Deniz, Kaan'ı dikkatlice yatağına yatırdı. Yastığını düzeltti, üzerindeki örtüyü çekti ve bir şeye ihtiyacı olup olmadığını kontrol etmek için son kez ona baktı.
“Bir şeye ihtiyacın olursa lütfen seslen, tamam mı? Çekinme.”
Tam arkasını dönüp odadan çıkacaktı ki Kaan'ın sesi onu durdurdu.
“Deniz?”
Deniz hemen ona döndü.
“Efendim?”
Kaan bir süre ona baktı. Sonra gözlerini yatağın boş tarafına kaydırdı.
“Uykun yoksa… biraz daha yanımda kalır mısın?”
O kadar sessiz söylemişti ki Deniz ilk anda duyduğundan bile emin olamadı.
Kalbi göğsünün içinde hızlanmaya başladı.
“Tabii ki kalırım,” dedi hemen. “Bekle, sana bir sandalye alıp geleyim.”
Kaan yatağın boş tarafını eliyle işaret etti.
“Gel otur. Koca yatak.”
Deniz'in kalbi sanki göğsünü delip çıkacaktı.
Bu çocuk benimle ne yapmaya çalışıyor?
Ardından kendi düşüncesinden utanıp başını iki yana salladı.
“Geliyorum, tamam.”
Yatağın kenarına dikkatlice oturdu. Aralarında çok az mesafe vardı. Deniz ellerini dizlerinin üzerinde birleştirerek mümkün olduğunca sakin görünmeye çalışıyordu.
Ama Kaan'ın bir sonraki hareketi bütün çabasını boşa çıkardı.
Kaan yavaşça yana döndü ve başını Deniz'in kucağına koydu.
Deniz nefes almayı unuttu.
“Kaan…?”
Kaan gözlerini kapatmıştı.
“Kendimi çok üzgün hissediyorum,” diye mırıldandı.
Deniz'in yüzündeki şaşkınlık yavaşça silindi. Elini tereddütle Kaan'ın saçlarına götürdü. Parmaklarını saçlarının arasında usulca gezdirmeye başladı.
“Biliyorum,” dedi alçak sesle. “Her şey zordu. Yaşadığın şeyler de… çok büyüktü.”
Bir an durdu.
“Fakat emin olabilirsin ki her zor anında elinden tutacağım.”
Deniz söylediği sözlerle kendisi bile şaşırmıştı.
Her zor anında mı? Deniz, sen ne diyorsun? Ya bir gün gerçekten buna ihtiyacı olursa? Ya gerçekten yanında olman gerekirse?
Söylediklerini düzeltmek için ağzını açtı.
Fakat o sırada bir horlama sesi duyuldu.
Deniz başını aşağı eğdi.
Kaan uyuyakalmıştı.
Hem de öyle bir uyuyuştu ki sanki az önce içini döken, kendini üzgün hisseden kişi o değilmiş gibi görünüyordu.
Deniz birkaç saniye ona baktı. Sonra tutamadığı bir gülümseme yüzüne yayıldı.
“Şaka gibi…” diye fısıldadı.
Biraz rahatlamıştı. En azından söylediği o büyük sözlerin ardından Kaan'ın vereceği tepkiyle uğraşmak zorunda değildi.
Ancak birkaç dakika sonra başka bir şey fark etti.
Kaan hâlâ kucağında uyuyordu.
Deniz'in yüzü bir anda kıpkırmızı oldu.
Ben şimdi nasıl kalkacağım?
Kaan'ı uyandırmak istemiyordu. Bir süre daha saçlarını okşadı, sonra başını geriye yasladı.
“İyi geceler, Kaan,” diye fısıldadı.
Uyumaya çalıştı.
Gerçekten çalıştı.
Ama gözleri sürekli Kaan'a kayıyordu. Kirpikleri, yüzündeki sakin ifade, uyurken bile hafifçe çatılan kaşları…
Deniz onu çok seviyordu.
Belki de bu yüzden, yanında olduğu her saniye onun için hem mutluluk hem de dayanılması zor bir heyecandı.
Gece boyunca Kaan'ı izledi. Bir süre sonra yorgunluk ağır bastı ve Deniz de farkında olmadan uykuya daldı.
Sabah saat sekiz civarında Kaan gözlerini açtı.
İlk fark ettiği şey, başının altındaki yumuşak yastık değil, hemen yanında uyuyan Deniz oldu.
Bir süre kıpırdamadan ona baktı.
Deniz'in başı yana düşmüş, saçları dağılmıştı. Belli ki gece boyunca doğru düzgün uyuyamamıştı. Üstelik şimdi öyle derin uyuyordu ki Kaan onun kolay kolay uyanmayacağını anlamıştı.
Kaan yavaşça doğruldu.
“Deniz…” diye fısıldadı.
Cevap gelmedi.
Deniz yalnızca biraz kıpırdandı.
Kaan'ın yüzüne belli belirsiz bir ifade yerleşti. Deniz'i dikkatlice yatağa uzandırdı, başının altına yastık koydu ve üzerini örttü.
Ardından elini saçlarına götürerek usulca okşadı.
“Özür dilerim,” diye mırıldandı. “Benim yüzümden uyuyamadın, değil mi?”
Deniz duymuyordu.
Kaan birkaç saniye daha ona baktıktan sonra ayağa kalktı.
Tek kolunu kullanarak mutfağa geçti.
Deniz'in onun için yaptıklarını düşünüyordu. Hastanede yanında kalmasını, kendi uykusundan vazgeçmesini, gece boyunca onu yalnız bırakmamasını…
Kaan bir şey yapmak istiyordu.
Belki küçük bir kahvaltı hazırlayabilirdi.
Her ne kadar tek koluyla bazı şeyleri yapmak zor olsa da Kaan, kafasına koyduğu bir şeyi gerçekleştirmek konusunda inatçıydı.
Mutfaktaki malzemeleri çıkardı.
Sonra bir şey devrildi.
Ardından başka bir şey.
Bir çekmece kapandı, bir tabak tezgâha çarptı.
Kaan durup etrafına baktı.
“Bence gayet iyi gidiyor,” diye kendi kendine söylendi.
Mutfak ise onunla aynı fikirde değildi.
Deniz saat on üç civarında uyandı.
Önce nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Sonra yatağın yanındaki boşluğa baktı.
Kaan yoktu.
Bir anda doğruldu.
“Kaan?”
Cevap gelmedi.
Deniz'in içini anlamsız bir telaş kapladı. Yataktan kalkıp odadan çıktı.
“Kaan, neredesin?”
Mutfağa ulaştığında gördüğü manzara karşısında olduğu yerde kaldı.
Mutfak savaş alanına dönmüştü.
Tezgâhın üzerinde dağınık tabaklar, yere düşmüş bir kaşık ve ne olduğu tam anlaşılamayan bir kahvaltı hazırlığı vardı.
Kaan ise mutfağın ortasında duruyordu.
Deniz'i görünce yüzüne mahcup bir gülümseme yerleşti.
“Sana dinlen demiştim,” dedi Deniz, önce şaşkınlıkla, sonra endişeyle. “Sen burada ne yapıyorsun?”
Kaan omuz silkmeye çalıştı.
“Sana bir şeyler hazırlamak istedim.”
Deniz bir süre konuşamadı.
İçindeki bütün öfke, telaş ve endişe bir anda eriyip gitti.
Karşısındaki adam tek koluyla kahvaltı hazırlamaya çalışmış, muhtemelen mutfağın altını üstüne getirmişti. Üstelik bütün bunları Deniz için yapmıştı.
Deniz'in dudaklarında istemsiz bir gülümseme belirdi.
“Sen gerçekten…”
“Ne?” diye sordu Kaan.
“Hiçbir şey.”
Kaan şüpheyle baktı.
“Gülüyorsun.”
“Gülmüyorum.”
“Deniz, yüzüne bakıyorum.”
Deniz daha fazla dayanamadı ve güldü.
Kaan da ona katıldı.
Birlikte mutfağı biraz toparladılar. Sonra hazırlayabildikleri kahvaltıyı masaya koyup karşılıklı oturdular.
Kahvaltı boyunca aralarında küçük şakalar, kısa konuşmalar ve ara sıra yükselen kahkahalar vardı.
Deniz, Kaan'ın yanında böyle sıradan anlar yaşayabilmeyi seviyordu.
Bazen insanın mutluluğu büyük olaylarda değil, karşısındaki kişinin kendisine uzattığı bir bardak çayda saklıydı.
Kahvaltıdan sonra Deniz ayağa kalktı.
“Kaan, hemen duşa girmen gerekiyor.”
Kaan sandalyesinde geriye yaslandı.
“Nasıl duş alacağım acaba? Tek kolum var.”
Deniz düşünmeden cevap verdi.
“Ben yardım edeceğim.”
Kaan başını kaldırdı.
“Cidden mi?”
Deniz o an ne söylediğini tam olarak idrak etti.
Ama artık geri dönemiyordu.
“Evet.”
Kaan'ın dudaklarında yavaşça muzip bir gülümseme belirdi.
“Peki, hemşire bey. Size güveniyorum.”
Deniz yüzünün ısındığını hissetti.
Ben bunu neden söyledim?
Kaan'a yardım etmek istiyordu. Elbette istiyordu. Ama bu, sevdiği adamı bu kadar yakından görmek ve ona dokunmak demekti.
Deniz derin bir nefes aldı.
“Gel artık.”
Banyoya geçtiklerinde Deniz önce suyun sıcaklığını ayarladı. Kaan'ın kırık kolunu korumak için dikkatli davranmaları gerekiyordu.
Deniz, Kaan'ın tişörtünü çıkarmasına yardım etti. Ardından pantolonunu çıkarması için destek oldu ve kırık kolunun ıslanmaması amacıyla üzerine su geçirmeyecek bir koruyucu yerleştirdi.
Bütün bunları yaparken yüzünün kızarmasını engelleyemiyordu.
Kaan ise onun bu hâlini fark etmiş olsa da bir şey söylemedi.
Deniz, suyun Kaan'ın yaralı koluna gelmemesine dikkat ederek onu yıkamaya başladı. Hareketleri yavaş ve özenliydi. Bir an bile canının yanmasını istemiyordu.
Bir yandan utanıyor, diğer yandan sevdiği insana bu kadar yakın olmanın mutluluğunu yaşıyordu.
Tam o sırada gözü Kaan'ın beline takıldı.
Orada bir yara izi vardı.
Deniz'in eli bir an duraksadı.
Bu da ne?
İz eski görünüyordu. Ne zaman oluştuğunu ya da nasıl bir yaraya ait olduğunu anlayamadı.
Sormayı düşündü.
Ama sonra Kaan'ın yüzüne baktı.
Şimdilik sormamaya karar verdi.
Her şeyi aynı anda öğrenmek zorunda değildi.
Duş bittikten sonra Deniz, Kaan'ın kurulanmasına ve giyinmesine yardım etti. Ardından onu oturması için sandalyeye yönlendirdi.
Dolaptan kendi kıyafetlerinden birini çıkardı.
Kaan üzerini giydikten sonra Deniz bir adım geri çekilip onu baştan aşağı süzdü.
“Bak sen!” dedi gülerek. “Siyah renkten başka şeyler de sana yakışıyormuş.”
Kaan kıyafetlerine baktı, sonra Deniz'e döndü.
“Yani siyah giydiğimde yakışıklı değil miyim?”
Deniz'in gülümsemesi yüzünde dondu.
“Ben öyle bir şey demedim!”
“Demek ki yakışıklıyım.”
“Kaan!”
Kaan kahkaha attı.
Deniz de sonunda kendini tutamayıp güldü.
Bir anlığına her şey çok kolaymış gibi geldi.
Ne geçmiş vardı ne sorular ne de cevabını bilmediği duygular.
Yalnızca ikisi vardı.
Ve Deniz, böyle anların hiç bitmemesini diliyordu.
Bir süre sonra Kaan başını kaldırdı.
“Deniz, dışarı çıkalım mı?”
Deniz şaşırdı.
“Dışarı mı?”
“Evet. Biraz hava alırız.”
“Olur.”
Hazırlanıp birlikte evden çıktılar.
Yakınlardaki bir kafeye gittiler. İçerisi sakindi; birkaç masa doluydu ve fonda hafif bir müzik çalıyordu.
Deniz masaya doğru ilerlerken Kaan'ın aniden durduğunu fark etti.
“Kaan?”
Kaan cevap vermedi.
Bakışları kafenin bir köşesine sabitlenmişti.
Orada yeni model, parlak siyah bir piyano duruyordu.
Kaan'ın yüzündeki ifade değişti.
Sanki çevresindeki her şey bir anlığına silinmişti.
Piyanoya doğru yürüdü.
“Bu kimin?” diye sordu kafe sahibine.
Adam başını kaldırdı.
“Bizim. Normalde bir piyanistimiz var ama bugün rahatsızlandı.”
Kaan bir an tereddüt etti.
“Deneyebilir miyim?”
Kafe sahibi gülümsedi.
“Elbette. Zaten bugün çalacak kimse yok.”
Kaan piyanonun başına oturdu.
Deniz onu merakla izliyordu.
Kaan parmaklarını tuşların üzerine yerleştirdi.
Sonra ilk nota duyuldu.
Ardından ikincisi.
Ve kısa bir süre içinde kafenin içini melodi doldurdu.
Konuşmalar yavaş yavaş kesildi. Masalardaki insanlar başlarını çevirip piyanoya baktılar.
Kaan çalıyordu.
Hem de tek eliyle.
Deniz'in gözleri büyüdü.
Kaan'ın parmakları tuşların üzerinde büyük bir ustalıkla hareket ediyordu. Yüzünde biraz önceki muzip gülümsemeden eser yoktu. Sanki kendisini başka bir yerde, başka bir zamanda bulmuştu.
Deniz onun yüzüne baktı.
Kaan'ın müzik çalarken nasıl değiştiğini ilk kez görüyordu.
İki elini de kullanabilseydi nasıl çalardı?
Bu düşünce Deniz'in içini hem hayranlıkla hem de garip bir hüzünle doldurdu.
Kaan'ın müzik konusunda bu kadar yetenekli olduğunu biliyordu artık.
Ama yeteneğin nereden geldiğini bilmek, onun hikâyesini anlamak demek değildi.
Kaan'ın geçmişinde hâlâ kapalı kapılar vardı.
Ve Deniz, bir gün o kapıların arkasında ne olduğunu öğrenmek istiyordu.
Son nota çalındığında kafe birkaç saniye boyunca sessiz kaldı.
Ardından alkışlar yükseldi.
Kaan sanki az önce ne yaptığını yeni fark etmiş gibi başını kaldırdı. Biraz mahcup bir ifadeyle gülümsedi.
“Uzun zamandır çalmıyordum,” dedi.
Deniz ona bakmaya devam etti.
“Belli olmuyor.”
Kaan'ın dudaklarında küçük bir gülümseme belirdi.
“Öyle mi?”
“Öyle.”
Deniz'in sesi, kendi beklediğinden daha yumuşak çıkmıştı.
Kaan bir süre ona baktı.
Sonra ayağa kalkıp masaya döndü.
Her şey çok güzel gidiyordu.
Belki de fazla güzel.
Çünkü bazı anlarda mutluluğun ne kadar kırılgan olduğunu hatırlatmak için tek bir kişinin içeri girmesi yeterliydi.
Kafenin kapısı açıldı.
İçeri giren kişiyi Deniz hemen tanıdı.
Emre.
Deniz'in sevmediği, Kaan'la fazlasıyla samimi olan Emre.
Emre etrafa göz gezdirdikten sonra Kaan'ı gördü. Yüzüne tanıdık, rahat bir gülümseme yerleşti.
“Vay be! Yaşlı kurt hâlâ eskisi gibi!”
Kaan başını kaldırıp güldü.
“Saçmalama, Emre. Uzun zamandır çalmıyorum.”
“Hiç değişmemişsin.”
İkisi konuşmaya devam etti.
Aralarındaki rahatlık Deniz'in gözünden kaçmıyordu. Sanki uzun zamandır birbirlerini tanıyor, birbirlerinin şakalarını ezbere biliyorlardı.
Deniz'in içindeki huzur yavaşça yerini o tanıdık duyguya bıraktı.
Kıskançlık.
Yine.
Kaan'a böyle hissetmeye hakkı olmadığını biliyordu. Kaan onun sevgilisi değildi. Ona hesap soramazdı. Kiminle konuşacağına karışamazdı.
Ama kalp, insanın bildiği kurallara her zaman uymuyordu.
Deniz sandalyesinden kalktı.
“Kaan, ben eve dönüyorum.”
Kaan ona döndü.
“Ne? Neden?”
“Biraz yoruldum.”
“Beş dakika bekle. Birlikte gideriz.”
Deniz itiraz etmedi.
Kaan lavaboya doğru yürüdüğünde Emre, Deniz'in yanına geldi.
“Sen nasılsın?”
Deniz ona baktı.
“İyiyim. Sen?”
“Eh işte.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Deniz bir süredir aklını kurcalayan soruyu sonunda sordu.
“Kaan'la eski arkadaş mısınız?”
Emre'nin yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.
“Evet. Bayadır yakınız.”
Deniz başını salladı.
Bir an ne söyleyeceğini bilemedi. Sonra geçen gün hastanede duyduğu konuşmayı hatırladı.
“Geçen hastanede… Kaan'ın yanında durmak kolay değil demiştin ya.”
Emre'nin ifadesi değişti.
“Evet?”
Deniz ellerini birbirine kenetledi.
“Kaan'ın yanında durmak…”
Sözlerini toparlamaya çalıştı.
“Fırtınalı bir okyanusta ada bulmayı ummak gibi. Ya da dingin bir denizde boğuluyormuşum gibi.”
Emre birkaç saniye ona baktı.
Sonra güldü.
Ama bu, Deniz'le alay eden bir kahkaha değildi.
“Ve haklısın,” dedi.
Deniz'in kaşları hafifçe çatıldı.
“Ne demek istiyorsun?”
Emre cevap vermedi.
Yalnızca omuz silkti, ardından başka bir şey söylemeden uzaklaştı.
Deniz arkasından bakarken zihninde yeni sorular oluştu.
Emre, Kaan hakkında ne biliyordu?
Neden onun yanında durmanın kolay olmadığını söylemişti?
Ve Deniz'in henüz bilmediği ne vardı?
Tam o sırada Kaan geri döndü.
“Hadi, gidelim.”
Deniz düşüncelerinden sıyrıldı.
“Tamam.”
Birlikte kafeden çıktılar.
Yol boyunca fazla konuşmadılar. Kaan ara sıra Deniz'e bir şeyler sordu, Deniz de cevap verdi. Ama aklı hâlâ Emre'nin söylediklerindeydi.
Eve vardıklarında Deniz ayakkabılarını çıkarıp içeri geçti.
Kaan da arkasından geldi.
Her şey birkaç saat önceki kadar sakindi.
Ama Deniz artık bir şeyden emindi.
Kaan'ın hayatında henüz tanımadığı insanlar, bilmediği anılar ve anlamlandıramadığı sessizlikler vardı.
Ve belki de onu sevmek, yalnızca yanında kalmak değildi.
Belki onu gerçekten tanımayı öğrenmekti.
Deniz başını kaldırıp Kaan'a baktı.
Kaan da ona baktı.
“Ne oldu?” diye sordu.
Deniz gülümsedi.
“Hiçbir şey.”
Ama içinde bir soru dönüp duruyordu.
Bir insanı ne kadar sevebilirsin, onu ne kadar tanımadığını bilmeden?
Bazı şarkılar yarım kalırdı.
Bazı hikâyeler de.
Ve Kaan'ın hikâyesi, Deniz'in henüz duymadığı notalarla doluydu.