UYARI= Bu bölümde şiddet içerikli öğeler bulunmaktadır.
“Kimin nasıl bir anısı haline
geleceğimizi hiçbirimiz bilemeyiz.”
(Bilge Karasu)
GEÇMİŞ (17 Ağustos-2005)
Güneşin doğuşunu haber veren kırmızı ve turuncu ışıklar, hastanenin penceresinden içeriye giriyorlardı. Güneşin doğuşuyla birlikte doğmuştu Nida.
Aysu Hanımın kucağında huzurla uyuyordu. Annesi kızına mutluluğuna karışmış yorgunlukla bakıyordu.
Altın sarısı saçları güneşten bir parça alınmış gibiydi. Gözleri sarı kehribardı. Güneşin doğuşundan çalınmış ışıklara benziyordu. Kollarında ve ellerinde bulunan kırmızı lekeler ise güneşin kızıllıklarından alınmış gibiydi.
Güneşin doğuşunda doğan bu bebek, güneş gibi doğmuştu.
Veysel Bey, evde kalan oğlunu almak için gitmişti. Yaklaşık bir saattir gelmemişti.
“Hemşire Hanım. Hemşire Hanım!”
Aysu Hanımın seslenişini duyan Hemşire, hızlıca odaya girmişti.
“Bir şey mi oldu Aysu Hanım?”
“Hayır. Bir şey olmadı. Eşim bir saat önce oğlumu almak için gitti ama
hâlâ gelmedi. Bir bilginiz varmı?”
“Maalesef. Bir bilgim yok.”
Endişelenmişti hemen Aysu. Neden gelmemişti ki şimdiye kadar?
“Endişelenmeyin Aysu Hanım. Trafiğe takılmıştır. İzmir büyük şehir. Trafik de fazla olur.”
“Tamam. Teşekkür ederim. Acaba bir doktorla konuşabilir miyim? Eşim gelince onunla birlikte konuşuruz demiştim ama gecikti.”
“Kendisi şu an ameliyatta. Ben çıkınca kendisine söylerim. Başka bir isteğiniz var mı?”
“Yok. Teşekkür ederim.”
“Rica ederim. Geçmiş olsun.” Hemşire odadan çıktı ve Aysu minik kızıyla odada yine tek kaldılar.
Kızı uyanmış, sarı gözleriyle annesine bakıyordu. Bir eli, sarılı olduğu kundaktan çıkmıştı. Kış ayı olduğu için üşüyeceğini düşünerek elini kundağın içerisine geri koymak için kızının elini tutmuştu Aysu. Ama gördüğü şey paniğe kapılmasına neden oldu. Kızının kalbinin üzerinde bulunan kırmızı lekenin aynısı avuç içinde de vardı.
Kalbinin üzerinde ki izi, doğum lekesi sanmıştı fakat elinde de aynı leke vardı. Küçük ve açık renkte bir kırmızı lekeydi.
Bebeğini hemen dizlerinin üzerine bıraktı ve kundağını açtı. Vücudunu inceledi ve aynı lekeden, bacaklarında ve kollarında da vardı. Büyük lekeler değildi fakat küçük lekeler oldukça fazlaydı. En büyük leke ise tam kalbinin üzerinde bulunuyordu.
Daha çok paniğe kapıldı Aysu. Bebeğini kucağına aldı ve daha çok inceledi vücudunu.
Hasta mı doğmuştu bebeği?
Tam o sırada kapı çalındı ve içeriye az önceki hemşire girdi. Elinde bir demet mor lale buketi vardı. Gülümseyerek odaya girmişti fakat Aysu Hanımın yüzündeki endişeyi görünce buketi hemen komidinin üzerine bıraktı ve yanına gitti.
“Aysu Hanım, bebeğe bir şey mi oldu?” O da bebeğe bakıyordu.
Aysu, bebeğinin ellerini ve kollarını gösterdi. “Bu lekeleri yeni farkediyorum. Aynısı kalbinin üzerinde de vardı ama doğum lekesi sanmıştım. Bunlar ne oluyor? Hasta mı doğdu bebeğim?”
Hemşire bebeği kundakla birlikte aldı. “Aysu Hanım, bulaşıcı bir hastalık olabilir. Doktorunuz ameliyattan çıkana kadar karantina altında tutmalıyız.”
“Onu benden alacak mısınız? Asla! İzin vermiyorum!”
“Aysu Hanım, bunu yapmak zorundayım. Doktorunuz gelene kadar sadece. Önlem amaçlı. Hem sizin hem de bebeğinizin sağlığı için.”
Aysu ağlamaya başlamıştı. Hemşire bebeği aldı ve odadan çıkardı. Aysu peşlerinden gitmek istedi fakat, odaya giren birkaç hemşire engel oldular.
“O-onu alamazsınız benden. İz-izin vermiyorum.” Kelimeler tam çıkmamıştı. Gözleri kararmaya başlamıştı ve başı dönüyordu.
“Aysu Hanım, iyi misiniz?” Aysu, baygın gözlerle karşısında ki hemşireye baktı fakat sonra bayılmıştı.
Aysu’nun bayılması ile paniğe kapılan hemşire yanında ki diğer hemşireye doktoru seslemesini söyledi ve hastanın önce nabzına ve tansiyonuna baktı.
Birkaç dakika sonra içeriye başka bir doktorla birlikte diğer hemşirede girdiler ve doktorun talimatı ile serum takıldı. Yaklaşık on beş dakika içerisinde kendisine gelmişti.
Yaklaşık yarım saat sonra ise kendi doktoru ameliyattan çıkmış, Aysu Hanımın yanına gelmişti. Önce anneyi muayene etmişti. Herhangi bir sorun yoktu.
Bebeği muayene ettiğinde ise, bebekte kapiller malformasyon teşhisi koyuldu. Emin olmak için birkaç doktorla birlikte bir kez daha muayene ettiler fakat sonuç değişmedi. Bu hastalık, bulaşıcı olmamasıyla birlikte kesin bir tedavisi de yoktu.
Aysu Hanım bebeğinin muayenesinin bitmesini umutla beklerken başucunda duran komidinin üzerinde ki mor laleleri fark edince mutlulukla eline aldı.
“Eşim mi geldi?” Doğrudan yanında ki hemşireye bakıyordu.
“Hayır. Eşiniz gelmedi. O laleleri bir kurye size geldiğini söyledi. Siz de bayılınca, unutmuşum söylemeyi. Kusura bakmayın.”
Şüpheyle bakıyordu artık lalelere. “Yok, önemli değil.” Çiçeği biraz
daha inceledi. Üzerine iliştirilmiş katlanmış bir kağıt görünce duraksadı.
Sarı renkli kağıt, kırmızı ve turuncu renklerle süslenmişti. Kağıdı şüpheyle eline aldı ve açıp inceledi. Üstünde ki yazı ise zarif bir el yazısıydı.
“Sensiz, altı yıl altı gün oldu bu sabah. Sensizlik belki de her geçen gün öldürüyordu beni. Çünkü senin olmadığın bir yerde yaşadığımı hissetmiyorum. Sen bana yaşadığımı hissettiriyorsun. Kızın olduğunu öğrendim. Güneşin doğuşuyla gelmiş. Bir güneş gibi adeta. Oğlunu gördüm sabah. Arkadaşlarına bir kardeşi olduğunu anlatıyordu. Oğlunuza Çetin adını, o adam vermiş. Güçlü ve dayanıklı demek Çetin. Zamanı gelince ne kadar güçlü ve dayanıklı olduğunu göreceğiz. Bu kızın adını ben vermek istiyorum. Güneş olsun adı. Gün doğumuyla geldi sonuçta. Eğer başka bir isim verme gafletine düşecek olursan, onu o isminin anlamıyla sınayacağımı sakın unutma. Bu mor laleleri çok sevdiğini biliyorum. O zevksiz adam her defasında kırmızı gül alıyor. Moral çiçeği olarak düşün bu laleleri. Onu da o güllerle sınayacağım bir gün, ama daha zamanı değil. Şimdi kafanı bunlara takıp üzülmeni istemem doğrusu. Ama her geçen gün seni seveceğim. Bu sevgim daha da katlanacak. Ama olurda bir gün seni de bu sevgimle sınarsam lütfen kızma bana. Hâlâ yaşadığımı hissetmiyorum. Bana cevap vereceğin gün, yeniden yaşayacağım. Bu mektubu yazarken hissettiğim tek şey, toprağa bir tohum misali bırakıldığımı hissediyorum. Can suyumu ise senden bekliyor olacağım. Toprağın altında çürümek istemiyorum.”
-Can suyunu bekleyen bir adam.-
Aysu, mektubu okur okumaz kimden olduğunu anlamıştı. İğrenerek
bakıyordu mektuba. Onun kurduğu mutlu bir yuva varken böyle bir
mektup midesini bulandırmaktan başka bir şey yapmamıştı.
Bu adam, mor laleler göndererek en sevdiği çiçeklerden nefret etmesini sağlıyordu. Çünkü bu mektuptan önce iki mektup daha göndermişti. Evlendiği gün ve oğlunun doğduğu gün.
Mektubu aldı ve komidinin üzerinde duran çantasının içerisine bıraktı. Laleleri ise bulduğu ilk fırsatta yakacaktı. Değil ona can suyu vermek yüzüne bile tükürmezdi. Çiçekler sadece yandığı zaman ölürlerdi. O da öyle yapacaktı.
Laleleri de camın önüne bıraktı ve perdeyi çekti. O saniyelerde ise odaya Eşi Veysel Bey ve oğlu Çetin girmişlerdi. İkisinin de yüzü gülüyordu.
“Hayatım.” Eşinin seslenmesi ile arkasını döndü Aysu. Eşinin ve oğlunun yüzünde ki gülümseme bulaşıcıydı. O da gülümsedi hemen.
O gün bebeklerinin doğuşuyla daha da sevdiler bu hayatı. Artık bir kızları vardı. Doktorlar kapiller malformasyon teşhisi koysalar bile o da kırmızı lekeleri ile güzellik katıyordu etrafa.
Başka bir sorun olmadığına şükretmek ve oğullarının kıskançlıklarına gülmeleri ile bitirmişlerdi günü.
Sonra ki gün taburcu olacaklardı. Kızlarına hamilelik süreci boyunca isim arasalar bile bulamamışlardı. En kısa sürede bir isim bulmaları gerekiyorlardı bu minik kıza.
********
Eve geldikleri ilk gün isim arayışına geçmişlerdi. Veysel sürekli arama motorundan anlamı güzel bir isim bulmaya çalışıyordu. Aysu ise ağlayan kızını susturmaya çalışıyordu. Bebek olmasına rağmen öyle gür bir sesi vardı ki…
Aysu, oğlunun böyle gür sesle ağladığını hiç hatırlamıyordu. Bu kızı büyütürken çok çekeceği vardı.
“Buldum!” Veysel bir an da odaya girmişti. Yüzüne sevinç yuva yapmıştı.
“Şşt. Biraz sessiz ol. Zor susuyor zaten.” Veysel, biraz mahçup bakmıştı karısına. “Özür dilerim hayatım. Ben isim bulunca heyecanlandım bir an.” Parmak uçlarında yürüyerek yaklaştı eşine.
“Ne buldun?”
“Güneş.” Gülümseyerek bakıyordu Veysel. Ama Aysu bu ismi duyar duymaz sinirlenmişti.
“Nerden çıktı şimdi bu isim?”
“Hayatım, kızımız günün doğumuyla geldi bize. İsmini biz değil o seçti. Güneş gibi doğdu hayatımıza. Güneş olsun mu adı?”
Bunlar o mektuptaki cümlelerdi. Aynı şeyleri demişti kocası da. Eğer o mektup olmasaydı kabul edebilirdi fakat o adam Güneş ismini koymasını söylemişken yapamazdı.
“Hayır. Ne alakası var? Saçma bir isim. Hem oğlumuzun adını sen verdin. Kızımızın adını ben vereceğim.”
“Olur hayatım. Nasıl istersen. Sen bir isim mi buldun yoksa?”
Aysu, kucağında çığlık çığlığa ağlayan kızına baktı.
“Nida olsun adı.”
Şaşırmıştı Veysel. “Nida mı?”
“Evet Nida. Baksana hiç susmuyor. Ağlasa bile hep çığlık atarak çok bağırarak ağlıyor. İsminin hakkını verir bence.” Gülümseyerek baktı eşine.
Veysel pek beğenmemişti bu ismi. Sonuçta bebekti o, illaki ağlayacaktı. Ya ilerde de isminin hakkını vererek ağlayıp üzülürse?
“Hayatım başka bir isim mi versen? Bu isim…”
Sorgular şekilde bakmıştı Aysu eşine. “Bu isim ne?”
“Biraz ağır bir isim. Ya ilerde de hep ağlarsa. Üzülmesin benim kızım hep gülsün.”
“Bir isimden ne olacak sanki? Hem kulağa hoş geliyor. Nida.” Sonra kendi kendine güldü ve ismi tekrar etti.
Veysel’ in içine bu isim pek sinmemişti ama eşi bu ismi çok sevmişti. O sevdiyse gerisi boştu. O da severdi. Onun sevdiği her şeyin başının üstüne yeri vardı.
********
Yakınımdan gelen sesleri duyarak uyanmıştım. O pislik, yanında
başka bir adamı getirmiş ve doktor olduğunu söylemişti.
O pisliğe herkes ‘patron’ diye hitap ettikleri için adını bilmiyordum. Ama bu gelen doktor, ‘Özkan Bey’ diye hitap ettiği zaman öğrenmiştim adının Özkan olduğunu.
Gün yeni doğarken gelmiş bazı imalarda bulunmuştu. Güneş doğarken doğduğumu söylemişti. Sonra, kollarımda ve bacaklarımda bulunan kırmızı lekelere bakıp kendinden emin bir şekilde başını sallayıp, gerçekten de adımın Güneş olması gerektiğini vurgulamıştı.
Ben neden hâlâ burada olduğumu anlamış değildim. Ailemi bile araştıracak ve beni kaçıracak kadar hasta zihinli biriydi.
Bana bir ıslak mendil paketi vermiş, kollarım ve yüzümde yer yer bulunan kanları temizlememi söylemişti.
Bir de yeni bir elbise getirmiş ve kana bulanmış üstümden iğrendiğimi ve korktuğumu düşünerek bu iyiliği yaptığını söylemişti. Ne büyük iyilik ama!
Getirdiği elbise bile kırmızıydı. Bu adamın getirdiği elbiseyi giymek istemezdim fakat üstümdekiler kan kokuyordu ve kurumuş kan lekeleri midemi bulandırıyordu. Üstelik bu kanların kime ait olduğunu bile bilmiyordum.
Yatağımda öylece oturuyordum. Güneş tam tepedeydi. Gelen doktor, ayağımın incindiğini söylemişti. Bu yüzden iki hafta boyunca sargıda kalacağını öğrenmek benim için kötü bir durumdu.
Çünkü ayağımın iki hafta boyunca sargıda kalması demek, ‘iki hafta
boyunca burada kalmak zorunda olmam’ demek oluyordu. Geçen bu
sürede nasıl kaçmam gerektiğini bulabilirdim belki, fakat bu adamın bu bilgileri nereden öğrendiğini de merak ediyordum.
Kapımın tıklatılması ile kapıya doğru döndüm. “Kimsin?”
“Cellat. Yemek getirdim. Çeşitli ölümlerin bulunduğu bir yerde, açlıktan ölmeni istemem doğrusu.” Adını söylerken keskin bir dil kullanmıştı fakat konuşmasına devam ederken sinirli gibiydi.
Ben cevap vermeyince, odama girme kararı almış olacak ki, kapım gıcırdayarak açıldı. İçeriye dün, beni bu kata kadar çıkaran manyak geldi.
Elinde kırmızı bir tepsi tutuyordu. Tepsinin üzerinde, kırmızı porselen bir kase ve cam bardak bulunuyordu. İçinde ise kırmızı renkli bir içecek vardı.
Bu renki görmek, artık gerçekten sinirimi bozuyordu. Geçmişte bu adama kırmızı rengini sevdiğimi söylediğime dair bir şey hatırlamıyordum. Ben söylemesem bile bu pislik, ne yapar eder öğrenirdi.
“Ne o? Niye öyle bakıyorsun?”
Gözlerimi tepsiden çektim ve doğrudan bu psikopatın gözlerine baktım. Sesi eğlenir gibiydi fakat benim ona olan ters bakışlarımı görmüş olacak ki, o da bana öyle bakmaya başladı.
“Eğer biraz daha öyle bakmaya devam edersen, ikinci dereceden yanıkların oluşacak. Ve o kırmızı lekelerine yenileri de eklenecek.”
Sessizce yutkundum ve gözlerimi ondan çektim. Karşımdaki psikopat
ise açık kalan kapıya döndü ve elindeki tepsiyi tek eline alıp, diğer elini ‘gel’ der gibi salladı.
Odaya, takım elbiseli ve maske takmış iki adam girdi ve ellerinde bir masa tutuyorlardı. Masanın ahşap olduğu belliydi fakat onu bile kırmıza boyamışlardı. Pskopatlıklarının bir sınırı yoktu.
Masayı hâlâ ellerinde tutuyorlardı ve tam karşıma geçmişlerdi.
Ben, yatağımda uzanırken üçünün de siyah gözleri bir anda beni buldu. Neden bana bakıyorlardı ki? Ne dememi bekliyorlardı?
Üçünün de bakışları sertti ve ürkütücü görünüyorlardı. Yutkunarak ellerimi yatağın iki yanına bastırarak daha dik bir konuma gelmeye çalıştım.
“Neden bana öyle bakıyorsunuz?” Sesim kısık çıkmıştı.
Kendisini, “Cellat” olarak tanımlayan psikopat ise bir anda kahkaha atmaya başladı. Öyle gür sesi vardı ki… Kafasını geriye doğru atmış gülüyordu.
Onların bakışlarından ürktüğümü anlamış ve bu durum hoşuna gittiği için kahkaha atıyordu. Pislik!
Kahkahası kesildi ve kafasını kaldırıp bana bakmaya başladı. Gülmekten yanakları hafif kızarmıştı. Gülümseyerek bana bakıyordu. Gerçekten ürkünç duruyordu.
“Masayı nereye koymamızı istersin?” Bana yöneltilmiş bir soruydu.
Odaya biraz göz gezdirdim ve pencerenin önü hariç, hiçbiryerde boş
yer yoktu. Buna rağmen nereye koymaları gerektiğini bile bana
soruyorlardı. Yatağın üzerine koyun desem bile hiç sorgulamadan bu isteğimi yapacak gibi duruyorlardı.
Anlaşılan Özkan denen bunak, köpeklerine böyle emretmişti. Dün, hiç kimsenin bana zarar vermesine izin vermemiş, özel misafiri olduğumu söylemişti. Sabah bile geldiğinde bunu vurgulamıştı.
O zaman bu psikopatlardan ürkmek yerine, buradan kurtulana kadar eğlenebilirdim.
Bu defa kahkaha atma sırası bendeydi. Kafamı geriye atmış gülerken tek elimle de ağzımı kapatmıştım. Kafamı karşımda ki üç psikopata yeniden çevirdiğimde ise Cellat’ın öfkeli gözleriyle karşılaştım.
Ama benim burada dokunulmazlığım vardı. Bunun keyfini çıkaracaktım. Onun sinirli yüzüne bakıp daha şiddetli bir kahkaha atmaya başladım.
Kahkaham sakinleşirken ellerimle kendimi yelliyordum çünkü yüzümün kıpkırmızı olduğuna, karşımda ki bu insanların psikopat oldukları kadar emindim.
“Anladığım kadarıyla, ikinci dereceden yanmak istiyorsun. Ama buna devam edersen yanarak kül olma ihtimalide var. Ve bu yolda emin adımlarla ilerliyorsun. Emin ol senin o alevlerin içinden attığın çığlıklara daha fazla benzin döküp gülmek daha keyifli ve eğlenceli olacak.”
Kahkaham kesilmişti fakat yüzümde ki gülümseme ile bakıyordum bu dediklerine. Dediklerini yapmış olma ihtimalide vardı elbette fakat bana bunu asla yapamazdı.
“Sen gerçekten de salaksın.” O bana burnundan verdiği öfkeli nefesle
bakarken ben konuşmaya devam ettim. “Odada tek boş alan, pencerenin önü ve sen gelmiş bana masayı nereye koyalım diyorsun.”
O hiçbirşey demeden karşımda öylece kalırken, maskeli iki adam pencerenin önüne ilerlemiş ve masayı yerleştirmişlerdi.
Cellat’ın elinde kalan yemek tepsisini maskelilerden biri aldı ve masaya bıraktı. Diğeri ise odadan çıkmıştı fakat aynı saniyelerde elinde ahşap, kırmızıya boyanmış bir sandalyeyle geri gelmişti. Sandalyenin oturma ve sırt kısımlarında kırmızı renkli minderler bağlanmıştı.
Sandalyeyi de yerleştirdiler ve tam çıkacakları anda odaya başka birisi girmişti. “Ne lan bu gürültü? Sesiniz bütün koridoru inletiyor!” Maskeli adamlar bir anda ellerini önlerinde bağlamış, başlarını önlerine eğmişlerdi.
Demek bu adamlar da, üçüncü kategoridenlerdi. İlk kategoride sahipleri, Özkan vardı. İkinci kategoride bu psikopatlar vardı. Bana göre her emrini yerine getiren köpekleri. Bu takım elbiseli adamlar ise üçüncü kategoride yer alıyor ve bu köpeklerin oyuncakları oluyordu.
Özkan, kendine önce köpekler almış, daha sonra da köpeklerine oyuncaklar almıştı demek. Buradaki herkes onun birer kuklasıydı ve ben onlardan olmayacaktım.
Duyduğum ses tanıdık gelince başımı kapıya doğru çevirdim. Gelen kişi beni kaçıran pislikti. Yüzünde yine o kar maskesi vardı.
Bakışları, benim ve Cellat psikopatı arasında gidip geliyordu. Benim
ona olan bakışlarımı gördüğünde ise sinirli bakışlarını sadece bana
sabitlemişti.
“İçimden bir ses, bu gürültüye senin sebep olduğunu söylüyor küçük şeytan. İnanmalı mıyım bu iç sesime? Sen söyle?”
O da bana hiçbir şekilde zarar veremezdi. Bu yüzden bende gözlerimi
onun gözlerine sabitledim.
“Bu çıkan gürültüye ben sebep olsam da, olmasam da bu seni ilgilendirmez.”
Kollarını göğsünde birleştirdi ve alaycı bakışlarıya bana bakmaya başladı. “Sana bir cesaret gelmiş sanki?” Alaycı bakışlarıyla baştan aşağı süzdü bedenimi. Aynı şekilde karşılık verdim.
En son gözlerimiz buluştu. Gözlerimizi dahi kırpmadan birbirimize bakıyorduk. Sessiz bir savaşın içinde gibiydik. Yaralanan kimse yoktu. Sadece gözlerimiz savaşıyordu.
Gözlerini kıstı ve öyle bakmaya başladı. O ne yaparsa aynısını yapmakla kodlanmıştım sanki. Ben de hemen gözlerimi kıstım.
Yavaşça başını sağ omzuna doğru eğdi, bende aynısını yaptım. Sonra yine aynı yavaşlıkla sol omzuna doğru eğdi bende aynısını yaptım.
Aynı hareketleri yapmamın nedeni ise, ondan korkmadığımı anlaması içindi. Aslında başlarda korkmuştum fakat kim korkmazdı ki? Evime kadar girmiş, beni kaçırmıştı! Eğer burada dokunulmazlığım olmasaydı, hâlâ ondan korkuyor olabilirdim. Hatta tek ondan değil, buradaki herkesten korkuyor olurdum.
Bir anda kahkaha atmaya başlamasıyla, bütün dikkatim dağıldı başımı
kaldırıp şaşkın bakışlarıma ona baktım.
Gözleri kısılmış bir halde gülerken, kahkahası sakin bir hâl almıştı. Bakışları yeniden beni buldu ve bana bakmasıyla yeniden kahkahası şiddetlendi.
“Sanırım bu sarışın haklı olabilir.” Cellat’ın konuşmasıyla ona döndüm ve o da başını sağ omzuna doğru yatırmış, karşımda kahkaha atan psikopatı inceliyordu.
Benim onda olan bakışlarımı hissetmiş olacak ki bakışları beni buldu. Başını kaldırdı ve bana bakmaya başladı. Başını kararlılıkla salladı. “Sanırım haklısın sarışın, bu adam gerçekten de gerizekalı olabilir.”
Bu psikopat bana hak mı vermişti? Kıyamet alametlerinden birisi gerçekleştiğine göre, kıyamet yakındır.
Bakışlarımı Cellat’tan çektim ve karşımda böğüren psikopata baktım. Bu adamın bir düğmesi yok muydu? Açma kapama tuşları falan? Çünkü hâlâ karşımda böğüre böğüre gülüyordu. Açık kapının önünde durması ise sesinin boş koridorda yankı yapmasına ve sesinin daha fazla çıkmasına sebep oluyordu.
Bunun susmasını beklersek, günlerce bu iğrenç kahkahasını dinleyebilirdik. Gülerken hiç mi karnı ağrımamıştı? Ya da hiç mi nefes alma ihtiyacı hissetmemişti?
Daha fazla dayanamadım ve arkamda duran kırmızı elyaf yastığımı ona doğru savurdum.
Yastık önce yüzüne çarptı. Sonra da yere düştü. Ben düşen yastığa
bakarken, onun kahkahası kesilmişti. Bu iyi birşey miydi ki?
O iğrenç kahkasınını duymamak iyi birşeydi fakat onun aniden susması iyi bir şey miydi? İşte onu bilmiyordum.
Sessizce yutkundum ve başımı yavaşça yukarıya doğru kaldırdım. Önce yumruk yaptığı ellerini gördüm. Başımı biraz daha yukarı kaldırdığımda ise keskin gözleriyle denk düştüm.
Bana doğru yavaşça adımladı. Ayağının ucuna düşen yastığa ise tekme atıp önünü açmıştı. Yastık resmen havaya uçmuştu fakat nereye gittiğine bakmadım bile. Sessizce yutkundum. Gözlerimiz yine birbirimizdeydi fakat yüzüne atılan yastık ile bütün göz teması bozuldu.
Kafası sağ doğru reflkes olarak çevrildi. Havada uçuşan elyaflar ise hem benim üstüme hemde onun üstündeydi. Birde yerlere saçılmıştı tabi.
Yastığı atan kişi tabiki de Cellat’tı. Yoksa bu takım elbiseli oyuncakların atacağını sanmıyordum. Anında ölebilirlerdi.
Şaşkın bakışlarım Cellat’a döndüğünde, onunda kafasında elyafların olduğunu farkettim. Ama o bizden uzakta duruyordu. Elyaflar nasıl ona kadar ulaşmış olabilirdi ki?
Tabi ya. Bu gerizekalının tekme attığı yastığım Cellat’ın kafasına denk gelmişti. Eğer normal bir zaman diliminde olsaydım, bununla dalga geçerek gülebilirdim. Fakat iki psikopat mafya bunları yapınca hiçbirşey yapmadan şaşkınca izlemek dışında birşey yapamıyordum.
Cellat, hızını alamayıp gerizekalının üstüne doğru hızlı adımlarla
yürüdü ve yakalarına yapışıp kafa atması bir oldu. Önce geriye doğru sendeledi fakat toparlanması fazla sürmedi. O da onun yakalarını kavradı ve bu sefer o kafa attı. Bu sefer de Cellat geriye doğru sendeledi. Hatta dengede durmakta bile zorlandı ve kafasını siyah panterin bulunduğu tabloya çarptı.
Tablonun yere düşmesiyle çıkan ses bütün odada yankılanmıştı. Korkuyla irkilmem ve çığlık atmam ise imkansızdı tabiki de.
Yatakta geriye doğru ilerledim ve zorlukla yataktan kalkıp masanın yanında durmaya başladım. Ayakta durmakta zorlandığım için de tek elimi sandalyenin baş kısmına koymuş destek alıyordum.
Cellat, düşen tablonun üstüne düşmüştü. Ve hem kaşından hem de ağzından kanlar geliyordu.
Bunu fırsat olarak algılayan gerizekalı ise Cellat’ın üstüne çıkmış elleriyle boğazını sıkıyordu.
“Kendi kanında boğularak öleceksin Cellat!” Boğuk ve sinirli sesiyle konuşuyordu. Ben ise bu olanları bir elim iki metre açık kalan ağzımda izliyordum.
İşte şimdi gerçekten de korkmaya başlamıştım. Çünkü Cellat’ın yüzü kıpkırmızı olmuştu ve ağzından kanlar geliyordu. Gerçekten de kanında boğularak ölecekti.
Bu âna şahit olmak istemiyordum! Birisinin daha gözlerimin önünde ölmesini kaldıramazdım. Hele kanlı bir ölümse.
Ne yapacağımı bilmiyordum. Birşeyler yapmak istiyor muydum onu bile bilmiyordum. Ne yapabilirdim ki?
Cellat bir anda yerde olan ellerinden birini onun yüzüne koydu ve ittirmeye çalıştı. Bu hareketi ise karşısındaki psikopatı güldürmüştü.
İğrenç bir gülüşü vardı.
Daha fazla dayanamadım ve ellerimle kulaklarımı kapatıım. Onun iğrenç gülüşünü duymak istemiyordum. Sonra gözlerimi sıkıca kapattım. Onun gülmesini ve bir kişinin daha ölmesini izlemek istemiyordum.
Daha fazla kan görmek istemiyordum.
Nefesim sıkılaşmıştı. Arkamda ki duvara yaslandım ve sessizce ağlamaya başladım.
İçimden saymaya başladım.
Bir
İki
Üç
Dört…
Kulaklarımı kapatmama rağmen sesleri en net şekilde duyabiliyordum. Say bir daha. En baştan Nida.
Bir
İki
Üç…
Artık o iğrenç gülüş sesini duymuyordum. Zihnim o ortamdan uzaklaşmıştı.
On
On bir
On iki
On üç…
Seslerin kesilmesiyle, gözlerimi yavaşça araladım. Önce bulanık görmeye başladım. Çünkü ağlamıştım. Görüntüm yavaş yavaş netleşmeye başladı.
Gördüğüm manzara karşısında ise çığlık atmam imkansızdı.
Çünkü Cellat, artık yerde değildi. O psikopatı yere devirmeyi başarmış ve tam dizlerinin üzerinde oturuyordu. Elinde ise tuttuğu bir bıçak vardı. Kanlı bir bıçak.
Yerde yatan psikopat ise kanlar içinde kalmıştı. Karnından yara almıştı. Ve yüzünü göremiyordum. Yüzünde ki maske onun gözlerini görmemi engelliyordu.
Odada ise aniden peş peşe patlayan silah sesiyle irkilmiştim. Refleksle gözlerimi ve kulaklarımı kapatmıştım. Olduğum yere yavaşça çöktüm.
Silah sesleri kesilmişti fakat kulaklarımı ve gözlerimi açmamakta ısrarcıydım. Vücudum ise korkudan dolayı titriyordu.
“Ne oluyor lan burda?” Sesleri az çok duyabiliyordum. Fakat kimin olduğunu anlayamıyordum. Gözlerimi araladım ve gördüğüm tek bir görüntüyle bir anda sekiz yaşıma gitmiştim.
Ailemin ölümü…
Onların kanlı bedenleri…
Benim annemin kanlı gövdesine sarılarak uyumam…
Onların ölümlerine bizzat şahit olmam….
Ve bir gecede onları kaybetmem…
Nefesim daha da sıkılaştı. Sanki birisi beni boğuyordu. Ellerimde kanlar hissediyordum.
Küçük yaşımda ellerimi kana bulamıştım. O kanları boya zannetmiştim. Annemi kanlı elini öpmüştüm. Kanın tadını aldığım ilk andı.
Gözlerimi açıp yerden kalkmak ve kaçmak istedim. Çünkü burada boğuluyordum.
Gözlerimi aralamam ile etraf yine bulanıktı. Fakat baş dönmesi de buna eklenmişti ve midem bulanıyordu. Etrafta kan kokusu vardı.
Sandalyeden destek alarak ayağa kalktım. Etrafımdaki her şey dönüyordu.
Bana doğru yaklaşan bir bedeni görüyordum ama o da bulanıktı. Geriye doğru sendeledim ve kafamda bir ağrı hissettim.
Dengemi kaybedip yere düşmemle gözlerim karardı. Artık herşey simsiyahtı. Etrafımdan bazı sesler geliyordu ama artık onlarıda duymakta zorluk çekiyordum.
Sonrası ise karanlık…