Şam’da sabah henüz yeni ağarıyordu.
Güneş, şehrin yüksek surlarının ardından yükselirken çarşılar yavaş yavaş açılıyor, nöbetçiler gece boyunca tuttukları mevzilerden dönüyor, atlı devriyeler şehrin kapılarını kontrol ediyordu.
Emir Oğuzhan ise sarayının avlusunda Tuğrul Bey ile konuşuyordu.
Son aylarda Şam değişmişti.
Şehirde düzen sağlanmış, ticaret yolları yeniden canlanmış, çevredeki Türkmen obalarından birçok aile Şam'a yerleşmeye başlamıştı. Oğuzhan özellikle savaşabilecek gençleri ve ailelerini şehrin çevresine yerleştirerek hem nüfusu artırmış hem de kendisine bağlı yeni bir güç oluşturmuştu.
Artık Şam'ın savunmasında 2.500'den fazla asker bulunuyordu.
Bunların önemli bir kısmı Türkmen atlılarıydı.
Tuğrul Bey elindeki listeye baktı.
— Yeni gelen obalarla birlikte asker sayımız iki bin beş yüzü geçti.
Oğuzhan başını salladı.
— Güzel.
— Güzel mi?
Oğuzhan ona baktı.
— Şam'ın sadece duvarlara değil, insanlara ihtiyacı var. Buraya yerleşen her Türkmen ailesi bizim için bir güçtür.
Tam o sırada dış kapıdan at nalı sesleri duyuldu.
Önce bir asker koşarak avluya girdi.
— Emir'im!
Oğuzhan döndü.
— Ne oldu?
Asker nefes nefeseydi.
— Başkentten bir ulak geldi.
Tuğrul Bey kaşlarını çattı.
— Büyük Selçuklu başkentinden mi?
— Evet, beyim.
Oğuzhan birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra:
— İçeri alın.
Kapılar açıldı.
Üzerindeki yol tozuyla yaşlı bir ulak avluya girdi. Atı uzun yolculuktan bitkin düşmüştü. Ulak birkaç adım attıktan sonra diz çöktü.
— Emir Oğuzhan...
— Söyle.
Ulak başını kaldırdı.
— Sultan Melikşah...
Bir an durdu.
— Hayatını kaybetti.
Avluda sessizlik oluştu.
Rüzgâr bile durmuş gibiydi.
Tuğrul Bey'in yüzü değişti.
Oğuzhan ise uzun süre hiçbir şey söylemedi.
Melikşah'ın ölümü yalnızca bir sultanın ölümü değildi.
Bu, Büyük Selçuklu Devleti'nin merkezindeki dengelerin parçalanması demekti.
Ulak devam etti:
— Sultan'ın ardından taht için birçok hanedan mensubu harekete geçmeye başladı. Melik Berkyaruk, Melik Muhammed Tapar, Melik Mahmud... Melik Sencer...
Oğuzhan:
— Terken Hatun?
— O da oğullarından birinin adına tahtı korumaya çalışıyor.
Tuğrul Bey kılıcının kabzasına dokundu.
— Demek savaş başladı.
Oğuzhan yavaşça başını salladı.
— Hayır.
Tuğrul ona baktı.
— Daha başlamadı.
Oğuzhan gözlerini uzaklara çevirdi.
— Ama artık kaçınılmaz.
Selçuklu topraklarının dört bir yanında haber aynı hızla yayılıyordu.
Sultan Melikşah ölmüştü.
Ve onun ardından kimin sultan olacağı belli değildi.
Her şehzadenin destekçileri vardı.
Her emirin kendi hesabı vardı.
Her ordu yeni bir hükümdarın yanında yer almak için bekliyordu.
Fakat Suriye'de durum daha da karmaşıktı.
Melik Tutuş, Sultan Melikşah'ın ölüm haberini alır almaz harekete geçmişti.
Suriye üzerindeki hakimiyetini genişletmek ve kendisine karşı duran güçleri ortadan kaldırmak istiyordu.
Bunların başında ise Emir Atsız vardı.
Atsız bir zamanlar Tutuş'un karşısında durmuştu.
Şimdi ise Tutuş, Halep üzerine yürüyordu.
Halep'in Selçuklu askerleri başlangıçta direnmek istedi.
Fakat Sultan Melikşah'ın ölüm haberi ve merkezde yaşanan taht mücadelesi şehrin savunmasını zayıflatmıştı.
Tutuş'un ordusu Halep önlerine geldiğinde şehir uzun süre dayanamadı.
Sonunda Halep'in kapıları açıldı.
Melik Tutuş şehre girdi.
Ve ilk emri Emir Atsız'ın yakalanması oldu.
Atsız'ın adamları direnmeye çalıştı.
Ancak Tutuş'un kuvvetleri çok daha büyüktü.
Halep artık Tutuş'un elindeydi.
Atsız ise zor durumdaydı.
Fakat Tutuş'un asıl hedefi yalnızca Halep değildi.
Gözleri güneye çevrildi.
Şam'a.
Şam'da ise Oğuzhan bütün bunları öğreniyordu.
Haritanın başında durmuştu.
Masada Halep, Şam, Kudüs, Humus ve çevresindeki yollar işaretlenmişti.
Tuğrul Bey karşısında duruyordu.
— Tutuş Halep'i aldı.
Oğuzhan:
— Biliyorum.
— Atsız da onun elinde.
Oğuzhan haritaya baktı.
Parmağını Halep'in üzerine koydu.
Sonra yavaşça güneye indirdi.
Şam'ın üzerinde durdu.
— Sıradaki hedef burası.
Tuğrul:
— Şam'ı almadan Suriye'ye hakim olamaz.
— Aynen öyle.
Tuğrul bir süre düşündü.
— Ordumuz iki bin beş yüzü geçti. Yeni Türkmenler de gelmeye devam ediyor. Surları güçlendirdik. Erzak depolarını doldurduk.
Oğuzhan başını kaldırdı.
— Yine de yetmez.
Tuğrul şaşırdı.
— Yetmez mi?
— Tutuş yalnızca iki bin, üç bin askerle gelmeyecek. Eğer Büyük Selçuklu tahtı için mücadele edenlerden destek alırsa ordusu çok daha büyük olabilir.
Tuğrul sessiz kaldı.
Oğuzhan devam etti:
— Bizim avantajımız ise başka.
— Nedir?
Oğuzhan'ın gözlerinde kararlı bir ifade belirdi.
— Şam.
Tuğrul anlamadı.
— Şam mı?
— Şam'ın surları. Şam'ın halkı. Şam'ın çarşıları. Şam'ın yolları. Ve buraya yerleştirdiğimiz Türkmenler.
Kılıcını belinden çıkardı.
Haritanın yanına bıraktı.
— Tutuş bir ordu getirirse, karşısında yalnızca benim ordumu bulmayacak.
Tuğrul gülümsedi.
— Şam'ın tamamını bulacak.
Oğuzhan başını salladı.
— Evet.
Sonra muhafızlara döndü.
— Bütün kapılar kontrol edilsin.
— Emredersiniz!
— Surların üzerindeki nöbetçiler iki katına çıkarılsın.
— Emredersiniz!
— Şehir dışındaki Türkmen obalarına haber gönderin. Silah taşıyabilecek herkes Şam'a gelsin.
— Başüstüne!
Oğuzhan birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra ekledi:
— Ve atlı birlikler hazır olsun.
Tuğrul:
— Saldırı mı yapacağız?
Oğuzhan başını iki yana salladı.
— Henüz değil.
Pencereden Şam'a baktı.
Şehir güneş altında uzanıyordu.
Minareler, çarşılar, taş evler ve surlar...
Burası artık onun şehriydi.
— Önce düşmanın ne yapacağını göreceğiz.
Tuğrul:
— Ya Tutuş doğrudan Şam'a yürürse?
Oğuzhan'ın cevabı kısa oldu.
— O zaman onu burada karşılarız.
O gün Şam'ın surlarında yeni sancaklar yükseldi.
Siyah zemin üzerinde bozkurt işareti taşıyan sancaklar...
Türkmen savaşçıları surlara çıktı.
Atlar eyerlendi.
Okçular mevzilerine yerleşti.
Demirciler gece boyunca kılıç ve mızrak dövmeye başladı.
Şehirde yaşayan halk ise yaklaşan fırtınayı hissediyordu.
Henüz savaş başlamamıştı.
Ama herkes biliyordu:
Büyük Selçuklu Devleti'nin tahtı boş kalmıştı.
Ve tahtın kavgası artık Suriye'ye ulaşmıştı.
Melik Tutuş Halep'i ele geçirmişti.
Şimdi gözlerini Şam'a çevirmişti.
Şam'ın genç emiri ise surların üzerinde duruyor, kuzeye bakıyordu.
Henüz on yedi yaşındaydı.
Ama artık yalnızca bir Türkmen beyinin oğlu değildi.
O, Şam Emiri Oğuzhan'dı.
Ve önünde hayatının en büyük sınavı duruyordu.
Şam'ın üzerinden kara bulutlar geçiyordu.
Melik Tutuş, Halep'i ele geçirdikten sonra beklememişti.
Şam'a yürümeye hazırlanan ordusundan önce bir ulak gönderdi.
Ulak, şehrin kapısından içeri girdiğinde üzerinde Tutuş'un mührünü taşıyan bir ferman vardı.
Doğrudan Emir Oğuzhan'ın huzuruna çıkarıldı.
Saray salonunda Tuğrul Bey, Bozkurtlu beyleri ve Şam'ın ileri gelenleri de bulunuyordu.
Ulak diz çöktü.
Fermanı açtı.
— Melik Tutuş'un emridir.
Oğuzhan sessizce baktı.
Ulak okumaya başladı:
— “Ben, Büyük Selçuklu Devleti'nin sultanı Melik Tutuş...”
Oğuzhan'ın kaşları hafifçe çatıldı.
Ulak devam etti:
— “Şam Emiri Oğuzhan'a bildiririm. Sultanının huzuruna gel. Sadakatini göster. El etek öp ve bana biat et. Şam'ın emirliği senin üzerinde kalacaksa bunu benim lütfuma borçlu olduğunu unutma.”
Salonda sessizlik vardı.
Ulak son cümleleri okudu:
— “Aksi halde ne emirliğin ne de canın güvende olacaktır. Şam benim hükmüm altına girecektir.”
Ulak fermanı kapattı.
Başını kaldırdı.
— Emir'im, cevabınız nedir?
Oğuzhan bir süre hiçbir şey söylemedi.
Sonra ayağa kalktı.
Salonun ortasında birkaç adım yürüdü.
Ulağın karşısında durdu.
— Bana bir şey söyle.
— Buyurun, Emir'im.
— Tutuş kendisini ne zaman sultan ilan etti?
Ulak şaşırdı.
— Sultan...
Oğuzhan sözünü kesti.
— Soruma cevap ver.
Ulak sustu.
— Büyük Selçuklu Devleti'nin başında Sultan Melikşah vardı. Sultan öldü. Şimdi taht için hanedan mensupları mücadele ediyor.
Oğuzhan'ın sesi gittikçe sertleşiyordu.
— Berkyaruk var. Muhammed Tapar var. Mahmud var. Sencer var. Tutuş var.
Sonra bir adım daha yaklaştı.
— Peki hangisinin sultan olduğu kesinleşti?
Ulak cevap veremedi.
Oğuzhan arkasını dönerek Tuğrul Bey'e baktı.
— Halife ne yaptı?
Tuğrul cevap verdi:
— Henüz birini Büyük Selçuklu Sultanı olarak ilan etmedi.
Oğuzhan tekrar ulağa döndü.
— İşte benim cevabım da budur.
Ulak dikkatle dinliyordu.
Oğuzhan'ın sesi artık bütün salonda yankılanıyordu:
— Abbasî Halifesi hangi taht adayının adına hutbe okutursa, ben de onu Büyük Selçuklu Sultanı olarak tanıyacağım.
Salonda bulunan beyler birbirlerine baktılar.
Oğuzhan devam etti:
— Halife tarafından sultanlığı tasdik edilmemiş bir kimseye sırf ordusu var diye biat etmem.
Ulak:
— Fakat Melik Tutuş...
— Tutuş benim üzerimde hüküm sahibi olduğunu düşünüyor olabilir.
Oğuzhan sertçe sözünü kesti.
— Fakat Şam'da kimin adına hutbe okunacağına ben karar veririm.
Tuğrul Bey'in yüzünde hafif bir tebessüm oluştu.
Oğuzhan masanın üzerine doğru eğildi.
— Şimdilik Şam'da Tutuş'un adına hutbe okunmayacak.
Ulak'ın yüzü gerildi.
— Emir'im, bu sözleriniz Melik Tutuş'a meydan okumaktır.
Oğuzhan:
— Hayır.
Bir an sustu.
— Bu, benim hakkım olan bir karardır.
Sonra ulağın elindeki fermanı işaret etti.
— Tutuş bana emir gönderiyor. Ben ise ona cevabımı gönderiyorum.
Oğuzhan'ın sesi soğudu.
— “Halife seni Büyük Selçuklu Sultanı olarak ilan etmedikçe sana biat etmeyeceğim.”
Ulak sessizce dinliyordu.
Oğuzhan son sözünü söyledi:
— Git ve bunu efendine aynen anlat.
Ulak ayağa kalktı.
Fakat çıkmadan önce dönüp sordu:
— Peki Şam'da hutbe kimin adına okunacak?
Oğuzhan birkaç saniye düşündü.
— Şimdilik hiçbir taht adayının adına okunmayacak.
Tuğrul Bey şaşırarak kardeşine baktı.
Oğuzhan devam etti:
— Tahtın sahibi belli olduğunda onun adına okunur.
Ulak başını eğdi.
— Cevabınızı ulaştıracağım.
Ulak salondan çıktı.
Kapılar kapandığında Tuğrul Bey kardeşine döndü.
— Bunun sonucunu biliyorsun.
Oğuzhan:
— Biliyorum.
— Tutuş bunu kabul etmeyecek.
— Etmeyecek.
— Şam'a yürüyecek.
Oğuzhan pencereden şehre baktı.
Surların üzerinde siyah bozkurt sancakları dalgalanıyordu.
— Zaten gelecekti.
Tuğrul sessiz kaldı.
Oğuzhan'ın gözleri kuzeye çevrildi.
— Şimdi en azından neden geldiğini biliyoruz.
Tuğrul:
— Ve biz de ne yapacağımızı biliyoruz.
Oğuzhan başını salladı.
— Evet.
Elini kılıcının kabzasına koydu.
— Şam'ı savunacağız.
Dışarıda savaş davulları çalmaya başladı.
Melik Tutuş'un cevabı henüz gelmemişti.
Fakat Şam artık biliyordu:
Savaş kapıya dayanmıştı.