda adaylar küçük gruplara ayrıldı. Kendilerine verilen sorunu çözmeleri bekleniyordu. Burada yalnızca güçlü olmak yeterli değildi. Karar vermek, diğer insanları dinlemek ve gerektiğinde yardım istemek de gerekiyordu. 

Elara, grubundaki iki adayın tartışmaya başladığını fark etti. Onlardan biri en güçlü kişinin lider olması gerektiğini savunuyordu. Diğeri ise bunun doğru olmadığını düşünüyordu. 

Elara ikisini de dinledi. 

Sonra haritanın üzerinde birkaç noktayı işaret etti. 

“Bence sorun liderin kim olduğu değil,” dedi. “Hepimiz aynı şeyi yapmaya çalışıyoruz ama birbirimizden ne istediğimizi bilmiyoruz.” 

İkisi de ona baktı. 

Elara planını açıkladı. 

Bir süre sonra tartışmayı bıraktılar ve önerisini uyguladılar. 

Sınav sona erdiğinde Elara'nın bütün vücudu yorgunluktan ağrıyordu. 

Ama başarmıştı. 

Artık beklemekten başka yapabileceği bir şey yoktu. 

VIII. Mektup 

Sonuçların açıklanacağı gün Elara, kaldığı küçük odada oturuyordu. 

Masasının üzerinde yarım kalmış bir nota sayfası, birkaç kitap ve keman kutusu vardı. 

Pencerenin önünden geçen arabaların sesini duyuyordu. 

Kapı çalındığında irkildi. 

Konukevinin görevlisi elinde mühürlü bir mektupla duruyordu. 

“Elara Rowan?” 

“Evet?” 

“Senin için geldi.” 

Elara mektubu aldı. 

Üzerindeki mühür, Crownmere Kraliyet Yankı Akademisi'nin gümüş tacı ve beş yapraklı çiçek armasıydı. 

Parmaklarının titrediğini hissetti. 

Yıllardır tek başına yürümüş, kendi hayatını kurmaya çalışmıştı. Fakat bu zarfı açmak, bütün çabalarının karşılığını öğreneceği anlamına geliyordu. 

Mührü kırdı. 

İlk satırı okudu. 

Sonra bir daha okudu. 

Crownmere Kraliyet Yankı Akademisi'ne kabul edilmişti. 

Elara'nın gözleri doldu. 

Bir an için on yaşında, malikânenin bahçesinde tek başına duran küçük kızı hatırladı. 

O gün hayatta kalmanın tek başına yeterli olduğunu sanmıştı. 

Şimdi ise önünde başka bir yol vardı. 

Kâğıdı göğsüne bastırdı. 

“Başardım,” diye fısıldadı. 

Kimse ona cevap vermedi. 

Ama bu kez sessizlik korkutucu değildi. 

Elara pencerenin önüne gitti. Uzaklarda Crownmere'in yüksek binaları ve hareketli caddeleri görünüyordu. 

Bir gün önceye kadar sıradan bir hayat kurmaya çalışan bir kızdı. 

Şimdi Alderwyn'in en prestijli akademisinde okuyacaktı. 

Neler yaşayacağını bilmiyordu. 

Arkadaş edinip edinemeyeceğini, güçlü öğrencilerle yarışıp yarışamayacağını, Yankısının gerçek potansiyeline ulaşıp ulaşamayacağını bilmiyordu. 

Ama denemeye karar vermişti. 

IX. Akademinin kapısında 

Kabul mektubunun üzerinden birkaç hafta geçti. 

Elara gerekli hazırlıklarını tamamladı. Birkaç kıyafet, kitapları, sınav belgeleri ve eski kemanı... 

Hepsini bir araya getirdiğinde aslında ne kadar az eşyası olduğunu fark etti. 

Bir insanın on dört yıllık hayatı, küçük bir valize sığabiliyordu. 

Yola çıkacağı sabah, keman kutusunu dikkatle bağladı. Kapının önünde bir süre durdu ve arkasına baktı. 

Bu oda onun evi olmuştu. 

Fakat artık orada kalamazdı. 

Valizini aldı ve dışarı çıktı. 

Crownmere'in merkezine doğru ilerleyen at arabaları, geniş caddelerde birbirlerini takip ediyordu. Çiçekçiler dükkânlarını yeni açmış, tramvaylar meydanlardan geçmeye başlamıştı. Güneş, şehrin açık renk taş binalarının üzerine vuruyordu. 

Elara yolculuk boyunca pencereden dışarı baktı. 

Sonunda araba yavaşladı. 

Sürücü arkasını döndü. 

“Akademiye geldik, genç hanım.” 

Elara valizini aldı ve arabadan indi. 

Karşısında devasa bir yerleşke uzanıyordu. 

Crownmere Kraliyet Yankı Akademisi. 

Yüksek, zarif kemerlerle çevrili girişin ardında geniş avlular, güneş ışığını yansıtan pencereler ve farklı binalara uzanan taş yollar görünüyordu. Kulelerin bazıları gözlemevi, bazıları derslik, bazılarıysa kütüphane olarak kullanılıyordu. 

Rüzgâr, girişin iki yanındaki bayrakları hareket ettiriyordu. 

Beş kolej amblemi, akademinin armasının altında dalgalanıyordu. 

Kapının önünde öğrenciler ve aileleri toplanmıştı. Bazıları birbirlerine sarılıyor, bazıları son tavsiyelerini dinliyor, bazılarıysa heyecanla binaya bakıyordu. 

Elara onların arasında durdu. 

Bir an için kendisini yine on yaşındaki hâliyle hissetti. 

Yabancı bir yerde. 

Tek başına. 

Korkmuş. 

Fakat artık o küçük kız değildi. 

Valizinin sapını biraz daha sıkı tuttu. Öbür elini keman kutusunun üzerine koydu. 

Sonra başını kaldırıp akademinin büyük kapılarına baktı. 

“Pekâlâ,” diye fısıldadı kendi kendine. 

“Görelim bakalım, bu dünyada benim de bir yerim var mı?” 

Rüzgâr saçlarını yüzüne savurdu. 

Elara bir adım attı. 

Ve Crownmere Kraliyet Yankı Akademisi'nin kapısının önünde durdu. 

— 1. Bölüm Sonu —