1094 yılının sonlarına doğru...
Emir Atsız'ın ordusu yeniden Halep'te toplanmıştı.
Bu kez ordunun içinde Bozkurtlu süvarileri de vardı.
Oğuzhan artık savaş meydanında kendisini kanıtlamış bir alp olarak tanınıyordu. Yanında kardeşi Tuğrul ve Bozkurtlu savaşçıları bulunuyordu.
Emir Atsız'ın kuvvetleri zamanla daha da büyüdü.
Türkmen beylerinden gelen savaşçılar, Arap süvarileri ve farklı bölgelerden katılan birliklerle ordunun mevcudu yaklaşık 5.000 kişiye ulaşmıştı.
Fakat bu ordunun ilk hedefi doğrudan Şam değildi.
Önce Şam'ın çevresindeki küçük kaleler ele geçirilecekti.
Küçük Kaleler
İlk kale fazla direnemedi.
İkinci kale ise iki gün süren çatışmadan sonra teslim oldu.
Üçüncü kalenin emiri ise Atsız'ın ordusunun büyüklüğünü görünce savaşmadan teslim olmayı tercih etti.
Böylece Emir Atsız'ın ordusu Şam'a giden yolu güvence altına almaya başladı.
Oğuzhan bu küçük seferlerde önemli bir şey fark etmişti.
Bazen bir kaleyi ele geçirmek için savaşmak gerekmiyordu.
Korku da bir silahtı.
Bir akşam Tuğrul ile çadırının önünde otururken kardeşine:
"Şam'da böyle olmayacak."
Tuğrul:
"Nereden biliyorsun?"
"Şam'ın surlarını gördüm."
"Nasıl?"
"Tüccarlardan dinledim."
Oğuzhan ateşe baktı.
"Şam'ın emiri teslim olmaz."
Tuğrul:
"Öyleyse savaşacağız."
Oğuzhan başını salladı.
"Hayır."
Tuğrul şaşırdı.
"Hayır mı?"
"Önce bekleyeceğiz."
ŞAM
Haftalar sonra Şam'ın surları göründü.
Ufukta yükselen şehir, yüksek ve sağlam surlarla çevriliydi.
Surların üzerinde nöbetçiler vardı.
Kapılar güçlendirilmişti.
Şehrin savunmasının başında ise Emir Kasım bulunuyordu.
Yaklaşık 1.000 asker şehri savunuyordu.
Atsız'ın ordusu ise şehrin karşısında durdu.
Beş bin kişilik kuvvet, Şam'ın çevresini sardı.
Oğuzhan ilk defa şehri yakından gördü.
Gözlerini surlardan ayırmıyordu.
Emir Atsız yanına geldi.
"Ne düşünüyorsun?"
Oğuzhan:
"Kolay olmayacak."
Atsız güldü.
"Zaten kolay olmasını beklemiyordum."
Sonra surları gösterdi.
"Şam'ın kapılarını açtıracağız."
Oğuzhan:
"Ya açmazlarsa?"
Atsız'ın cevabı kısa oldu.
"Bekleriz."
Kuşatma
İlk günlerde Atsız'ın ordusu şehre saldırmadı.
Şehrin çevresindeki yollar tutuldu.
Şam'a yiyecek ve erzak taşıyan kervanların önü kesildi.
Şehir dış dünyadan giderek kopmaya başladı.
Emir Kasım ise surların üzerinde savunmayı organize ediyordu.
İlk haftalarda şehirde hâlâ yeterli erzak vardı.
İkinci haftada durum değişmeye başladı.
Pazarlar boşalıyordu.
Üçüncü haftada ekmek kıtlaşmaya başladı.
Dördüncü haftada ise halk arasında huzursuzluk çıktı.
Oğuzhan her gün kuşatma hatlarını dolaşıyordu.
Bir gün surların karşısında dururken Tuğrul yanına geldi.
"Bir ay oldu."
Oğuzhan:
"Yakında teslim olurlar."
"Ya olmazlarsa?"
Oğuzhan surlara baktı.
"Bin asker beş bin kişiye karşı uzun süre dayanamaz."
Tuğrul:
"Fakat surları var."
Oğuzhan:
"Bizim de zamanımız var."
Emir Kasım'ın Kararı
Şehrin içinde durum giderek kötüleşiyordu.
Emir Kasım komutanlarını topladı.
"Erzak ne kadar?"
Bir komutan başını eğdi.
"Çok az kaldı."
"Ne kadar?"
"Belki birkaç hafta."
Kasım öfkeyle masaya vurdu.
"Yardım gelmeyecek mi?"
Kimse cevap vermedi.
Çünkü herkes biliyordu.
Şam artık tamamen kuşatılmıştı.
Dışarıdan gelecek herhangi bir ordu Atsız'ın beş bin kişilik kuvvetini aşmak zorundaydı.
Ve böyle bir ordu görünürde yoktu.
Son Günler
Kuşatmanın son günlerinde Şam'ın kapıları artık sessizdi.
Surların üzerindeki askerler yorgundu.
Halk açtı.
Sonunda Emir Kasım önüne iki seçenek koydu:
Savaşarak ölmek veya şehri teslim etmek.
Kasım uzun süre düşündü.
Sonunda teslim görüşmesi için elçi gönderdi.
Elçi Atsız'ın çadırına geldiğinde Oğuzhan da oradaydı.
"Emir Kasım şehrin teslim şartlarını görüşmek istiyor."
Atsız:
"Şartları ne?"
Elçi:
"Şehrin halkının güvenliği."
Atsız Oğuzhan'a baktı.
Oğuzhan başını salladı.
"Şehrin yağmalanmasına izin verilmemeli."
Atsız bir süre düşündü.
Sonunda:
"Kabul."
Böylece yaklaşık bir ay süren kuşatma sona erdi.
Şam'ın kapıları açıldı.
Atsız'ın ordusu şehre girdi.
ŞAM EMİRLİĞİ
Şehre girişin ardından büyük bir tören düzenlendi.
Şam'ın ileri gelenleri, Türkmen beyleri ve Arap emirleri bir araya getirildi.
Emir Atsız kalabalığın önüne çıktı.
Yanında Oğuzhan vardı.
Atsız yüksek sesle konuştu:
"Bu şehir artık bizim hâkimiyetimiz altındadır."
Kalabalık sessizdi.
Sonra Atsız elini Oğuzhan'ın omzuna koydu.
"Ve bu şehrin yönetimini..."
Bir an durdu.
"Emir Oğuzhan'a veriyorum."
Kalabalıkta fısıltılar yükseldi.
Oğuzhan'ın yüzü değişmedi.
Atsız devam etti:
"Şam'ın yeni emiri!"
Türkmen savaşçıları tekbir getirdi.
Bozkurtlu alpleri kılıçlarını havaya kaldırdı.
Tuğrul kardeşine baktı.
Oğuzhan ise şehrin surlarına baktı.
Henüz on yedi yaşındaydı.
Birkaç ay önce yalnızca Bori Bey'in oğullarından biriydi.
Şimdi ise binlerce insanın yaşadığı büyük bir şehrin emiriydi.
Fakat Oğuzhan'ın aklında babasının sözleri vardı:
"Şehri kılıçla alabilirsin. Ama insanların gönlünü kılıçla alamazsın."
Oğuzhan şehre doğru baktı.
Artık karşısında yalnızca düşmanlar yoktu.
Onun yönetmesi gereken insanlar vardı.
Vergiler vardı.
Pazarlar vardı.
Askerler vardı.
Sur ve kaleler vardı.
Ve en önemlisi...
Şam'ın ileri gelenleri vardı.
Oğuzhan o gün şunu anladı:
Savaş meydanında elli süvariyi yönetmek kolaydı.
Ama bir şehri yönetmek, elli süvariyi savaşa sürmekten çok daha zordu.
Ve genç Emir Oğuzhan'ın asıl sınavı şimdi başlıyordu.
Şam'ın kapılarının açılmasının üzerinden henüz birkaç gün geçmişti.
Şehirde savaşın izleri yavaş yavaş siliniyor, pazarlar yeniden açılıyor, halk evlerine dönüyordu.
Fakat Emir Oğuzhan için asıl savaş şimdi başlıyordu.
Çünkü bir şehri fethetmek başka, onu yönetmek bambaşkaydı.
Oğuzhan henüz on yedi yaşındaydı.
Şam'ın ileri gelenlerinden bazıları onun gençliğini küçümsüyordu. Bazıları ise Emir Atsız'ın şehirden ayrılmasının ardından genç emirin yalnız kalacağını düşünüyordu.
Oğuzhan bunu fark etmişti.
Bu yüzden ilk iş olarak kendi adamlarını görevlendirdi.
Şam'ın Yeni Komutanı
Oğuzhan sarayın büyük salonunda kardeşi Tuğrul'u karşısına aldı.
"Tuğrul."
"Emredersin kardeşim."
"Şam'ın başkomutanı sensin."
Tuğrul bir an sessiz kaldı.
"Ben mi?"
"Evet."
Oğuzhan masanın üzerindeki şehrin haritasını açtı.
"Şehrin surları, kapıları, askerleri ve saray muhafızları senin emrinde olacak."
Tuğrul haritaya baktı.
"Ya sen?"
"Ben şehrin yönetimiyle ilgileneceğim."
Tuğrul kardeşine baktı.
"Bu kadar büyük bir şehirde ikimizin de birbirine güvenmesi gerekiyor."
Oğuzhan gülümsedi.
"Ben zaten sana güveniyorum."
Tuğrul başını eğdi.
"Öyleyse emrindeyim."
Oğuzhan ardından kendi yanında Şam'a getirdiği Bozkurtlu savaşçılarını yeniden düzenledi.
Sarayın muhafızlığı tamamen kendi adamlarına verildi.
Şehrin ana kapılarına güvenilir komutanlar yerleştirildi.
Gece devriyeleri artırıldı.
Surların kuleleri yeniden kontrol edildi.
Cephanelikler sayıldı.
Atların ve silahların kayıtları tutuldu.
Oğuzhan'ın emri açıktı:
"Şam'ın güvenliği hiçbir zaman tek bir kişinin sözüne bırakılmayacak."
Bu düzen kısa sürede etkisini gösterdi.
Fakat Oğuzhan'ın aldığı tedbirler bazı insanların hoşuna gitmemişti.
Halep'e Giden Emir
Emir Atsız, Şam'ın güvenliği sağlandıktan sonra Halep'e dönmek üzere yola çıktı.
Ayrılmadan önce Oğuzhan'la son kez görüştü.
"Artık Şam senin."
Oğuzhan:
"Allah'ın izniyle."
Atsız gülümsedi.
"Şehri savaşarak aldın. Şimdi onu yönet."
Oğuzhan:
"Yöneteceğim."
Atsız atına bindi.
"Bir gün seni çok daha büyük bir yerde görebilirim."
Oğuzhan cevap vermedi.
Atsız'ın ordusu Halep'e doğru ilerlerken genç emir uzun süre onları izledi.
Sonra arkasını dönüp şehre baktı.
Şam artık onun sorumluluğundaydı.
İsyan Girişimi
Atsız'ın ordusunun şehirden ayrılmasından birkaç gün sonra bazı yerel ileri gelenler gizlice toplanmaya başladı.
Aralarında eski yönetimin bazı adamları ve şehirde nüfuz sahibi birkaç kişi vardı.
Oğuzhan'ın gençliğini zayıflık olarak görüyorlardı.
Kendi aralarında şöyle konuşuyorlardı:
"On yedi yaşında."
"Yanında yalnızca kendi adamları var."
"Emir Atsız Halep'te."
"Şam'ı geri alabiliriz."
Planları basitti.
Gece vakti şehir kapılarından birini ele geçirecek, saraya saldıracak ve Oğuzhan'ı şehirden çıkarmaya çalışacaklardı.
Fakat bilmedikleri bir şey vardı.
Oğuzhan'ın adamları onları çoktan takip ediyordu.
Tuğrul, kardeşinin yanına geldi.
"İsyan hazırlığındalar."
Oğuzhan sakin bir şekilde sordu:
"Kaç kişiler?"
"Yeterince."
"Kapılar?"
"Kontrol altında."
"Saray?"
"Bozkurtlu muhafızları hazır."
Oğuzhan ayağa kalktı.
"Öyleyse bekleyelim."
Tuğrul şaşırdı.
"Bekleyecek miyiz?"
"Evet."
"Niçin?"
Oğuzhan'ın yüzü sertleşti.
"Kimlerin bize ihanet ettiğini tamamen öğrenmek için."
Gece yarısına doğru isyancılar harekete geçti.
Ancak daha saraya ulaşamadan Bozkurtlu askerleri tarafından çevrelendiler.
Çatışma kısa sürdü.
İsyanın önde gelenleri yakalandı.
Ertesi sabah Oğuzhan onları sarayın önüne getirtti.
Kalabalık meydanda toplandı.
Oğuzhan yüksekçe bir yere çıktı.
Yanında Tuğrul ve saray muhafızları vardı.
Oğuzhan kalabalığa baktı.
"Şam artık savaş meydanı değildir."
Kalabalık sessizdi.
"Burada yaşayan herkesin canı ve malı güvence altındadır."
Sonra yakalanan isyancılara döndü.
"Fakat bunun karşılığında bir şey beklerim."
Sesi sertleşti.
"Şehre ihanet edilmemesini."
İsyanın elebaşları, dönemin savaş ve iktidar anlayışına uygun olarak ağır şekilde cezalandırıldı ve meydanda idam edildi.
Bu olay Şam halkına Oğuzhan'ın gençliğinin onun yönetimde zayıf olduğu anlamına gelmediğini gösterdi.
Oğuzhan'ın amacı korku üzerine bir yönetim kurmak değildi.
Ancak açık isyana karşı taviz vermeyeceğini de herkes anlamıştı.
Şam'da Yeni Dönem
İsyan girişiminin bastırılmasından sonra şehirdeki huzursuzluk sona ermeye başladı.
Oğuzhan şimdi dikkatini başka bir konuya çevirdi.
Ticaret.
Şam'ın büyük ticaret yollarının üzerinde olduğunu biliyordu.
Şehirdeki tüccarları sarayına çağırdı.
"Şam'ın pazarları yeniden canlanacak."
Tüccarlardan biri çekinerek sordu:
"Vergiler ne olacak, Emir'im?"
Oğuzhan:
"Adil olacak."
Başka biri:
"Yollardaki eşkıyalar?"
Tuğrul cevap verdi:
"Şam'ın askerleri ticaret yollarında devriye gezecek."
Oğuzhan:
"Bir tüccarın malı yolda soyulursa, bunun hesabı sorulacak."
Pazarların güvenliği artırıldı.
Ticaret yollarına askerler yerleştirildi.
Şehir kapılarındaki geçişler düzenlendi.
Tüccarların mallarını güvenle taşıyabilmesi için yeni kurallar getirildi.
Kervanlar yeniden Şam'a gelmeye başladı.
Kumaşlar...
Baharatlar...
İpekler...
Atlar...
Silahlar...
Ve uzak diyarlardan gelen tüccarlar şehrin pazarlarını doldurmaya başladı.
Genç Emir
Aylar geçtikçe Şam değişmeye başladı.
Savaşın yorgunluğu geride kalıyordu.
Pazarlar yeniden canlanıyor, halk geceleri sokaklarda daha rahat dolaşıyor, kervanlar şehre düzenli şekilde girip çıkıyordu.
Oğuzhan ise her gün farklı bir sorunla ilgileniyordu.
Bir gün askerlerle konuşuyor,
ertesi gün tüccarları dinliyor,
başka bir gün surları denetliyordu.
Tuğrul onun en büyük yardımcısı olmuştu.
Bir akşam iki kardeş sarayın yüksek terasında Şam'ı seyrediyordu.
Tuğrul:
"Buraya geldiğimizde bu şehir bizi istemiyordu."
Oğuzhan:
"Şimdi?"
Tuğrul aşağıdaki kalabalığı gösterdi.
"Şimdi insanlar yeniden pazarlarını dolduruyor."
Oğuzhan uzun süre şehri izledi.
"Bu daha başlangıç."
Tuğrul kardeşine baktı.
"Ne demek istiyorsun?"
Oğuzhan gözlerini uzaklara çevirdi.
"Bir şehir zenginleşirse ordusu güçlenir."
"Ordusu güçlenirse sınırlarını korur."
"Devlet düzenli olursa insanlar ona bağlanır."
Tuğrul gülümsedi.
"Sen gerçekten yalnızca bir savaşçı değilsin."
Oğuzhan hafifçe başını çevirdi.
"Babam bana bir şey öğretti."
"Ne?"
Oğuzhan Şam'ın üzerinde dalgalanan bozkurtlu sancağa baktı.
"Kılıç bir toprağı ele geçirir. Akıl ise onu elde tutar."
O gece Şam'ın üzerinde yıldızlar parlıyordu.
On yedi yaşındaki Emir Oğuzhan artık yalnızca Bori Bey'in oğlu değildi.
Kendi şehrinin hükümdarıydı.
Ve Şam'ın zenginleşmesi, genç emirin adının Suriye'nin diğer şehirlerinde de duyulmasına neden olacaktı.