Kaan artık kendini daha iyi hissediyordu. Alçısı iki gün önce çıkarılmıştı. Eşyalarını topladı ve gitmek için hazırlandı.
Yanından bir ses geldiğini hissedip başını çevirdi. Deniz'in telefonu masanın üzerindeydi. İstemeden de olsa Ece'den gelen mesajı gördü. Mesajda kendi adı geçiyordu.
Ece: Sıkıntı etme knk, biliyorum çok çabaladın ama Kaan'ın sana ihtiyacı vardı ve bir sınav sadece.
Kaan'ın zihninde bir şeyler canlanmaya başladı.
Hastanede yattığı gün Deniz'in sınavı vardı. Deniz onun için sınavını mı ekmişti?
Tamam da neden?
Kaan'a göre onlar yabancı sayılırlardı. Peki, Deniz neden ona bu kadar iyi davranıyordu? Hastanede ona bakmış, evini açmış, yemek yedirmiş, hatta banyo yapmasına bile yardım etmişti.
Kaan bütün bunlara bir anlam veremiyordu.
Ama sonunda fark ettiği bir şey vardı.
O, Deniz'e zarar veriyordu.
Bu düşünceyle kalbinde bir ağrı hissetti. Sanki Deniz'in yaptığı her iyiliğin karşılığında ona biraz daha ağır bir yük bırakmıştı. Deniz yanında durmuş, kendi hayatından vazgeçmişti; Kaan ise bütün bunları kabul edip hiçbir şey olmamış gibi çekip gitmeye hazırlanıyordu.
Kaan oğlum, sen her şeye nasıl zarar verebiliyorsun?
İnsanlar ona yaklaştıkça neden onları incitiyordu? Belki de sorun Deniz'in fazla iyi olması değildi. Belki sorun, Kaan'ın kendisine verilen sevgiyi taşıyacak kadar güçlü olmamasıydı. Birinin onun için fedakârlık yapması, içinde minnetten çok suçluluk uyandırıyordu. Çünkü borçlu kalmaktan korkuyordu. Hele bu borç, kalbiyle ödenmesi gereken bir şeyse…
Sonra Deniz'e döndü.
“Deniz, her şey için çok teşekkürler. Ben artık gideyim.”
Deniz cevap veremeden Kaan kapıdan çıkıp gitti.
Ama içinde tuhaf bir his vardı. Kaan, Deniz'den ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, kalbi çoktan Deniz'in kalbine zincir atmıştı.
Kaçabilirdi. Uzak durabilirdi.
Ama asla kalbini ve beynini susturamayacaktı.
Kaan, üzülse de Deniz'e soğuk davranmaya başlamıştı. Onu görünce yolunu değiştiriyor, mesajlarına geç dönüyor ve sürekli meşgul olduğunu söylüyordu.
Deniz ise bir şeylerin ters gittiğinin farkındaydı.
Acaba Kaan ondan soğumuş muydu? Yoksa artık Kaan'ın hayatında başka biri mi vardı?
En sonunda kendine şu soruyu sordu:
Acaba onu rahatsız mı ediyorum?
Deniz'in aşka dair umudu artık kırıklardan ibaretti.
Bir süre sonra Kaan okula gelmeye başladı. Dersten çıktı ve kantine doğru ilerledi. Tam her zamanki yerine oturacakken kahkahalar duydu.
Bu, Deniz'di.
O güneş sarısı saçları, okyanuslar kadar mavi gözleri…
Kaan, Deniz'i gülerken görünce mutlu oldu. Ama Deniz'i kim güldürüyordu?
Yanında Ece ve orta boylu, hafif iri yapılı, kızıl saçlı biri vardı. Bu kişi Deniz'le şakalaşıyor, omzuna dokunuyor ve elleriyle bir şeyler anlatıp onu güldürüyordu.
Kaan, Deniz'in güldüğünü gördüğü için mutluydu.
Ama onu başkası güldürdüğü için sinirliydi.
Anlayamadığı şey de buydu.
Neden Deniz'i paylaşmak istemiyordu?
Deniz ona ait değildi. Üstelik şu sıralar birbirlerine karşı samimi bile sayılmazlardı.
Ama Kaan'ın içi öfke ve kıskançlıkla doluydu. Bu öfkenin altında ne olduğunu anlamaya çalıştıkça daha da huzursuz oluyordu. Deniz'in başkasına gülümsemesi neden göğsünü sıkıştırıyordu? Neden o kızıl saçlı adamın Deniz'e dokunması, kendisine yapılmış bir haksızlık gibi geliyordu?
Ben kimim ki bunu dert ediyorum? diye düşündü. Deniz'in hayatında söz hakkım yok. Onu uzaklaştıran da benim zaten.
Kaan, Deniz'i kendinden uzaklaştırarak onu koruduğunu sanmıştı. Oysa şimdi, Deniz'in başka birine yaklaşma ihtimali karşısında içi parçalanıyordu. Bu düşünce onu utandırdı. Deniz'in mutluluğunu istemekle, o mutluluğun kendisinden gelmesini istemek arasında korkunç bir fark vardı.
Öfkeyi biliyordu Kaan. Peki ya bu yeni duygu?
Kıskançlık…
Kaan bütün duygulara hâkim değildi. Kimseye bağlanmamış, sürekli sevdiklerini kaybetmişti. Bugüne kadar başına gelmeyen kalmamıştı.
Onun için bir insana bağlanmak, yüzerek okyanusu geçmekten daha zordu.
Anne sevgisi bile görmemiş bir çocuk aşkı, sevgiyi nasıl bilebilirdi ki?
Deniz'in o kişiye bakarak gülmesi Kaan'ın canını yakıyordu.
Belki de Kaan âşık olmuştu.
Bu ihtimal zihninde belirir belirmez nefesi kesildi. Aşk, onun için güzel bir başlangıçtan çok yaklaşan bir kayıp demekti. Birini sevmek, onu kaybetme korkusunu da beraberinde getiriyordu. Kaan belki de bu yüzden Deniz'den kaçıyordu; çünkü Deniz'e ne kadar yaklaşırsa, onu kaybettiğinde o kadar çok acıyacağını biliyordu.
Belki de başka bir şeydi bu.
Ama ne olduğunu bilmiyordu.
Bilmekten de korkuyordu. Çünkü eğer bunun adı gerçekten aşksa, artık geri dönemezdi. Deniz'i yalnızca bir arkadaş gibi görmeye çalışmak, kalbinin çoktan verdiği kararı inkâr etmekten başka bir şey olmayacaktı.
Bir süre sonra Deniz masadan kalktı ve sınıfa doğru yürümeye başladı. Kaan da peşinden gitti. Ne kadar uzak kalmaya çalışsa da kalbi Deniz'e zincirliydi.
“Deniz!”
Deniz arkasını bile dönmeden cevap verdi.
“Efendim?”
“Nasılsın diye merak ettim.”
Deniz acı bir gülümsemeyle karşılık verdi.
“Umurunda sanki.”
Yürümeye devam etti.
Kaan kısık bir sesle seslendi.
“Özür dilerim, Deniz.”
Deniz durdu ve arkasını döndü.
“Ne için özür diliyorsun?”
Kaan gözlerini kaçırdı.
“Benim yüzümden sınava giremediğin için.”
Deniz derin bir nefes aldı.
“Bu senin suçun değildi. İsteseydim gidebilirdim ama ben seninle kalmayı seçtim.”
Kaan başını kaldırıp ona baktı.
“Beni affedecek misin, Deniz?”
Deniz yeniden yürümeye başladı.
“Keşke affedebilsem, Kaan.”
Bir an duraksadı, sonra devam etti:
“Ben senin için denizleri bile aşabilirim ama sen üstüm neden ıslak olduğuna bakarsın.”
Bunu söyledikten sonra koridordan sağa döndü.
Kaan olduğu yerde kalakalmıştı.
Bu cevabı beklemiyordu.
Deniz için bu kadar önemli miydi?
Evet, önemliydi.
Ama Kaan bunu göremeyecek kadar sevgisiz büyümüştü. Birinin onu gerçekten önemseyebileceğine inanmak bile onun için zordu.
Üstelik şimdi, Deniz'in sözleri yalnızca suçluluğunu değil, korkusunu da büyütmüştü. Deniz onu önemsiyorsa Kaan'ın da bir şey hissetmesi gerekiyordu. Peki ya hissettiği şey, Deniz'in hak ettiği türden bir sevgi değilse? Ya Kaan yine eline aldığı her şeyi kırarsa?
Ben seni hak etmiyorum, diye geçirdi içinden. Ama seni kaybetmek de istemiyorum.
Bu düşünceyle birlikte gerçeğin kıyısına kadar geldiğini hissetti. Deniz'i incitmekten korkuyordu, çünkü Deniz onun için sıradan biri değildi. Kaan bunu yüksek sesle söyleyemese de kalbi çoktan itiraf etmişti.
Ertesi gün Kaan yolda Deniz'i gördü. Deniz aceleyle okula doğru koşuyordu.
Kaan seslendi.
“Ne bu acele? Nereye gidiyorsun?”
Deniz koşmaya devam ederken cevap verdi.
“Sınavım var! Uyuyakalmışım!”
Kaan hemen arkadaşından motosikletinin anahtarını rica etti. Ardından Deniz'e döndü.
“Gel, hemen!”
Deniz motosiklete bindi.
Yol boyunca Kaan'ın beline tutunuyordu. Kaan bu dokunuşu daha önce de birçok kez hissetmişti ama bu sefer farklıydı. Deniz'in elleri belindeydi ama dokunuşu sanki kalbine kadar ulaşıyordu.
Kaan, Deniz'in kendisine sarılmasını beklemediğini fark etti. Birkaç gün önce ondan kaçarken şimdi onun kollarının arasında kalmak, içinde hem sıcak hem de acı bir his uyandırıyordu. Deniz'in ona güvenmesi hoşuna gidiyordu; fakat bu güveni hak edip etmediğini bilmiyordu. Motosikleti sürerken aklından tek bir düşünce geçiyordu:
Beni böyle tutmaya devam etme, Deniz. Sana alışmaktan korkuyorum.
Deniz ise Kaan'a sarıldığı için hem mutlu hem de utanmıştı.
Okula vardıklarında Deniz motosikletten indi.
Kaan ona gülümsedi.
“Umarım sınavın çok güzel geçer.”
Sonra motosikletine binip yola çıktı.
Deniz arkasından bakakaldı.
İçindeki umut kırıkları vardı ya…
Sanki artık hepsi tek parçaydı.
Ama aklında bir soru vardı:
Kaan beni gerçekten düşündüğü için mi getirdi, yoksa kendini bana borçlu hissettiği için mi?
Bu sorunun cevabını bilmiyordu.
Yine de o sabahı unutmayacaktı.
Akşam Deniz telefonunu eline aldı ve Kaan'a mesaj yazdı.
Deniz: Akşam planın yoksa bir şeyler içelim mi?
Kaan mesajı okuduğunda kalbi hızla atmaya başladı.
Neden bu kadar heyecanlanmıştı?
Deniz yalnızca onunla bir şeyler içmek istiyordu. Bu kadar basit bir şeydi.
Ama Kaan, bunun basit olmadığını biliyordu. Deniz'in tek bir mesajı bile bütün gününü değiştirebiliyorsa, onu görmediğinde içi boşalıyorsa, başkasına güldüğünde canı yanıyorsa bu yalnızca minnet olamazdı. Kaan, kendisini kandırmaya çalıştıkça kalbi daha yüksek sesle konuşuyordu.
Deniz'i görmek istiyorum, diye düşündü. Çünkü onu özlüyorum.
Bu itiraf, içindeki bütün savunmaları sessizce yıktı.
Kaan: Olur, içelim.
Mesajı gönderdikten sonra telefonu yatağın üzerine bıraktı.
“Kaan oğlum, noluyor sana? Neden Deniz'den uzak kalamıyorsun?”
Kendi kendine söylendi ama sorusuna cevap veremedi.
Bir süre sonra kalkıp hazırlandı ve Deniz'in söylediği kafeye doğru yola çıktı.
Deniz çoktan gelmişti. Kaan onu görünce yüzünde istemsiz bir gülümseme belirdi.
Deniz de onu görünce elini kaldırıp selam verdi.
Kaan masaya oturdu.
“Uzun zamandır bekliyor musun?”
“Yok, yeni geldim.”
Kaan etrafına bakındı.
“Burası güzelmiş.”
Deniz gülümsedi.
“Ben seviyorum burayı. Kafam dolduğunda gelip biraz oturuyorum.”
Kaan ona baktı.
“Senin kafan da mı doluyor, Arslan? Ben seni her şeyi kontrol altında tutan biri sanıyordum.”
Deniz güldü.
“Ben de insanım, Kaan.”
“Bazen unutuyorum.”
“Belli oluyor zaten.”
Kaan elini göğsüne koydu.
“Kalbimi kırdın.”
Deniz gözlerini devirdi.
“Senin kalbin var mıydı?”
Kaan kahkaha attı.
“Vay be! İnsan bir haftada bu kadar mı değişir?”
Deniz'in gülümsemesi biraz azaldı.
“Belki de bazı şeyler insanı değiştiriyordur.”
Kaan onun yüzüne baktı. Deniz'in sözlerinin altında başka bir anlam olduğunu hissetti ama sormaya cesaret edemedi.
Belki de Deniz haklıydı. Belki Kaan'ı değiştiren şey yaşadıkları değil, Deniz'in kendisiydi. Onun yanında öfkesini saklamak zorunda kalmıyor, suskunluğunun arkasına gizlenemiyordu. Deniz, Kaan'ın yıllardır kilitlediği kapıların önünde sessizce bekliyordu. Kaan ise o kapıları açarsa içeride ne bulacağından korkuyordu.
Bir süre sonra içeceklerini söylediler.
Deniz'in alkolle arası pek iyi değildi. Kaan ise gözü kapalı içebilen biriydi. İçtiler, konuştular, bazen güldüler bazen de sessiz kaldılar.
Deniz bir ara Kaan'a baktı.
“Peki, Kaan… Hiç geleceğini düşündüğün gibi yaşayabildin mi?”
Kaan bardağını masaya bıraktı.
“Benim gelecekle aram pek iyi değil.”
“Neden?”
Kaan omuz silkti.
“Çünkü bir şeylerin iyi gideceğine inandığım zaman genelde kötü bir şey oluyor.”
Deniz'in yüzündeki gülümseme kayboldu.
“Her şey kötü gitmek zorunda değil.”
Kaan ona baktı.
“Bunu nereden biliyorsun?”
“Bilmiyorum,” dedi Deniz. “Ama öyle olmasını istiyorum.”
Kaan bir süre sessiz kaldı.
Deniz'in bu cümlesi Kaan'ın içine dokundu. O da bir zamanlar bir şeylerin iyi olmasını istemişti. Fakat her umut ettiğinde hayat elinden birini almıştı. Bu yüzden artık iyi şeylere inanmıyordu; inanırsa onları kaybedeceğini sanıyordu.
Ya Deniz de giderse? diye düşündü. Ya ona gerçekten bağlanırsam ve hayat yine benden onu alırsa?
Bu korku, Deniz'e duyduğu yakınlığın hemen arkasında bekliyordu. Kaan'ın kaçmak istemesinin nedeni belki de Deniz'i istememesi değil, onu fazlasıyla istemesiydi.
Sonra konuyu değiştirmek ister gibi gülümsedi.
“Sen de çok fazla düşünüyorsun, Arslan.”
Deniz güldü.
“Bunu söyleyen kişi, her şeyden kaçan Kaan Demir mi?”
“Ben kaçmıyorum.”
“Tabii. Sadece mesajlara üç iş günü sonra cevap veriyorsun.”
Kaan güldü.
“Yoğun bir adamım.”
“Ne iş yapıyorsun da bu kadar yoğunsun?”
“Hayatta kalmaya çalışıyorum.”
Deniz'in gülümsemesi yavaşça silindi. Kaan ise söylediği şeyin ağırlığını fark etmiş gibi gözlerini kaçırdı.
Bir süre sonra konuşmaları yeniden sıradan konulara döndü. Üniversiteden, derslerden ve saçma sapan şeylerden bahsettiler.
Deniz, Kaan'ın yanında olabildiği için mutluydu.
Kaan ise Deniz'in yanında neden kendini bu kadar rahat hissettiğini anlamaya çalışıyordu.
Aslında cevabı biliyordu. Deniz'in yanında kendisi gibi olabiliyordu. Bu, Kaan için hem bir mucize hem de bir tehlikeydi. Çünkü insan en çok, yanında kendisi olabildiği kişiyi kaybetmekten korkardı.
Zaman ilerledikçe Kaan'ın içtiği içecekler etkisini göstermeye başladı. Deniz'in alkole dayanıklılığı zaten azdı ama Kaan da sandığı kadar iyi durumda değildi.
Dağılma vakti geldiğinde Kaan ayağa kalktı. Fakat ayakta durmakta zorlanıyordu.
Deniz ona dönüp iç çekti.
“Dedim o kadar içme.”
Kaan bir şey söylemeye çalıştı ama kelimeleri birbirine karıştı.
Deniz başını iki yana salladı.
“Bu gece bende kalmak ister misin? Yarın seni hastaneden toplamak istemiyorum.”
Kaan başıyla onayladı.
Deniz, dengesini sağlayabilmek için Kaan'ı belinden tuttu. Kaan'ın eli de Deniz'in omzuna yerleşti.
Birlikte eve doğru yola çıktılar.
Eve vardıklarında Deniz kapıyı açtı ve içeri girdiler. Kaan'ı yatağına yatırmak için odasına götürdü.
Ama hayat bazen en beklenmedik anlarda insanın önüne bir engel çıkarırdı.
Kaan'ı dengede tutmaya çalışan Deniz'in ayağı takıldı.
İkisi birden yatağın üzerine düştüler.
Her şey birkaç saniye içinde olmuştu.
Deniz kendini toparlamaya çalışırken yüzü Kaan'a çok yakındı. Kaan da ona bakıyordu.
Ve dudakları birbirine değdi.
Bir anlık, beklenmedik bir öpücük…
İkisi de şaşkınlıkla donup kaldı.
Deniz ne yapacağını bilemiyordu.
Kaan da en az onun kadar şaşkındı.
Deniz'in bir hayali daha gerçek olmuştu galiba.
Ama asıl sorun neydi, biliyor musunuz?
Kaan, Deniz'le tesadüfen öpüşmüş olmasına rağmen onu tekrar öpmek istemişti.
Bu düşünce Kaan'ın kendisini bile şaşırtıyordu.
Üstelik bu istek, sarhoşluğun bulanıklığından doğmuş gibi değildi. Dudakları ayrıldığı anda Kaan'ın içinde bir eksiklik oluşmuştu. Sanki birkaç saniyeliğine dokunduğu şey, uzun zamandır aradığı ama adını koyamadığı bir yere benziyordu.
Bir daha öp onu, diye fısıldadı içindeki ses.
Kaan bu düşünceden ürktü. Çünkü ilk kez birine yaklaşmak istemiyor, ondan uzaklaşmak için kendini zorlamıyordu. İlk kez kaçmak yerine kalmayı arzuluyordu. Deniz'in gözlerindeki şaşkınlığı görünce, onu korkutmaktan ve bu anı da kendi elleriyle mahvetmekten korktu.
Deniz birden doğruldu. Kaan'ı yatağa yerleştirdi, üzerini örttü ve hiçbir şey olmamış gibi odadan çıktı.
Kaan o kadar sarhoştu ki az önce yaşananları düşünemeden uykuya daldı.
Deniz ise tam tersine, sabaha kadar gözünü kırpmadı.
Yatağında oturmuş, ellerini yüzüne kapatmıştı.
“Kaan ve ben… Biz az önce öpüştük mü?”
Kendi kendine fısıldadı.
Kalbi hâlâ hızlı atıyordu.
Yıllardır hayalini kurduğu şey gerçekleşmişti. Ama Kaan'ın bunu hatırlayıp hatırlamayacağını bile bilmiyordu.
Dahası, Kaan o öpücüğü gerçekten istemiş miydi, yoksa her şey yalnızca bir kazadan mı ibaretti?
Deniz'in aklında yüzlerce soru vardı.
Sonunda yorgunluğa yenik düştü ve uyuyakaldı.
Sabah olduğunda Deniz'in yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.
Kaan'la araları düzelmişti.
Üstelik bir de öpücük almıştı.
Ama mutluluğunun içinde küçük bir korku saklıydı.
Ya Kaan hiçbir şey hatırlamıyorsa?