Mısır'daki savaştan üç gün sonra...
Bozkurtlu Obası'nın üzerinde ağır bir sessizlik vardı.
Sabahın ilk ışıkları henüz Amanos Dağları'nın tepelerine ulaşmıştı.
Obadaki kadınlar günlük işlerine başlamış, çocuklar sürülerin başına gönderilmişti.
Fakat o sabah kimsenin yüzünde normal günlerdeki huzur yoktu.
Bori Bey çadırının önünde ayakta duruyordu.
Üç gündür oğullarından haber bekliyordu.
Gece boyunca uyumamıştı.
Her at sesinde dışarı çıkmış, ufka bakmıştı.
Aybike Hatun da çadırının önünde durmuş, uzakları izliyordu.
Sencer annesinin yanında sessizce duruyordu.
Sonunda uzaktan bir ses duyuldu.
Davul.
Bori Bey başını kaldırdı.
Bir kez daha vuruldu.
Dum...
Ardından bir kez daha.
Dum... Dum...
Obadaki herkes sustu.
Çocuklar bile oyunlarını bıraktı.
Bir savaşçı tepeye doğru koştu.
"Geliyorlar!"
Bori Bey'in kalbi hızlandı.
"Kim?"
Savaşçı nefes nefese cevap verdi:
"Bozkurtlu süvarileri!"
Bori Bey bir an yerinden kıpırdayamadı.
Sonra hızla atına yöneldi.
Kara Sancak
Obanın girişindeki tepeden önce siyah sancak göründü.
Ardından süvariler...
Yorgun atlar...
Toz içinde kalmış savaşçılar...
Ve en önde Oğuzhan ile Tuğrul.
Fakat herkesin gözünün aradığı kişi yoktu.
Alp Arslan.
Bori Bey bunu daha uzaktan anlamıştı.
Atının dizginlerini sıktı.
Süvariler yaklaştıkça davullar ağır ağır çalmaya başladı.
Bu kez savaş davulu değildi.
Cenaze davuluydu.
Oğuzhan'ın yüzü taş gibiydi.
Üzerindeki zırh hâlâ Mısır savaşının izlerini taşıyordu.
Yanında Tuğrul vardı.
Tuğrul'un yüzünde derin bir acı vardı.
Onların arkasında ise savaşta hayatını kaybeden Bozkurtlu alplerin naaşları taşınıyordu.
En önde ise Alp Arslan'ın naaşı vardı.
Üzerinde Bozkurtlu sancağı bulunuyordu.
Bori Bey atından indi.
Kimse konuşmadı.
Oğuzhan atından indiğinde babasının gözlerinin içine bakamadı.
Bori Bey yavaşça oğluna yaklaştı.
"Alp Arslan nerede?"
Oğuzhan'ın dudakları titredi.
Bir süre cevap veremedi.
Sonunda:
"Şehit oldu baba."
Bori Bey'in yüzündeki bütün ifade kayboldu.
Sanki dünya bir anda sessizleşmişti.
Başını çevirdi.
Oğlunun naaşına baktı.
Yavaşça yanına yürüdü.
Elini Alp Arslan'ın yüzüne koydu.
Soğuktu.
Bori Bey gözlerini kapattı.
"Ben sana..."
Sesi kesildi.
Bir süre sonra fısıldadı:
"Ben sana eve dön demiştim."
Kimse cevap vermedi.
Bori Bey'in Sınavı
Aybike Hatun kalabalığın arasından çıkıp geldi.
Önce savaşçılara baktı.
Sonra Alp Arslan'ın naaşını gördü.
Gözleri Oğuzhan'a çevrildi.
"Sen..."
Oğuzhan ona baktı.
Aybike Hatun'un sesi titriyordu.
"Sen kardeşini koruyamadın mı?"
Çadırların önündeki kalabalık sessizleşti.
Tuğrul öne çıkacak gibi oldu.
Ama Oğuzhan elini kaldırdı.
Aybike Hatun'un gözlerinden yaşlar akıyordu.
"Alp Arslan senden büyüktü."
Oğuzhan başını eğdi.
"Ben onun yanındaydım."
"Öyleyse neden o burada?"
Oğuzhan cevap vermedi.
Çünkü verecek cevabı yoktu.
Savaş meydanında elli süvariyi başarıyla yönetmişti.
Fatımî ordusunun sol kanadını bozmuştu.
Cesaret göstermişti.
Ama bunların hiçbirinin anlamı yoktu.
Çünkü ağabeyi ölmüştü.
Bori Bey, Aybike Hatun'a döndü.
"Yeter."
Aybike Hatun sustu.
Bori Bey'in sesi sertti.
"Oğlum savaş meydanından kaçmadı."
Sonra Oğuzhan'a baktı.
"Ve kardeşini de yalnız bırakmadı."
Oğuzhan ilk kez babasının gözlerine baktı.
Bori Bey'in gözlerinde öfke yoktu.
Acı vardı.
Şehitler
Öğleden sonra obanın ortasında büyük bir tören yapıldı.
Alp Arslan ve diğer şehitler için mezarlar hazırlandı.
Bozkurtlu savaşçıları sıra halinde durdu.
Sancak yarıya indirildi.
İmam dualar okudu.
Bori Bey en önde duruyordu.
Oğuzhan ve Tuğrul babalarının arkasındaydı.
Alp Arslan toprağa verilirken Oğuzhan gözlerini kapattı.
Ağabeyinin son sözlerini hatırladı.
"Oğuzhan nerede?"
"Onu koru."
Oğuzhan'ın gözlerinden yaş süzüldü.
İlk defa ağlamasını saklamadı.
Toprak atıldı.
Mezar kapandı.
Bori Bey uzun süre mezarın başından ayrılmadı.
Sonunda Oğuzhan'ı yanına çağırdı.
"Gel."
Oğuzhan yaklaştı.
Bori Bey oğlunun omzuna elini koydu.
"Bugün bir oğlumu toprağa verdim."
Oğuzhan başını eğdi.
"Üzgünüm baba."
Bori Bey:
"Üzgün olma."
Oğuzhan şaşırdı.
Bori Bey mezara baktı.
"Onun için gurur duy."
Sonra oğluna döndü.
"Alp Arslan savaş meydanında öldü."
Bir süre sustu.
"Sen ise oradan geri döndün."
Oğuzhan:
"Onu kurtaramadım."
Bori Bey:
"Her savaşçıyı kurtaramazsın."
Sonra Oğuzhan'ın gözlerinin içine baktı.
"Fakat bundan sonra senden bir şey isteyeceğim."
"Emret baba."
Bori Bey'in sesi ağırdı.
"Yaşayacaksın."
Oğuzhan şaşırdı.
"Ne olursa olsun yaşayacaksın."
"Ve kardeşinin hatırasını taşıyacaksın."
Oğuzhan başını eğdi.
"Baş üstüne."
Bori Bey uzaklara baktı.
Artık üç oğlundan biri yoktu.
Fakat kader, geride kalan iki kardeşin önüne çok daha büyük bir yol koymuştu.
Ve obadaki hiç kimse henüz bilmiyordu:
Alp Arslan'ın ölümü, Bozkurtlu Obası'nın içindeki dengeleri sonsuza kadar değiştirecekti.
Alp Arslan'ın ölümünün üzerinden bir hafta geçmişti.
Bozkurtlu Obası hâlâ yas içindeydi.
Alp Arslan'ın mezarının başında her gün bir nöbetçi bekliyor, siyah bozkurtlu sancak yarıya indirilmiş halde duruyordu.
Oğuzhan ise değişmişti.
Mısır'dan döndüğünden beri eskisi kadar konuşmuyor, günlerinin çoğunu savaşçıların eğitimini izleyerek geçiriyordu.
Artık on yedi yaşındaki genç bir alp gibi değil, savaşın acısını görmüş bir adam gibi davranıyordu.
O sabah obanın girişinde yeniden bir ulak göründü.
Atından indi.
Üzerinde Emir Atsız'ın mührünü taşıyan bir kaftan vardı.
"Nereden geliyorsun?" diye sordu nöbetçiler.
"Halep'ten."
"Ne istiyorsun?"
"Bori Bey'le görüşeceğim. Emir Atsız'ın mesajını getirdim."
Emir Atsız'ın Mesajı
Ulak Bori Bey'in çadırına alındı.
Bori Bey, Tuğrul ve Oğuzhan da oradaydı.
Ulak diz çöktü.
"Emir Atsız'ın selamı var."
Bori Bey başını salladı.
"Konuş."
Ulak elindeki mühürlü tomarın mührünü açtı.
"Emir Atsız, Mısır seferinde hayatını kaybeden Alp Arslan Bey'in şehadetinden dolayı taziyelerini sunuyor."
Oğuzhan gözlerini yere indirdi.
Ulak devam etti:
"Emir Atsız, Alp Arslan'ın savaş meydanında gösterdiği cesaretten övgüyle bahsetmektedir."
Sonra Oğuzhan'a baktı.
"Fakat özellikle Emir Oğuzhan'ın savaş meydanındaki başarısını takdir ettiğini söylemektedir."
Oğuzhan başını kaldırdı.
Ulak devam etti.
"Ellişer süvariyle Fatımî ordusunun kanadına yaptığı hücumun savaşın seyrini değiştirdiğini, Bozkurtlu alplerinin gösterdiği cesaretin Halep'te hâlâ konuşulduğunu bildirmektedir."
Bori Bey'in yüzünde kısa süreli bir gurur belirdi.
Fakat ulak daha önemli bir haber taşıyordu.
"Emir Atsız'ın size başka bir teklifi vardır."
Oğuzhan dikkat kesildi.
Ulak:
"Mısır seferinde ordusunu terk eden Arap emirlerini affetmeyecektir."
Tuğrul'un kaşları çatıldı.
Ulak devam etti:
"Bu emirler savaş meydanında kendisine ihanet etmiş, birliklerini çekerek Atsız'ın ordusunu üç bin kişiye düşürmüştür."
Bori Bey:
"Ne yapmayı planlıyor?"
Ulak:
"Onların şehirleri üzerine yürüyecek."
Çadırda sessizlik oldu.
Ulak son cümleyi söyledi:
"Ve bu seferde Emir Oğuzhan'ın kendisine katılmasını istiyor."
Oğuzhan'ın gözleri büyüdü.
Fakat ulak henüz sözünü bitirmemişti.
"Emir Atsız, Oğuzhan Bey'e büyük bir gelecek gördüğünü söylemektedir."
Bir an durdu.
"Ve eğer Oğuzhan Bey onun yanında savaşır ve şehirlerin ele geçirilmesinde kendisine yardım ederse..."
Ulak Oğuzhan'a baktı.
"Şam'ın emirliğini ona vereceğine söz vermektedir."
Çadır bir anda sessizliğe gömüldü.
Şam
Oğuzhan'ın zihninde tek bir kelime yankılanıyordu.
Şam.
Şam...
Suriye'nin en büyük ve en önemli şehirlerinden biri.
Binlerce insanın yaşadığı, ticaret yollarının kesiştiği, büyük surları ve zengin pazarlarıyla ünlü şehir.
On yedi yaşındaki bir Türkmen bey oğluna böyle bir makam teklif ediliyordu.
Tuğrul kardeşine baktı.
"Bu çok büyük bir teklif."
Bori Bey ise düşünceliydi.
Oğuzhan'a baktı.
"Sen ne düşünüyorsun?"
Oğuzhan hemen cevap vermedi.
Ayağa kalkıp çadırın dışına çıktı.
Uzakta Alp Arslan'ın mezarı görünüyordu.
Bir süre sessizce baktı.
Sonra geri döndü.
"Emir Atsız neden bana güveniyor?"
Bori Bey:
"Çünkü savaş meydanında ne yaptığını gördü."
Tuğrul:
"Ve senden yalnızca savaşçı değil, yönetici çıkacağını düşünüyor."
Oğuzhan başını salladı.
"Belki."
Bori Bey:
"Fakat Şam büyük bir sorumluluktur."
Oğuzhan babasının gözlerine baktı.
"Ben de bunu biliyorum."
Bori Bey bir süre oğlunu inceledi.
Sonunda:
"Öyleyse kararını kendin ver."
Oğuzhan şaşırdı.
"Baba?"
Bori Bey:
"Ben seni savaşa gönderdim. Döndün."
"Şimdi sana bir şehir teklif ediliyor."
"Bu kararı artık ben veremem."
Oğuzhan birkaç saniye sustu.
Sonra:
"Gideceğim."
Tuğrul ona baktı.
Oğuzhan devam etti:
"Emir Atsız'ın yanında savaşacağım."
Bori Bey:
"Ya Şam?"
Oğuzhan:
"Eğer sözünü tutarsa..."
Bir an durdu.
"Şam'ı yönetmeyi öğreneceğim."
Bori Bey'in yüzünde hafif bir tebessüm oluştu.
"İşte şimdi benim oğluma benzedin."
Veda
Ertesi sabah Oğuzhan hazırlanmaya başladı.
Yanına 50 Bozkurtlu süvarinin bir kısmını alacaktı.
Tuğrul da onunla gelecekti.
Sencer ise obada kalacaktı.
Oğuzhan atına binerken annesi Begüm Hatun'un yerine obadaki kadınlardan biri tarafından hazırlanan savaş kaftanını giydi.
Bori Bey oğlunun yanına geldi.
"Şam'a gidersen..."
Oğuzhan:
"Evet?"
"Şehri kılıçla alabilirsin."
Bori Bey gözlerini oğlunun gözlerine dikti.
"Ama insanların gönlünü kılıçla alamazsın."
Oğuzhan başını eğdi.
"Unutmayacağım."
Bori Bey oğlunun omzuna elini koydu.
"Artık yalnızca kendinden sorumlu değilsin."
Oğuzhan bunu biliyordu.
Artık yanında savaşan elli adam vardı.
Ve belki de çok yakında...
binlerce insan.
Oğuzhan atını çevirdi.
Bozkurtlu sancağı rüzgârda yükseldi.
Tuğrul ve süvariler onun arkasında sıralandı.
Obadan ayrılırken Oğuzhan son kez geriye baktı.
Alp Arslan'ın mezarı görünüyordu.
Sencer uzakta onları izliyordu.
Bori Bey ise çadırının önünde ayakta duruyordu.
Oğuzhan başını eğdi.
Sonra güneye doğru ilerledi.
Önünde Emir Atsız vardı.
Önünde savaş vardı.
Ve eğer kader izin verirse...
Şam vardı.
Fakat Oğuzhan'ın henüz bilmediği bir şey vardı.
Emir Atsız'ın düşmanları yalnızca savaş meydanında karşısına çıkmayacaktı.
Şam'ın kapıları açıldığında Oğuzhan, savaşın şehirleri ele geçirmekten çok daha zor olduğunu öğrenecekti.