Deniz, Kaan'ın evinin kapısını açtığında bir an olduğu yerde kaldı.
Sessizlik…
Evin içinde kimse yoktu ama Deniz'e göre ev bomboş değildi.
Çünkü her yer Kaan kokuyordu.
Koltuğun üzerine gelişigüzel bırakılmış siyah bir sweatshirt, masanın kenarındaki anahtarlar, mutfak tezgâhındaki yarım kalmış bir su şişesi… Kaan'ın dokunduğu her şey sanki ondan geriye kalan bir parçayı taşıyordu.
Deniz derin bir nefes aldı.
Cennet böyle bir şey miydi?
İnsan sevdiği kişinin olmadığı bir yerde bile onun varlığını bu kadar yoğun hissedebilir miydi?
Deniz'in dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
Bu ev artık Kaan'ın kendisi olmuştu.
Keşke burada biraz daha kalabilseydi.
Keşke bu evin her köşesini ezberleyebilseydi.
Keşke…
Deniz başını iki yana salladı.
— Kendine gel, Deniz. Çocuk hastanede seni bekliyor.
Kaan'ın birkaç parça kıyafetini çantasına koydu. Tam kapıdan çıkacakken gözleri masanın üzerindeki kâğıtlara takıldı.
Faturalar.
Elektrik, su, doğalgaz…
Deniz kâğıtları eline alıp tek tek inceledi. Rakamlar hiç de küçük değildi. Üstelik mutfağa göz attığında dolapların neredeyse boş olduğunu fark etmişti.
Bir an durdu.
Kaan buraya sağlıklı bir şekilde dönse bile böyle yaşamaya devam ederse hasta olurdu.
Bu düşünce içini huzursuz etti.
Kaan kendine bakıyor muydu ki?
Yemek yiyor muydu?
Eve geldiğinde onu karşılayan biri var mıydı?
Birisi ona gününün nasıl geçtiğini soruyor muydu?
Deniz'in içi sıkıştı.
Sonra aklına bir fikir geldi.
Kaan iyileşene kadar onun yanında kalmasını isteyebilirdi.
Hem böylece Kaan'ın ihtiyaçlarını karşılayabilir hem de onun hakkında daha fazla şey öğrenebilirdi.
Belki sevdiği şeyleri…
Belki geçmişini…
Belki de herkesten sakladığı o tarafını.
Deniz'in yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu.
Çünkü bir şeyi unutmuştu.
Bütün bunları düşünmek kolaydı.
Asıl mesele, Kaan'a bunu söyleyebilecek cesareti bulmaktı.
Ne diyecekti?
Beyaz atlı prensim, sarayımıza teşrif eder misiniz?
Yoksa…
Aşk bahçemizde birkaç gün konaklamak ister misiniz?
Deniz kendi kendine gülmeye başladı.
— Allah'ım, ben neden böyleyim?
Sonra durdu.
Bir fikir daha aklına geldi.
Apartmanı böcekler basmış gibi yapacaktı.
Evet.
Gayet mantıklıydı.
En azından kendi kafasında.
Deniz çantasını omzuna takıp kapıyı kilitledi.
— Böcekler yüzünden evinden kaçan bir adam… Umarım bunu yerim, diye mırıldandı.
Ve hastaneye doğru yola koyuldu.
Hastaneye attığı her adımda kalbi biraz daha hızlanıyordu.
Kaan ne diyecekti?
Dalga mı geçecekti?
Yoksa kabul mü edecekti?
Deniz bir an kendi düşüncesine takıldı.
Kabul ederse gerçekten benimle yaşayacak.
Bu düşünce bile yüzünü kızartmaya yetmişti.
Sonunda hastaneye ulaştı.
Kaan, taburculuk işlemlerinin tamamlanmasını beklediği odada oturuyordu. Deniz'i elinde çantayla görünce kaşlarını kaldırdı.
— Nihayet. Bir an beni burada unutup kaçtığını düşündüm.
Deniz gözlerini devirdi.
— Seni burada bırakıp kaçsam peşimden ambulansla mı gelirsin?
— Gelirim tabii. O kadar yolu boşuna mı yürüdün?
Kaan'ın dudaklarında o tanıdık sırıtış belirdi.
Deniz çantayı ona uzattı.
— Al bakalım. Kıyafetlerin.
Kaan çantayı açıp içine baktı.
Sonra başını kaldırdı.
— Başka ceketimi çalmadın, değil mi?
Deniz'in yüzünde yaramaz bir gülümseme oluştu.
— Çaldım da sakladım.
Kaan bir an ona baktı.
— Vay be. Hırsızlığını da açık açık söylüyorsun.
— Yakalanmayacağımı düşündüm.
— Bana yakalandın işte.
İkisi de güldü.
Sonra Kaan çantadan kıyafetlerini çıkardı ve Deniz'e baktı.
Bu kez yüzündeki ifade biraz değişmişti.
— Deniz…
— Efendim?
Kaan boğazını temizledi.
— Üstümü değiştirmeme yardım eder misin?
Deniz'in beynindeki bütün düşünceler aynı anda sustu.
Bir saniye.
İki saniye.
Üç saniye.
Ne?
Dünyadaki bütün tanrılar bir araya gelmiş, Deniz'in dilek listesini incelemiş ve en tehlikeli maddeyi gerçekleştirmeye karar vermiş olmalıydı.
Deniz'in yanakları kıpkırmızı kesildi.
— B-ben mi?
Kaan gözlerini kırpıştırdı.
— Hayır, arkandaki görünmez adama soruyorum.
— Saçmalama!
— O zaman?
Deniz gözlerini kaçırdı.
— Tamam…
Kaan ayağa kalkarken hafifçe sendeledi. Deniz hemen kolundan tuttu.
— Dikkat etsene! Daha yeni hastaneden çıkıyorsun.
Kaan ona baktı.
— Meraketme. Ölmedim daha.
— Kaan!
— Tamam, tamam. Kızma.
Deniz ona yardım etmeye başladı.
Gözlerini mümkün olduğunca Kaan'ın yüzünde tutmaya çalışıyordu ama bu, dünyanın en zor görevlerinden biriydi.
Karşısındaki adam sanki bir Yunan heykelinden çıkıp gelmişti.
Deniz'in zihniyse kendisine hiçbir konuda yardımcı olmuyordu.
Kendine gel. SADECE KIYAFET DEĞİŞTİRİYORSUN.
Kaan başını hafifçe eğdi.
— Deniz?
— Ne?!
Kaan'ın ağzının kenarı kıvrıldı.
— Biraz yavaş olabilir misin? Daha iyileşmeden beni parçalayacaksın.
Deniz elindeki tişörtü neredeyse fırlatıyordu.
— SEN DE BİRAZ SESSİZ OLABİLİR MİSİN?!
Kaan kahkaha attı.
Deniz, onun güldüğünü görünce daha da utandı.
Sonunda kıyafetlerini değiştirmesine yardım etti. Kaan tişörtünü düzelttikten sonra çantasını aldı.
— Hadi gidelim.
Deniz kapıya kadar onunla yürüdü.
Tam çıkacaklardı ki Deniz birden Kaan'ın elini tuttu.
Kaan durdu.
Önce kendi eline, sonra Deniz'in yüzüne baktı.
— Hayırdır? Kaçırıyor musun beni?
Deniz'in kalbi göğsüne sığmıyordu.
— Birkaç gün bende kalman gerek.
Kaan'ın kaşları kalktı.
Ardından gülümsedi.
— Neden? Beni çok mu özlüyorsun?
Deniz'in yüzü yeniden kızardı.
— Saçmalama, Kaan!
— E peki, neden?
Deniz yutkundu.
— Apartmanı böcekler basmış. Orada kalamazsın.
Kaan bir süre ona baktı.
Sonra yüzünde tuhaf bir gülümseme belirdi.
— Öyle mi olmuş?
Deniz başını hızla salladı.
— Evet!
— Çok kötüymüş.
— Hem de çok!
Kaan çantasını omzuna attı.
— Peki.
Deniz dondu.
— Ne?
— Tamam dedim. Geliyorum.
Deniz'in gözleri büyüdü.
Bu kadar kolay mıydı?
Kaan öne doğru yürümeye başladı.
— Hadi bakalım, böcek avcısı. Eve gidelim.
Deniz arkasından bakarken dudaklarını ısırarak gülümsedi.
Benimle kalacak.
Gerçekten benimle kalacak.
Eve vardıklarında Deniz kapıyı açar açmaz Kaan'ın çantasını aldı.
— Sen geç, rahat bir yere otur. Bir şeye ihtiyacın olursa söyle.
Kaan ayakkabılarını çıkarıp salona geçti.
— Bir şeye ihtiyacım var aslında.
Deniz hemen arkasını döndü.
— Ne? Söyle, getireyim.
Kaan hiç düşünmeden cevap verdi.
— Yemek. Hem de kurt gibi açım.
Deniz'in zihninde bir şey şimşek gibi çaktı.
Kurt gibi açım.
Bir anda Kaan'ın bir kurt gibi kendisine yaklaştığı, onu köşeye sıkıştırdığı saçma sapan bir hayal zihninden geçti.
Deniz olduğu yerde gülmeye başladı.
Kaan ona baktı.
— Ne oldu?
— Hiçbir şey!
— Deniz.
— Gerçekten hiçbir şey!
Kaan başını yana eğdi.
Öyle masum bakıyordu ki Deniz'in gülüşü yavaşça utangaç bir gülümsemeye dönüştü.
— Ben… yemek yapmaya gidiyorum.
Hızla mutfağa kaçtı.
Kaan arkasından seslendi.
— Kaç bakalım! Ama açlıktan ölürsem sorumlusu sensin!
Deniz mutfağa girince tezgâha yaslandı ve yüzünü ellerinin arasına aldı.
— Ben bu adamla nasıl yaşayacağım?
Cevap çok basitti.
Nasıl olduğunu bilmiyordu.
Ama onunla yaşayacağı birkaç günü düşünmek bile kalbini mutlulukla dolduruyordu.
Deniz yemek hazırlamaya başladı.
Ne var ki mutfakta yalnız kalması uzun sürmedi.
Bir süre sonra arkasından bir ses duydu.
— Şefim, yardım lazım mı?
Deniz gözlerini kapattı.
— Kaan, salona git.
— Ama sıkıldım.
— Daha beş dakika olmadı!
— Ben hızlı sıkılırım.
Kaan yanına gelip tezgâha yaslandı.
Deniz sebzeleri doğrarken onun kendisini izlediğini hissediyordu.
— Ne yapıyorsun?
— Yemek.
— Onu ben de anladım. İçine ne koyuyorsun?
— Zehir.
Kaan'ın yüzü aydınlandı.
— Güzel. Biraz heyecan olsun.
Deniz kahkaha attı.
Kaan'ın yanında kendini tutmak gerçekten zordu.
Onun her şeyi şakaya vurması, en sıradan anları bile unutulmaz hâle getiriyordu.
Birlikte yemek hazırladılar. Daha doğrusu Deniz yemek yaptı, Kaan ise sürekli bir şeyler sorarak ve arada yiyecek aşırarak ona eşlik etti.
Yemek hazır olduğunda Kaan ilk lokmayı aldı.
Sonra bir an durdu.
Deniz endişeyle ona baktı.
— Nasıl?
Kaan yavaşça çiğnedi.
— Fena değil.
Deniz'in yüzü düştü.
— Fena değil mi?
Kaan daha fazla dayanamadı ve güldü.
— Şaka yaptım. Çok güzel olmuş.
Deniz elindeki peçeteyi ona fırlattı.
— Bir gün seni gerçekten öldüreceğim.
Kaan peçeteyi havada yakaladı.
— Ama önce karnımı doyur. Aç karnına ölemem.
Deniz başını iki yana salladı.
Bu adam gerçekten deliydi.
Ama Deniz, onun bu deliliğinin içinde kendini tuhaf bir şekilde evinde hissediyordu.
Yemekten sonra salona geçtiler.
Deniz kahveleri hazırlarken aklında tek bir şey vardı.
Kaan'ın kolyesi.
Boynunda taşıdığı o sembol…
Daha önce gizemli kişide gördüğü işaretle aynıydı. Deniz bunu unutamamıştı.
Kahveleri getirip Kaan'ın karşısına oturdu.
Bir süre sıradan şeylerden konuştular. Kaan hastaneden, doktorların ne kadar sıkıcı olduğundan ve Deniz'in yemek yaparken ne kadar telaşlandığından bahsetti.
Deniz sonunda cesaretini topladı.
— Kaan?
— Efendim, aşk bahçemizin sahibi?
Deniz kahvesini neredeyse döküyordu.
— N-ne?
Kaan masumca gözlerini kırpıştırdı.
— Böceklerden kurtulduk ya. Artık burası aşk bahçemiz değil mi?
Deniz'in yanakları yandı.
— Sen gerçekten çekilmez birisin.
— Ama seviyorsun.
Deniz'in eli fincanın üzerinde durdu.
Bir anlık sessizlik oldu.
Kaan ise sanki sıradan bir şey söylemiş gibi kahvesinden bir yudum aldı.
Deniz'in kalbi göğsüne vuruyordu.
Bunu bilerek mi söyledi?
Kaan başını kaldırıp ona baktığında Deniz hemen konuyu değiştirdi.
— Kolye…
Kaan'ın eli istemsizce boynuna gitti.
Deniz devam etti.
— Kolye ucundaki sembolün bir anlamı var mı?
Kaan bir süre kolyesine baktı.
Gülümsemesi biraz soldu.
— Evet.
Deniz sessizce bekledi.
Kaan kolyeyi parmaklarının arasında çevirdi.
— Eskiden bir grubumuz vardı. Gitar çalıyordum. Bu sembol de grubun simgesiydi.
Deniz şaşkınlıkla ona baktı.
— Bir dakika. Sen gitar mı çalıyorsun?
Kaan kahkaha attı.
— Ne sandın? Bütün gün sadece insanları sinir eden biriyim mi?
— Açıkçası evet.
— Ayıp ediyorsun. Gitar, davul, bas gitar ve piyano çalabiliyorum.
Deniz'in ağzı açık kaldı.
— Ciddi misin sen?
— Hayır, evdeki piyanoya bakıp telepatiyle çalıyorum.
Deniz ona bir yastık fırlattı.
Kaan gülerek yastığı yakaladı.
— Tamam, tamam. Ciddiyim.
Deniz onu yeniden süzdü.
Kaan'ın böyle yetenekleri olduğunu hiç düşünmemişti.
Onu hep hareketli, düşünmeden konuşan, sürekli bir şeylerle dalga geçen biri olarak görmüştü. Oysa şimdi karşısında müzik aletleri çalan, bir grubun parçası olmuş ve boynunda geçmişinden bir işaret taşıyan başka bir Kaan vardı.
— Peki neden ayrıldın gruptan?
Kaan'ın yüzündeki gülümseme bir anlığına kayboldu.
— Hayatın koşturmacası işte. Herkes bir tarafa savruldu. Ben de ayrıldım.
Bunu öyle sıradan bir sesle söylemişti ki Deniz daha fazla üstelemedi.
Ama Kaan'ın kolyesini bırakırken parmaklarının bir an duraksadığını fark etmişti.
Deniz, Kaan'ın anlatmak istemediği bir şey olduğunu hissetti.
Ve ilk kez, onun hayatında bilmediği ne kadar çok şey bulunduğunu anladı.
— Başka neler yaparsın? diye sordu.
Kaan yeniden gülümsedi.
— Spora bayılırım.
Deniz bakışlarını istemsizce onun vücuduna kaydırdı.
Sonra kısık sesle mırıldandı:
— Belli oluyor zaten.
Kaan başını ona çevirdi.
— Ne dedin?
— Hiçbir şey!
Kaan'ın gözlerinde yaramaz bir parıltı belirdi.
— Bence bir şey dedin.
Deniz kahvesine odaklanmaya çalıştı.
Tam o sırada Kaan tişörtünün altından karın kaslarını gösterip gururla sordu:
— Madem belli oluyor, sence kaç tane?
Deniz'in beyni tamamen durdu.
— KAAN!
Kaan kahkahalarla gülmeye başladı.
— Yüzün kıpkırmızı oldu!
— TİŞÖRTÜNÜ İNDİR!
— Tamam, tamam. Kızma. Kalbin dayanmayacak sonra.
Deniz elleriyle yüzünü kapattı.
Bu adam bir gün onu gerçekten kalpten götürecekti.
Kaan gülmeyi bırakıp yeniden koltuğuna yaslandı.
Bir süre sonra sohbetleri sakinleşti.
Deniz, onun hakkında daha fazla şey öğrenmek istiyordu.
Ama bu kez soracağı şeyin cevabından biraz korkuyordu.
Yine de sordu.
— Kaan… Ailenle aran nasıl?
Kaan'ın eli cebine gitti.
Bir sigara çıkardı.
Parmaklarının arasında çevirdi ama yakmadı.
Bakışları bir noktaya sabitlendi.
Deniz, az önceki neşeli Kaan'ın sanki birkaç saniye içinde başka birine dönüştüğünü gördü.
— Annem ben küçükken öldü, dedi Kaan. Babamı da hiç tanımadım.
Deniz'in boğazı düğümlendi.
Kaan sigarayı parmaklarının arasında çevirmeye devam etti.
— Yetimhanede büyüdüm.
Sözcükler odanın içinde asılı kaldı.
Deniz bir şey söylemek istedi ama kelimeler boğazına takıldı.
Kaan'ın kahkahalarının ardında böyle bir geçmiş olduğunu bilmiyordu.
Onun hayatında ne kadar yalnız kaldığını…
Kaç kez birinin gelmesini beklediğini…
Kaç kez kimsenin gelmediğini…
Bilmiyordu.
Ve şimdi, onu her şeyden çok seven biri olarak karşısında otururken, Kaan'ın geçmişindeki boşlukları düşündükçe Deniz'in içi parçalanıyordu.
— Özür dilerim, dedi sonunda. Sormamalıydım.
Kaan başını ona çevirdi.
Yüzünde buruk bir gülümseme vardı.
— Önemli değil. Elbet herkes bir gün göç eder.
Deniz'in kalbi sıkıştı.
Kaan bunu öyle sakin söylemişti ki sanki kendi hayatından değil, başka birinin başına gelmiş bir olaydan bahsediyordu.
Sanki kaybetmek onun için sıradan bir şeydi.
Sanki insanları kaybetmeye çoktan alışmıştı.
Deniz ise onun kaybettiği her şeyi geri vermek istiyordu.
Çocukluğunu…
Güvenini…
Huzurunu…
Birinin onu gerçekten beklediğini bilmenin verdiği o küçücük mutluluğu…
Dünyadaki bütün sevgiyi ona vermek istiyordu.
Ama insan bir başkasının geçmişini değiştirebilir miydi?
Deniz bilmiyordu.
Bildiği tek şey, Kaan'ın bundan sonra kendini yalnız hissetmesini istemediğiydi.
Kahveleri tazelemek için ayağa kalktı.
Ocağa kahveyi koyduktan sonra bir süre mutfakta bekledi. Gözleri dolmuştu. Kaan'ın yanında ağlamak istemiyordu.
Çünkü Kaan'ın acısına üzülmekten çok daha fazlasını hissediyordu.
Onun acısını paylaşmak istiyordu.
Keşke mümkün olsaydı.
Kahveleri alıp salona döndü.
Kaan koltuğa yaslanmış, başını geriye atmıştı. Gözleri tavandaydı.
Deniz kahveleri masaya bıraktı.
Sonra onun yanına oturdu.
Bir süre sessiz kaldı.
Ardından, bütün cesaretini toplayarak sordu:
— Kaan…
Kaan başını ona çevirdi.
— Hı?
Deniz parmaklarını birbirine kenetledi.
— Sana sarılabilir miyim?
Kaan'ın yüzündeki ifade değişti.
Sanki bu soruyu beklemiyordu.
Sonra gözlerini hafifçe kıstı.
— Sarıl, dedi.
Deniz yavaşça ona yaklaştı.
Kollarını Kaan'ın etrafına sardı.
Kaan da ona sarıldı.
İlk birkaç saniye ikisi de konuşmadı.
Deniz gözlerini kapattı.
Kaan'ın nefesini duyabiliyordu.
Kalbinin atışını hissedebiliyordu.
Ve ilk kez, ona bu kadar yakınken bile aralarında görünmez bir mesafe olduğunu düşündü.
Çünkü Kaan'ın bedenine sarılabiliyordu.
Ama içindeki her şeye ulaşabilir miydi?
Deniz başını Kaan'ın omzuna yasladı.
Sesi titriyordu.
— Sen…
Kaan hafifçe başını kaldırdı.
— Ne oldu?
Deniz gözlerini kapalı tuttu.
— Sen bu kadar derdi nasıl bu küçücük bedene sığdırdın?
O an Kaan'ın kolları gevşedi.
Deniz, omzuna düşen ilk sıcaklığı hissetti.
Bir damla.
Sonra bir tane daha.
Kaan ağlıyordu.
Sessizce değil.
Kendini tutmaya çalışarak, nefesi kesilerek, yıllardır içinde tuttuğu bir şey nihayet çatlamış gibi ağlıyordu.
Deniz'in gözleri doldu.
Kaan başını onun omzuna gömdü.
Parmakları Deniz'in tişörtünü kavradı.
Sanki bırakırsa yeniden tek başına kalacakmış gibi…
Sanki bu sarılma biterse bütün dünya yeniden üzerine çökecekmiş gibi…
Ve Kaan, sesi kırılarak fısıldadı:
— Deniz…
— Buradayım.
Kaan'ın nefesi titredi.
— Acıyan şey yaralarım değil…
Deniz'in gözlerinden yaşlar süzüldü.
Kaan devam edemedi.
Bir süre yalnızca ağladı.
Sonra başını Deniz'in omzundan kaldırmadan, kelimeleri güçlükle çıkararak söyledi:
— İçimdekiler.
Deniz'in dudakları titredi.
O da ağlamaya başladı.
Kaan'ı daha sıkı sardı.
Söylemek istediği binlerce şey vardı.
Yalnız değilsin.
Ben buradayım.
Seni seviyorum.
Keşke bütün acılarını alabilsem.
Ama hiçbirini söyleyemedi.
Çünkü bazı acılar karşısında kelimeler çok küçüktü.
Ve bazı insanlar, yıllarca sustukları için değil…
Konuşsalar bile kimsenin onları gerçekten duymayacağına inandıkları için susarlardı.
O gece Deniz, Kaan'ın yaralarını iyileştiremeyeceğini anladı.
En azından hemen değil.
Ama onu dinleyebilirdi.
Yanında kalabilirdi.
Ve belki de ilk kez Kaan'ın, bütün acılarını tek başına taşımak zorunda olmadığını hissetmesini sağlayabilirdi.
Deniz gözlerini kapatıp onu daha sıkı sardı.
Kaan da bırakmadı.
Dışarıda gece sessizce ilerliyordu.
İki insan, aynı koltuğun üzerinde birbirine sarılmış ağlıyordu.
Biri sevdiği adamın acısını ilk kez bu kadar yakından görüyordu.
Diğeri ise belki de yıllar sonra ilk kez, acısının bir başkası tarafından duyulmasına izin veriyordu.
Ama ikisi de bilmiyordu…
İnsanın içine attığı şeyler sonsuza kadar içeride kalmazdı.
Bir gün geri dönerlerdi.
Ve bazen en çok, insanın kendini güvende hissettiği yerde can yakarlardı.
Çünkü bazı yaralar kanamazdı.
Ama insanın içinden bir şeyleri sessizce eksiltirdi.