“Bazen insan, hayatında ilk kez hissettiği duygunun ne olduğunu bilmez. Sadece o duyguya her yaklaştığında aynı kişiyi görür. Ve bir gün, farkında bile olmadan, ona o kişinin adını verir.”
Bir öpücüğün ertesi sabahı
Deniz gözlerini açar açmaz yataktan fırladı.
Daha doğrusu fırlamaya çalıştı, ayağı battaniyeye takılınca neredeyse yeniden yatağa düşüyordu.
— Allah'ım, bir sabah da normal uyanayım!
Saçlarını karıştırdı, yüzünü ellerinin arasına aldı ve birkaç saniye öylece oturdu.
Sonra aklına dün gece geldi.
Bar…
Kaan…
Eve dönüşleri…
Yatağa düşmeleri…
Ve dudaklarının birbirine değdiği o birkaç saniye.
Deniz'in yüzü anında kızardı.
— HAYIR! YİNE BAŞLADIK!
Yastığını yüzüne bastırdı.
Dün geceyi unutması mümkün değildi. Kaan'ın yüzünün kendisine ne kadar yakın olduğunu, o an gözlerini nasıl açtığını, aralarındaki sessizliği…
Hepsini hatırlıyordu.
Üstelik bir sorun daha vardı.
Kaan'ı öpmüştü.
Tamam, kazara olmuştu. Tamam, ikisi de dengesini kaybetmişti. Tamam, kimse bilerek yapmamıştı.
Ama yine de…
Ben Kaan Demir'i öptüm.
Deniz, yastığın arkasından başını çıkardı.
Dudaklarına dokundu.
Sonra elini hemen çekti.
— Deniz Arslan, kendine gel. Çocuk muhtemelen hiçbir şey hatırlamıyordur.
Bir an durdu.
— Ya hatırlıyorsa?
Yüzü yeniden kızardı.
— YA HATIRLIYORSA?!
Kendi kendine söylenerek yataktan kalktı ve mutfağa koştu. Kahvaltı hazırlamak, düşüncelerinden kaçmak için iyi bir bahaneydi.
En azından öyle sanıyordu.
Yumurtaları hazırladı, ekmeği çıkardı, çayı ocağa koydu. Fakat eline aldığı her şey bir şekilde dün geceyi hatırlatıyordu.
Bir bardak gördü.
Kaan'la içtikleri kahveler aklına geldi.
Pencereye baktı.
Kaan'ın yanında yürüdüğü akşamı hatırladı.
Telefonuna baktı.
Kaan'ın mesajını beklediğini fark etti.
Deniz derin bir nefes aldı.
— Ben bittim.
Çünkü mesele yalnızca bir öpücük değildi.
Deniz, yıllardır sevdiği adamı öpmüştü.
Üstelik o öpücük kazara gerçekleşmiş olsa da Deniz'in içinde sakladığı bütün hayallere dokunmuştu.
Bir anlığına bile olsa, Kaan'ın dudaklarının kendisininkine değdiğini bilmek…
İnsan, bir hayali gerçek olduğunda neden aynı anda hem dünyanın en mutlu insanı hem de en korkak insanı olurdu?
Deniz cevabı bilmiyordu.
Ama kahvaltıyı hazırlamaya devam ederken yüzündeki gülümsemeyi de engelleyemiyordu.
Kaan ise hâlâ yataktaydı.
Gözlerini tavana dikmiş, hareket etmeden duruyordu.
Normalde uyandığında aklına gelen ilk şey dersler, yapılması gereken işler ya da hayatın kendisine çıkardığı yeni bir sorundu.
Bugünse zihninde tek bir görüntü vardı.
Deniz'in yüzü.
Ona ne kadar yakın olduğu…
Dudaklarının birbirine değdiği an…
Ve o birkaç saniyelik sessizlik.
Kaan gözlerini kapattı.
Sonra hemen açtı.
— Oğlum, ne yapıyorsun sen?
Yatağa oturdu, ellerini saçlarının arasından geçirdi.
Öpüşmek sevgililerin yaptığı bir şey değil miydi?
Peki, Kaan'la Deniz sevgili miydi?
Hayır.
Elbette değillerdi.
O zaman neden…
Neden o anı tekrar yaşamak istiyordu?
Kaan kaşlarını çattı.
— Kazaydı. Düştük, birbirimize çarptık. Bitti gitti.
Başını salladı.
— Aynen. Bitti gitti.
Birkaç saniye sessizlik oldu.
Ardından zihninde o an yeniden canlandı.
Deniz'in gözleri…
Şaşkın yüzü…
Ve dudaklarının üzerindeki o kısa, beklenmedik dokunuş.
Kaan'ın yanakları ısındı.
— Yeter be!
Yatağın kenarına oturup yüzünü ellerinin arasına aldı.
Sorun, öpücüğün gerçekleşmiş olması değildi.
Sorun, Kaan'ın onu tekrar istemesiydi.
Bunu kendine bile itiraf etmek istemiyordu.
Deniz'i yeniden öpmeyi düşünüyordu.
Bir kaza yüzünden değil.
Düşmedikleri, sendelemedikleri, birbirlerine yanlışlıkla yaklaşmadıkları bir anda…
Sadece istediği için.
Bu düşünce Kaan'ı yerinden kaldırdı.
— Toparla kendini, Demir. Bir öpücük yüzünden aklını mı kaybedeceksin?
Ayağa kalkıp kapıya yöneldi.
Tam kapıyı açtığında karşısındaki manzarayla olduğu yerde kaldı.
Deniz, odanın diğer tarafında tişörtünü değiştiriyordu.
Kaan'ın beyni bir anlığına bütün işlevlerini kaybetti.
Deniz, onu fark edince irkildi.
— KAAN!
Elindeki ilk tişörtü alıp apar topar üzerine geçirdi.
— Kapıyı çalmak diye bir şey duydun mu hiç?!
Kaan birkaç saniye cevap veremedi.
Çünkü Deniz'in üzerinde az önce giydiği tişört vardı.
Kendi tişörtü.
Kaan'ın siyah tişörtü Deniz'in üzerinde biraz bol duruyordu. Deniz yakasını düzeltirken saçlarını da eliyle geriye itti.
Kaan'ın yüzünde istemsiz bir gülümseme belirdi.
— Tişörtüm sana yakışmış.
Deniz'in eli havada kaldı.
Benim üzerimde Kaan'ın tişörtü var.
Bu düşünce, zaten zor durumda olan beyninin tamamen kapanmasına neden oldu.
— Ben… Şey… Temizdi. Yani senin tişörtün temizdi. Ben de…
Kaan kaşını kaldırdı.
— Deniz, nefes al.
— ALIYORUM!
— Pek öyle görünmüyor.
Kaan güldü.
Deniz gözlerini devirdi ama yüzündeki kızarıklığı gizleyemedi.
Kaan ise ona bakarken içindeki tuhaf hissin yeniden ortaya çıktığını fark etti.
Deniz'in kendi tişörtünü giymesi neden hoşuna gitmişti?
Neden onu böyle görünce gülümsemek istemişti?
Ve neden aklına yeniden dün gece gelmişti?
Kaan bu soruları düşünmemeye karar verdi.
En azından şimdilik.
— Kahvaltı hazır mı? diye sordu.
Deniz hızla kapıyı işaret etti.
— Hazır. Çık dışarı!
Kaan kahkaha attı.
— Emredersiniz, komutanım.
Kapıdan çıkarken bir kez daha arkasına baktı.
Deniz hâlâ kıpkırmızıydı.
Kaan'ın gülümsemesi büyüdü.
İçinden geçen düşünceyse kendisini bile şaşırttı.
Keşke biraz daha baksaydım.
İlk öpücük unutulur mu?
Kahvaltı masasına oturduklarında ikisi de son derece normal davranmaya çalışıyordu.
En azından dışarıdan bakıldığında.
Deniz çayını doldururken Kaan ekmeğe uzandı. İkisi aynı anda tereyağına elini götürünce parmakları birbirine değdi.
Deniz elini hemen çekti.
Kaan ise ona baktı.
— Elimi ısırmayacaksın, değil mi?
Deniz başını kaldırdı.
— Ne?
— Biraz önce elime dokundum diye sanki elektrik çarpmış gibi oldun.
— Olmadım!
— Tabii. Ben de az önce senin tişörtünü görünce hiçbir şey düşünmedim zaten.
Deniz'in gözleri büyüdü.
— SEN HÂLÂ ONU MU DÜŞÜNÜYORSUN?!
Kaan sırıttı.
— Hangisini? Tişörtü mü?
Deniz ağzını açtı ama söyleyecek bir şey bulamadı.
Kaan ekmeğine reçel sürmeye devam etti.
— Bu arada, dün geceki performansın için teşekkür ederim.
Deniz'in elindeki çay kaşığı tabağa düştü.
DÜN GECEKİ PERFORMANSIM MI?!
— Ne performansı?!
Kaan gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı.
— Beni eve kadar taşıdın sayılır. Bir de yatağa yatırdın. Gerçekten çok hizmetkârca.
Deniz derin bir nefes aldı.
— Seni bir daha asla eve getirmeyeceğim.
— Tamam, bir daha bu kadar içmem.
— Söz mü?
— Söz.
Bir an sessizlik oldu.
Kaan başını kaldırdı.
— Ama ilk öpücüğümü hatırlamam mı?
Deniz'in içtiği çay yanlışlıkla nefesine kaçtı. Öksürmeye başlayınca Kaan hemen yanına uzanıp sırtına hafifçe vurdu.
— Yavaş, yavaş! Daha sabah sabah beni katil yapma.
Deniz sonunda nefes alabildi.
— NE ÖPÜCÜĞÜ?!
Kaan'ın yüzünde kocaman bir sırıtış vardı.
— Dün geceki.
— O… O kazaydı!
— Biliyorum.
— Yani bilerek yapmadım!
— Onu da biliyorum.
— O zaman neden böyle konuşuyorsun?!
Kaan birkaç saniye ona baktı.
Aslında kendisi de bilmiyordu.
Belki Deniz'in yüzünün kızarmasını görmek hoşuna gidiyordu.
Belki dün geceyi yalnızca kendisinin düşünmediğini bilmek istiyordu.
Belki de Deniz'in kendisine nasıl tepki vereceğini merak ediyordu.
Ama bunların hiçbirini söylemedi.
Onun yerine sandalyesine yaslandı.
— Rahat ol be, Arslan. İstersen tekrar öperim.
Deniz'in kalbi bir anlığına duracak gibi oldu.
Kaan'ın yüzünde şakacı bir ifade vardı.
Deniz ise o cümlenin altında başka bir şey aramaktan kendini alamıyordu.
Gerçekten mi?
Yoksa yine benimle dalga mı geçiyor?
Kaan biraz öne eğildi.
— Ne oldu? Sessizleştin.
Deniz gözlerini kaçırdı.
— Sus ya. Zaten kazara oldu.
Kaan'ın gülümsemesi hafifçe değişti.
— Evet, kazara oldu.
Bu kez sesinde şaka yoktu.
Deniz başını kaldırdı.
Bir an göz göze geldiler.
Kaan, Deniz'in gözlerinde bir şey gördüğünü düşündü. Bir umut kırıntısı mıydı? Yoksa yalnızca mahcubiyet mi?
Anlayamadı.
Ama içinden geçen şey son derece açıktı.
Şimdi bana tekrar öp deseydi, ne yapardım?
Kaan cevabı biliyordu.
Öperdi.
Hiç düşünmeden.
Fakat Deniz böyle bir şey söylemedi.
Çünkü onun için bu öpücük bir kazadan çok daha fazlasıydı. Kaan'ın yeniden yaklaşmasını istiyordu ama kendisine umut verip sonra uzaklaşmasından korkuyordu.
Bu yüzden başını eğdi.
— Okula geç kalıyoruz.
Kaan birkaç saniye ona baktı.
Sonra ayağa kalktı.
— Doğru. Hadi, mimarlık fakültesinin geleceğini kurtarmam lazım.
Deniz gülümsedi.
— Önce kendi geleceğini kurtar, Demir.
— Benim geleceğim gayet parlak.
— Nasıl yani?
Kaan kapıya yöneldi.
— Yanımda kahvaltı hazırlayan biri var.
Deniz'in yüzü yeniden kızardı.
— ÇIK DIŞARI!
Kaan kahkahalarla evden çıktı.
Ama merdivenlerden inerken gülümsemesi yavaşça sakinleşti.
Dün geceki öpücüğü hatırlıyordu.
Hem de her ayrıntısıyla.
Ve ilk defa, bir anının yeniden yaşanmasını bu kadar çok istiyordu.
Adını bilmediğim duygu
Üniversiteye vardıklarında farklı sınıflara gitmek zorunda kaldılar.
Kaan, Deniz'den ayrılırken birkaç adım yürüdü. Sonra durup arkasına döndü.
Deniz de tam o sırada ona bakıyordu.
Kaan'ın yüzünde yaramaz bir gülümseme belirdi.
Dudaklarına iki parmağını götürüp Deniz'e küçük bir öpücük yolladı.
Ardından arkasını dönüp yürümeye devam etti.
Deniz olduğu yerde kaldı.
Az önce ne yaptı bu?
Elini yanağına götürdü.
Benimle dalga mı geçiyor?
Yoksa…
Dün geceki öpücüğü gerçekten önemsiyor muydu?
Deniz'in yüzünde istemsizce bir gülümseme oluştu.
Sonra hemen kendini toparladı.
— Hayır, Deniz. Sakın umutlanma.
Ama kalbi çoktan umutlanmıştı.
Deniz, Ece'yi bulur bulmaz yanına oturdu.
Ece onu görür görmez gözlerini kıstı.
— Bir şey olmuş.
Deniz çantasını masaya bıraktı.
— Ne?
— Suratında öyle bir ifade var ki ya piyangoyu kazandın ya da Kaan yine hayatını mahvetti.
Deniz bir süre sustu.
Sonra Ece'nin kolunu tuttu.
— Sana bir şey söylemem lazım.
Ece iç çekti.
— Yine Kaan, değil mi?
— Ece, lütfen.
Arkadaşı onun yüzündeki ifadeyi görünce ciddileşti.
— Tamam. Anlat.
Deniz derin bir nefes aldı.
— Dün gece… Kaan'la öpüştük.
Ece'nin ağzı açık kaldı.
Bir saniye.
İki saniye.
Sonra masaya doğru eğildi.
— NE?!
Deniz hemen parmağını dudaklarına götürdü.
— Bağırma!
— SEN KAAN DEMİR'İ ÖPTÜN MÜ?!
— Kazara oldu!
Ece'nin gözleri büyüdü.
— Bir dakika. Siz sevgili misiniz?
Deniz başını iki yana salladı.
— Hayır.
— Peki nasıl öpüştünüz?
Deniz yüzünü ellerinin arasına aldı.
— Birlikte bara gittik. Kaan biraz fazla içti. Ben de onu eve götürdüm çünkü tekrar hastaneden toplamak istemedim. Yatağına yatırırken ayağım takıldı, ikimiz de yatağa düştük ve…
Sustu.
Ece sabırsızlandı.
— Ve?
Deniz'in sesi iyice kısıldı.
— Dudak dudağa geldik.
Ece birkaç saniye ona baktı.
Sonra kahkahayı bastı.
— DENİZ! SENİN AŞK HAYATIN NEDEN SÜREKLİ KAZALARLA İLERLİYOR?!
Deniz bir yastık bulabilseydi Ece'nin kafasına geçirecekti.
— Gülme!
Ece gülmesini durdurmaya çalıştı.
— Tamam, tamam. Peki Kaan ne dedi?
Deniz başını kaldırdı.
— Hatırlıyormuş.
Ece'nin gülümsemesi yavaşça kayboldu.
— Nasıl yani?
— Sabah benimle dalga geçti. İlk öpücüğümü hatırlamam mı, dedi. Sonra da istersem tekrar öpebileceğini söyledi.
Ece'nin kaşları havalandı.
— BEKLE. NE DEDİ?!
— Ece!
— Deniz, çocuk sana tekrar öpmeyi teklif etmiş!
Deniz ellerini birbirine kenetledi.
— Şakaydı.
— Nereden biliyorsun?
— Çünkü Kaan her şeyi şakaya vuruyor.
Ece bir süre arkadaşına baktı.
Sonra daha yumuşak bir sesle konuştu.
— Peki sen ne hissettin?
Deniz'in gözleri masaya kaydı.
— Mutlu oldum.
Bu kez utanarak gülümsedi.
— Çok mutlu oldum. Ama aynı zamanda korktum. Çünkü onun için yalnızca bir şakaysa… Ben yine kendime umut vermiş olacağım.
Ece, Deniz'in elini tuttu.
— Sen onu çok seviyorsun.
Deniz başını salladı.
— Evet.
— O zaman kendine kızma. Birini sevmek suç değil. Ama onun her hareketini bir söz gibi görüp kendini yıpratma, olur mu?
Deniz sessizce arkadaşına baktı.
Keşke bu kadar kolay olsaydı.
Kaan'ın bir gülümsemesi bile kalbini yerinden oynatıyordu.
Ece ayağa kalktı.
— Hadi, derse geçelim. Öğle arasında devam ederiz. Ama bir gün bu çocuk sana gerçekten âşık olursa, ilk ben gelip sana “Ben demiştim” diyeceğim.
Deniz güldü.
— Daha kendisi ne hissettiğini bilmiyor.
Ece omuz silkti.
— Belki de kalbi biliyordur. Sadece beyni biraz geriden geliyordur.
Deniz istemeden gülümsedi.
Oysa aynı saatlerde Kaan'ın kalbinde de, henüz adını koyamadığı bir şey büyümeye başlamıştı.
Onun yanındayken
Kaan o gün ders boyunca kendini dinleyemedi.
Hocasının anlattığı projeyi anlamaya çalışıyor, birkaç dakika sonra yeniden Deniz'i düşünmeye başlıyordu.
Deniz'in sabahki yüzü…
Kendi tişörtünü giymesi…
Öpücük hakkında konuşurken kızarması…
Ve kendisine baktığında gözlerinde beliren o ifade.
Kaan kalemini masaya bıraktı.
— Bana ne oluyor?
Yanındaki arkadaşı ona döndü.
— Ne dedin?
— Bir şey demedim.
— Kendi kendine mi konuşuyorsun.
— Sen de kendi kendine susmayı öğren.
Arkadaşı gözlerini devirdi.
Kaan yeniden önüne döndü ama aklı yine Deniz'e gitti.
Son zamanlarda bir şey fark etmişti.
Ne zaman kendini kötü hissetse Deniz'i görmek istiyordu.
Bir şey olduğunda ona anlatmayı düşünüyor, komik bir şey yaşadığında onun nasıl güleceğini merak ediyor, bazen yalnızca aynı ortamda bulunmak bile içini rahatlatıyordu.
Deniz yanındayken kendini açıklamak zorunda hissetmiyordu.
Sessiz kaldığında bile rahatsız olmuyordu.
Hata yaptığında Deniz onunla dalga geçiyor ama onu küçümsemiyordu.
Ve Kaan, hayatında ilk kez birinin yanında sürekli güçlü görünmek zorunda olmadığını hissediyordu.
Bu his onu korkutmalıydı.
Çünkü birine alışmak, onu kaybetme ihtimalini de beraberinde getirirdi.
Kaan bunu çok iyi biliyordu.
Ama bütün bunlara rağmen Deniz'den uzaklaşmak istemiyordu.
Aksine…
Onunla daha fazla vakit geçirmek istiyordu.
Daha fazla konuşmak.
Daha fazla gülmek.
Daha fazla yanında olmak.
Kaan başını geriye yasladı.
Belki de yalnızca iyi bir arkadaştır.
Bu düşünceyi kendisine defalarca söyledi.
Fakat arkadaşlarının yanında hissettiği şeyle Deniz'in yanında hissettiği şey aynı değildi.
Deniz'in eli eline değdiğinde neden kalbi hızlanıyordu?
Deniz ona gülümsediğinde neden bütün gününün rengi değişiyordu?
Ve dün geceki öpücüğü neden yeniden yaşamak istiyordu?
Kaan'ın bunlara verecek bir cevabı yoktu.
Henüz.
Öğle arası
Kaan'ın aklına gelen ilk şey Deniz'i görmekti.
Ders biter bitmez kantine gitti.
İçeri girdiğinde gözleri masaları taradı.
Ve sonunda onu buldu.
Deniz, Ece ve kızıl saçlı bir çocukla oturuyordu.
Üçü bir şeye gülüyordu.
Kızıl saçlı çocuk bir şey anlatırken Deniz'in omzuna dokundu. Deniz başını geriye atıp güldü.
Kaan'ın adımları yavaşladı.
İçinde bir şey kıpırdadı.
Önceki günlerde de bu hissi yaşamıştı. Deniz'in başka biriyle konuştuğunu gördüğünde, onun güldüğünü duyduğunda…
O zamanlar bu hissi anlamlandıramamıştı.
Şimdi de anlamlandıramıyordu.
Ama bir şey kesindi.
Deniz'in yanında oturan o çocuğun onu güldürmesi Kaan'ın hiç hoşuna gitmiyordu.
Ne oluyor lan?
Kaan kendi kendine söylendi.
Deniz onun sevgilisi değildi.
Hatta aralarında bir ilişki bile yoktu.
Üstelik Kaan, Deniz'in kendisine karşı ne hissettiğini de bilmiyordu.
O zaman neden Deniz'i başkasıyla görünce yanlarına gitmek istiyordu?
Neden o gülümsemenin kendisine de yönelmesini istiyordu?
Kaan derin bir nefes aldı.
Sonra omuzlarını dikleştirip masaya doğru yürüdü.
Bugün Deniz'i onlara bırakmaya hiç niyeti yoktu.
Yanlarına vardığında Deniz başını kaldırdı.
Göz göze geldiler.
Deniz'in yüzünde önce şaşkınlık, ardından küçük bir gülümseme belirdi.
Kaan'ın içindeki tuhaf his, o gülümsemeyi gördüğü anda hafifledi.
Bu kez düşünmeden davrandı.
Deniz'in yanağından hafifçe makas aldı ve elini omzuna attı.
— Naber, Deniz?
Deniz'in yanakları anında kızardı.
— İyiyim. Sen?
Kaan sırıttı.
— Seni görünce daha iyi oldum.
Deniz'in kalbi hızlandı.
Ece gözlerini kocaman açarak ikisine baktı. Sonra Deniz'e anlamlı bir bakış attı.
Deniz, masanın altından arkadaşının ayağına bastı.
Ece acıyla yüzünü buruşturdu ama sesini çıkarmadı.
Kaan, kızıl saçlı çocuğa döndü.
— Bu arkadaş da kim?
Çocuk elini uzattı.
— Umut. Ece'nin sevgilisiyim.
Kaan'ın yüzündeki ifade bir anlığına değişti.
Sonra çocuğun elini sıktı.
— Kaan.
Umut gülümsedi.
— Deniz senden bahsetmişti.
Kaan'ın kaşları hafifçe kalktı.
— Öyle mi?
Deniz'in gözleri büyüdü.
— Umut!
Umut masumca omuz silkti.
— Ne var? Bahsettin.
Kaan, Deniz'e döndü.
— Hakkımda ne söyledin bakalım?
Deniz'in zihni allak bullak oldu.
Senin yüzünden geceleri uyuyamadığımı mı? Seni gördüğümde kalbimin nasıl attığını mı? Yoksa bir öpücük yüzünden bütün sabah kendimi toparlayamadığımı mı?
— Saçma şeyler, dedi sonunda.
Kaan'ın gülümsemesi büyüdü.
— Güzel. Ben de senin hakkında saçma şeyler anlatıyorum.
Deniz ona bakakaldı.
— Sen benim hakkımda mı konuşuyorsun?
Kaan bir an durdu.
Bu sorunun cevabı, düşündüğünden daha açıktı.
Evet.
Deniz'i düşünüyordu.
Sık sık.
Gereğinden fazla.
Ama bunu kabul etmek yerine sandalyeyi çekip masaya oturdu.
— Konuyu değiştirelim. Akşama ne yapıyorsunuz?
Ece hemen cevap verdi.
— Henüz bir planımız yok.
Kaan'ın yüzü aydınlandı.
— O zaman lunaparka gidelim!
Umut başını salladı.
— Olur, güzel fikir.
Ece de kabul etti.
Deniz ise Kaan'a baktı.
— Sen lunaparka mı gitmek istiyorsun?
Kaan omuz silkti.
— Evet. Sorun mu var?
Deniz gülümsedi.
— Yok.
Kaan, o gülümsemeyi görünce kendi kendine küçük bir zafer kazanmış gibi hissetti.
Asıl istediği şey lunapark değildi.
Deniz'le vakit geçirmekti.
Ama bunu kendisine bile itiraf etmeye hazır değildi.
Bu yüzden Ece ve Umut'un da gelmesini önermişti.
Hem yalnız kalırlarsa ne yapacağını bilmiyordu.
Deniz'in gözlerine bakarken yine dün geceyi hatırlarsa?
Onu yeniden öpmek isterse?
Ya Deniz kendisinden uzaklaşırsa?
Kaan, bütün bu düşüncelerin ortasında kendine tek bir söz verdi.
Bugün Deniz'in yanında olacaktı.
Ve bu tuhaf hissin ne olduğunu anlamaya çalışacaktı.
Bir dönme dolap, iki kalp
Lunaparka vardıklarında Ece'nin heyecanı herkesten fazlaydı.
— Çarpışan arabalara bineceğiz!
Umut güldü.
— Sen beni yine duvara çarpacaksın.
— Bu kez kesin kazanacağım.
Deniz ise uzaktaki dönme dolaba bakıyordu.
Işıklar gökyüzüne doğru yükseliyor, kabinler yavaşça dönüyordu.
— Ben dönme dolaba binmek istiyorum, dedi.
Kaan başını çevirdi.
— Tamam, binelim.
Ece, Kaan'a baktı.
— Sen yükseklikten korkmuyorsun, değil mi?
Kaan'ın yüzündeki gülümseme bir anlığına dondu.
— Ben mi? Asla.
Deniz kaşını kaldırdı.
— Emin misin?
— Arslan, ben her şeyden korkabilirim ama dönme dolaptan mı?
Deniz güldü.
— Peki. Görelim bakalım.
Birkaç dakika sonra Ece ve Umut çarpışan arabalara doğru giderken Kaan'la Deniz dönme dolabın sırasına girdiler.
Kaan yukarı baktı.
Sonra yeniden yukarı baktı.
Sonra yere baktı.
— Deniz?
— Efendim?
— Başka bir şeye binmek istiyor olabilir miyiz?
Deniz ona döndü.
— Az önce korkmadığını söyledin.
— Ben söyledim diye gerçek olmak zorunda mı?
Deniz kahkahasını tutamadı.
Kaan kaşlarını çattı.
— Gülme.
— Gülmüyorum.
— Deniz, gözlerinden yaş geliyor.
— Rüzgârdan!
Kaan başını iki yana salladı.
— Harika. Bir de yalancısın.
Sıraları geldiğinde Kaan'ın içinden geri dönmek geçti.
Ama Deniz'in yüzündeki heyecanı görünce sustu.
Deniz gerçekten mutlu görünüyordu.
Kaan, o mutluluğu bozmak istemedi.
Bu yüzden kabine bindi.
Bir şey olmaz, diye düşündü.
Alt tarafı dönme dolap.
Kabinin kapısı kapandığında ellerini dizlerinin üzerine koydu.
Deniz ona baktı.
— İyi misin?
— Harikayım.
— Elin neden titriyor?
Kaan ellerini hemen cebine soktu.
— Üşüdüm.
Deniz pencereden dışarı baktı.
— Hava gayet güzel.
— Deniz, benimle tartışmak için mi bindin buraya?
Deniz gülmeye başladı.
Dönme dolap yükseldikçe kampüsün ışıkları, sokaklar ve uzaktaki binalar küçülüyordu.
İlk tur tamamlandı.
Kaan derin bir nefes aldı.
İkinci tur başladı.
Kaan, mümkün olduğunca aşağıya bakmamaya çalışıyordu. Gözlerini karşısındaki metal parçaya dikmişti.
Deniz ise manzarayı seyrediyordu.
— Kaan, baksana!
— Bakıyorum.
— Nereye bakıyorsun? Demire mi?
— Çok güzel bir demir. Mimarlık öğrencisi olarak takdir ediyorum.
Deniz yeniden güldü.
Kaan, onun gülüşünü duyunca kendisini biraz daha iyi hissetti.
Belki de bütün mesele buydu.
Deniz güldüğünde dünya birkaç saniyeliğine daha katlanılır bir yer hâline geliyordu.
Üçüncü turun başlamasıyla kabin yeniden yükselmeye başladı.
Yükseldi.
Biraz daha yükseldi.
Ve tam en üst noktaya yaklaştıklarında dönme dolap aniden durdu.
Deniz şaşkınlıkla dışarı baktı.
— Aa! Durduk.
Kaan'ın yüzündeki bütün renkler çekildi.
— Ne demek durduk?
— Bilmiyorum. Belki kısa bir mola veriyorlardır.
Kaan aşağıya baktı.
Sonra hızla gözlerini kapattı.
— Hayır, hayır, hayır…
Deniz ona döndü.
— Kaan?
Kaan cevap vermedi.
Parmakları koltuğun kenarını sıkıca kavramıştı. Nefesi hızlanmış, omuzları gerilmişti.
Deniz'in yüzündeki gülümseme kayboldu.
— Kaan, bana bak.
— İyiyim.
— Değilsin.
Kaan gözlerini açmaya çalıştı ama aşağıdaki boşluğu görünce hemen yeniden kapattı.
— Yüksekten korkuyorum, tamam mı?
Sözler ağzından çıkar çıkmaz başını eğdi.
Sanki korktuğunu söylemek, yıllardır sakladığı bir sırrı açıklamak kadar zordu.
Deniz birkaç saniye ona baktı.
Sonra yumuşacıkça gülümsedi.
— Vay be. Kaan Demir'in de korktuğu şeyler varmış.
Kaan ona bakmadan mırıldandı.
— Dalga geçeceksen hiç konuşma.
Deniz'in yüzündeki gülümseme silindi.
Kaan'ın sesinde öyle bir çaresizlik vardı ki Deniz'in içi burkuldu.
Yavaşça ona yaklaştı.
— Dalga geçmiyorum.
Kaan başını kaldırmadı.
Deniz kollarını açtı.
— Gel bakalım.
Kaan şaşkınlıkla ona baktı.
— Ne?
— Sarıl bana.
Kaan birkaç saniye tereddüt etti.
Sonra Deniz'e doğru eğildi.
Deniz kollarını onun etrafına sardı.
Kaan da yüzünü Deniz'in omzuna gömdü.
İlk başta hâlâ gergindi. Parmakları Deniz'in tişörtünü kavrıyor, nefesi düzensiz çıkıyordu.
Deniz sırtını yavaşça okşadı.
— Buradayım, Kaan. Tamam mı? Buradayım.
Kaan gözlerini kapattı.
Deniz'in sesi…
Kollarının sıcaklığı…
Ona sarılırken duyduğu kalp atışları…
Hepsi, az önce hissettiği korkuyu yavaş yavaş geriye itiyordu.
Dönme dolap hâlâ havadaydı.
Yükseklik hâlâ aynıydı.
Ama Kaan artık aşağıdaki boşluğu düşünmüyordu.
Deniz'i düşünüyordu.
Onun yanında olmasını…
Kollarının kendisini bırakmamasını…
Ve ilk defa, korktuğunu saklamak zorunda hissetmemeyi.
Kaan başını kaldırmadan konuştu.
— Deniz…
— Efendim?
— Senin yanındayken ne korkum kalıyor ne de hüznüm.
Deniz'in nefesi kesildi.
Kaan devam etti.
— Bu çok saçma, biliyorum. Sen yanımda olmayınca da hayatıma devam ediyorum. Derslere giriyorum, insanlarla konuşuyorum, gülüyorum. Her şey normal görünüyor.
Bir an durdu.
— Ama sen yanımdayken… Sanki sürekli tetikte durmak zorunda değilmişim gibi hissediyorum.
Deniz'in gözleri dolmaya başladı.
Kaan hâlâ ona sarılıyordu.
— Ne söyleyeceğimi düşünmüyorum. Nasıl göründüğümü umursamıyorum. Bir şey anlatırken saçmalarsam bile senin yanımda kalacağını düşünüyorum.
Kaan'ın sesi biraz daha alçaldı.
— Ben böyle hissetmeye alışık değilim, Deniz.
Deniz gözlerini kapattı.
Kalbi, göğsüne sığmayacak kadar hızlı atıyordu.
Kaan ona ilk kez böyle konuşuyordu.
Şaka yapmadan.
Konuyu değiştirmeden.
Kendisini gizlemeden.
Deniz, yıllardır sevdiği adamın kendisine güvenmeye başladığını hissediyordu.
Ve bu, onun için bir öpücükten bile daha değerliydi.
— Ben de senin yanında böyle hissediyorum, diye fısıldadı.
Kaan başını kaldırdı.
Gözleri Deniz'in gözlerine değdi.
Deniz devam etti.
— Senin yanındayken bazen ne söyleyeceğimi bile unutuyorum. Bazen çok sinirleniyorum sana. Bazen de hiçbir şey yapmadan yanımda oturman bile yetiyor.
Küçük bir gülümseme belirdi yüzünde.
— Ama senin yanında kendimi yalnız hissetmiyorum.
Kaan'ın kalbi hızlandı.
Deniz'in sözleri içinde bir yere dokunmuştu.
Çok derine.
Çok eskilere.
İnsanların gelip gittiği, sözlerin tutulmadığı, kendisini bir yere ait hissetmek için çabaladığı bütün o yıllara…
Kaan, Deniz'e bakarken boğazındaki düğümü yutmaya çalıştı.
Sonra ağzından, kendisinin bile beklemediği bir cümle çıktı.
— Yanlış yerlerde o kadar uzun süre kaldın ki, artık kendine ait bir yerin olabileceğini bile unuttun, değil mi Kaan?
Deniz dondu.
Kaan'ın gözleri doldu.
Sanki Deniz, yıllardır kimsenin görmediği bir kapıyı açmıştı.
Kaan'ın sakladığı bütün yalnızlığı, bütün yorgunluğu, bütün o eski kırgınlıkları tek bir cümleyle görmüştü.
Kaan başını hafifçe salladı.
— Evet.
Sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
Deniz ona masum bir gülümsemeyle baktı.
Sonra, düşünmeye fırsat bulamadan konuştu.
— Ben senin evin olurum.
Cümle havada asılı kaldı.
Deniz ne söylediğini fark edince gözleri büyüdü.
Ben ne dedim?!
Kaan da şaşkınlıkla ona bakıyordu.
Deniz'in yanakları kızardı.
— Yani… Şey… Ben…
Kaan onu dinlemiyordu.
Çünkü az önce duyduğu cümle, zihninde tekrar tekrar yankılanıyordu.
Ben senin evin olurum.
Kaan hayatı boyunca birçok yerde kalmıştı.
Ama çok az yerde kendini ait hissetmişti.
Bir evin anahtarına sahip olmakla, bir yere ait olmak aynı şey değildi.
İnsan bazen dört duvarın arasında da yapayalnız kalabilirdi.
Kaan bunu biliyordu.
Deniz ise ona bir evin adresini vermemişti.
Bir şeyin sözünü de tam olarak vermemişti.
Ona, yanında kalabileceği bir yer olabileceğini söylemişti.
Kaan'ın göğsünün ortasında bir şey kıpırdadı.
Sanki uzun zamandır kapalı duran bir pencere, ilk kez aralanmıştı.
Deniz'in gözlerine baktı.
— Gerçekten mi?
Deniz'in kalbi yerinden çıkacak gibiydi.
Bu sorunun arkasında ne olduğunu bilmiyordu.
Kaan bunu romantik bir söz olarak mı anlamıştı?
Yoksa yalnızca kendisine destek olmak istediğini mi düşünüyordu?
Deniz yutkundu.
— Evet, dedi usulca. Gerçekten.
Kaan yeniden ona sarıldı.
Bu kez korktuğu için değil.
Gitmek istemediği için.
Deniz de kollarını onun etrafında kapattı.
Dönme dolap hâlâ en üst noktada duruyordu.
Aşağıda insanlar hareket ediyor, müzikler çalıyor, ışıklar yanıp sönüyordu.
Ama o küçücük kabinin içinde zaman durmuş gibiydi.
Kaan başını Deniz'in omzuna yasladı.
Ve ilk defa, birinin yanında kalmak istemenin mutlaka bir gün canının yanacağı anlamına gelmediğini düşündü.
Belki bazı insanlar giderdi.
Belki bazıları kalırdı.
Belki de birine güvenmek, her şeyi bir anda anlatmak değil; önce onun yanında nefes alabilmeyi öğrenmekti.
Kaan henüz âşık olduğunu bilmiyordu.
Deniz'in kendisi için ne kadar önemli olduğunu da tam olarak anlayamıyordu.
Ama bir şeyi biliyordu.
Deniz'in yanında olmak istiyordu.
Ve bu isteğin, düşündüğünden çok daha derin bir yere uzandığını hissediyordu.
Bir süre sonra dönme dolap yeniden hareket etmeye başladı.
Deniz başını kaldırdı.
— Bak, hareket ediyoruz!
Kaan hâlâ ona sarılıyordu.
— Hı hı.
Deniz gülümsedi.
— Artık korkmuyor musun?
Kaan başını kaldırıp ona baktı.
Sonra dudaklarının kenarı kıvrıldı.
— Biraz.
Deniz kaşlarını kaldırdı.
— Biraz mı?
Kaan yeniden ona yaklaştı.
— Biraz daha sarılırsan belki geçer.
Deniz'in yüzü kızardı.
— SEN GERÇEKTEN ÇEKİLMEZ BİRİSİN!
Kaan kahkahalarla güldü.
Ama Deniz'in onu bırakmasını da istemedi.
Adını Deniz koydum
Dönme dolaptan indiklerinde Ece ve Umut onları bekliyordu.
Ece, Kaan'ın yüzüne dikkatlice baktı.
— Yaşıyor musun?
Kaan göğsünü kabarttı.
— Hem de nasıl! Bir tur daha binebilirim.
Deniz hemen araya girdi.
— Yalan söylüyor. Yukarıda neredeyse koltuğu parçalayacaktı.
Kaan ona döndü.
— İhanet!
Umut kahkaha attı.
Ece ise Deniz'in yüzündeki mutluluğu fark etmişti.
— Siz iyi vakit geçirmişsiniz galiba.
Deniz başını eğdi.
— Evet.
Kaan, Deniz'e baktı.
Sonra farkında olmadan gülümsedi.
— Evet, geçirdik.
Bu iki kelime, Deniz'in kalbini yeniden hızlandırmaya yetmişti.
Akşamüstüne kadar lunaparkta kaldılar. Çarpışan arabalara bindiler, bir şeyler yediler, birbirleriyle dalga geçtiler.
Kaan bütün gün Deniz'in yanında olmaya çalıştı.
Bazen koluna dokundu.
Bazen bir şey göstermek için onu yanına çağırdı.
Bazen de hiçbir sebep yokken adını söyledi.
— Deniz, şuna baksana.
— Deniz, acıktın mı?
— Deniz, buraya gelsene.
Her defasında Deniz dönüp ona baktı.
Ve Kaan, onun adını söylemenin bile kendisine iyi geldiğini fark etti.
Bir ara Deniz, Ece ve Umut'un yanına gittiğinde Kaan onları uzaktan izledi.
Deniz gülüyordu.
Kaan'ın içi ısındı.
Sonra kendi kendine sordu:
Neden onun gülmesini görmek beni bu kadar mutlu ediyor?
Cevap gelmedi.
Bir süre sonra başka bir soru belirdi zihninde.
Neden yanımda olmadığında onu merak ediyorum?
Yine cevap yoktu.
Peki neden onu öpmek istiyorum?
Kaan bu soruda durdu.
Dudaklarını birbirine bastırdı.
Sonra dönme dolaptaki anı hatırladı.
Deniz'in kolları…
Ona söylediği sözler…
Ben senin evin olurum.
Kaan'ın göğsünde tanıdık bir sıcaklık yayıldı.
Bu hissi daha önce de yaşamıştı.
Deniz ona sarıldığında.
Deniz güldüğünde.
Deniz onu dinlediğinde.
Deniz'in kendi tişörtünü giydiğini gördüğünde.
Ve dün gece, dudakları birbirine değdiğinde…
Hepsinde aynı şey vardı.
Deniz.
Kaan başını kaldırıp arkadaşına baktı.
— Oğlum, ben galiba kafayı yedim.
Arkadaşı uzaktan seslendi.
— Yeni mi fark ettin?
Kaan gülerek başını iki yana salladı.
Ama zihnindeki sorular bitmemişti.
Belki de bu duygu, hayatında ilk kez hissettiği bir şeydi.
Belki de adını bilmediği için bu kadar korkuyordu.
Birine yakın olmak…
Onu özlemek…
Yanında rahatlamak…
Onu yeniden öpmek istemek…
Ve bütün bunların arasında, onun kendisinden uzaklaşmasından korkmak.
Kaan bunların hiçbirini tam olarak anlamıyordu.
Ama Deniz'in yanında olduğunda içindeki karmaşa biraz olsun sakinleşiyordu.
O zaman, aklına gelen en basit şeyi yaptı.
Bu duyguyu düşündü.
Sonra Deniz'i düşündü.
Ve kendi kendine, sessizce mırıldandı:
— Adını Deniz koydum.
Söylediği anda durdu.
Sanki kelimeler, zihninde uzun zamandır aradığı bir yere oturmuştu.
Adını bilmiyordu.
Nasıl tarif edeceğini bilmiyordu.
Ne zaman başladığını da…
Ama artık onu hissettiğinde kimi düşündüğünü biliyordu.
Deniz'i.
Kaan başını kaldırdı.
Biraz ileride Deniz, Ece'yle konuşuyordu. Bir şey anlatırken ellerini kullanıyor, sonra gülüyordu.
Kaan onu izledi.
Ve yüzünde farkında olmadan beliren gülümsemeyi engellemedi.
Henüz buna aşk diyemiyordu.
Belki demekten korkuyordu.
Belki de hayatında ilk kez kalbinin birine doğru yürüdüğünü fark ediyor ama nereye varacağını bilmiyordu.
Fakat bir şey değişmişti.
Kaan artık Deniz'i yalnızca hayatında bulunan bir insan olarak görmüyordu.
Onun yanında kendisini daha az yalnız hissediyordu.
Daha az korkuyordu.
Daha çok gülüyordu.
Ve ilk defa, yarın ne olacağını bilmemesine rağmen bir sonraki günü merak ediyordu.
Çünkü belki yarın da Deniz'i görecekti.
Belki onunla konuşacaktı.
Belki yeniden güleceklerdi.
Belki de…
Kaan başını hafifçe eğdi.
Belki bir gün onu yeniden öperim.
Bu düşünceyle yüzü kızardı.
— Oğlum, bittin sen.
Kendi kendine güldü.
Sonra Deniz başını kaldırıp ona baktı.
— Kaan! Ne yapıyorsun orada?
Kaan ellerini cebine sokup yanına yürüdü.
— Hiçbir şey, Arslan.
Deniz gözlerini kıstı.
— Kendi kendine gülüyordun.
Kaan omuz silkti.
— Güzel bir şey düşündüm.
Deniz meraklandı.
— Neymiş?
Kaan bir an durdu.
Sonra ona baktı.
Gözlerinin içine.
— Söylemem.
Deniz dudaklarını büktü.
— Neden?
Kaan gülümsedi.
— Daha kendim bile anlamadım.
Deniz bu cevabın ne anlama geldiğini bilmiyordu.
Ama Kaan'ın yüzündeki ifadeyi görünce kalbi yeniden umutlandı.
İkisi yan yana yürümeye devam etti.
Omuzları ara sıra birbirine değiyordu.
Bazen Kaan bir şey söylüyor, Deniz gülüyordu.
Bazen Deniz konuşuyor, Kaan onu sessizce dinliyordu.
Aralarında henüz verilmiş bir söz yoktu.
Birbirlerine itiraf ettikleri bir aşk da…
Ama o gün, Kaan'ın içinde yeni bir şey başlamıştı.
Belki aşk, önce büyük sözlerle gelmiyordu.
Belki birinin adını diğerlerinden daha sık söylemekle…
Onun yanında kendini güvende hissetmekle…
Gittiğinde eksikliğini fark etmekle…
Ve bütün bunların nedenini bilmeden yeniden yanına gitmek istemekle başlıyordu.
Kaan henüz bilmiyordu.
Deniz de bilmiyordu.
Ama Kaan, hayatında ilk kez bir duyguyu anlamaya çalışırken ondan kaçmak istemiyordu.
Çünkü o duygunun içinde Deniz vardı.
Ve Kaan, henüz adını koyamadığı o hisse çoktan bir isim vermişti.
Deniz.