İçeriğe geç

Bölüm 2: Görmemiş Olmayı Dilediğim An

“Bazen insan, sevdiği kişinin mutlu olduğunu görmek ister. Ta ki o mutluluğun içinde kendisine ait bir yer olmadığını fark edene kadar.”


Deniz, Kaan'ı üç gündür görmüyordu.

Aslında bu, Kaan için oldukça normal bir durumdu.

Kaan Demir kafasına göre yaşayan biriydi. Bir gün bütün kampüsü kahkahalarıyla doldururken ertesi gün ortadan kaybolabilirdi. Telefonlarına cevap vermediği, derslere girmediği, kimseye haber vermeden planlarını değiştirdiği olurdu.

Kimseye açıklama yapmak zorunda hissetmezdi kendini.

Deniz bile buna alışmıştı.

En azından alıştığını sanıyordu.

Ama insan, birinin yokluğuna gerçekten alışabilir miydi?

Deniz her sabah üniversiteye geldiğinde gözleri istemsizce kalabalığın içinde Kaan'ı arıyordu. Kütüphanenin önünden geçerken, kantine uğrarken, fakültenin merdivenlerini çıkarken…

Sanki Kaan bir köşeden çıkıp karşısına dikilecekmiş gibi.

Sanki bir gün aniden karşısına çıkıp o sinir bozucu gülümsemesiyle,

“Beni mi özledin, Arslan?”

diyecekmiş gibi.

Deniz, bunu düşündüğünde bile kendine kızıyordu.

Ne yapıyorsun, Deniz?

Çocuk seni aramıyor bile.

Belki aklına bile gelmiyorsun.

Ama kalbi, aklının söylediklerini dinlemiyordu.

O gece köprüde yaşananları düşündükçe yüzü ısınıyordu. Kaan'ın kendisini yakaladığı anı, suda ona sıkıca sarılışını ve saçına yapışan yaprağı alırken yüzüne bu kadar yaklaşmasını unutamıyordu.

Bunlar Kaan için sıradan hareketler olabilirdi.

Belki de ertesi gün çoktan unutmuştu.

Deniz ise hâlâ her ayrıntıyı hatırlıyordu.

Kaan'ın bileğini tutuşunu…

Islak saçlarının arasından yüzüne düşen su damlalarını…

O an birbirlerine ne kadar yakın olduklarını…

Ve Kaan'ın hiçbir şey olmamış gibi gülümsemesini.

Deniz bazen kendine, Kaan'ın onu kurtarmış olmasının normal olduğunu söylüyordu. Başka biri olsa o da aynı şeyi yapardı.

Ama sonra Kaan'ın gözlerini hatırlıyordu.

Ve bütün mantıklı açıklamalar bir anda anlamsızlaşıyordu.

Birinin senin için sıradan olan bir hareketi, senin bütün geceni uykusuz geçirmene neden olabiliyordu.

Deniz'in sorunu tam olarak buydu.

Kaan'ın hayatında sıradan bir insan olmak istemiyordu.

Ama onun için sıradan biri olmaktan başka bir şey olup olmadığını da bilmiyordu.


Dördüncü günün sabahı Deniz, üniversitenin kantininde oturmuş kahvesini içiyordu.

Karşısındaki arkadaşı Ece, bir süredir onu izliyordu.

“Senin neyin var?”

Deniz gözlerini telefonundan kaldırdı.

“Bir şeyim yok.”

“Üç gündür telefonuna bakıp duruyorsun.”

“Bakmıyorum.”

Ece, Deniz'in elindeki telefonu işaret etti.

“Şu an ne yapıyorsun peki? Telefonunla göz göze gelmeye mi çalışıyorsun?”

Deniz telefonu masaya bıraktı.

“Komik değilsin.”

“Sen de hiç inandırıcı değilsin.”

Deniz iç çekti.

Ece biraz öne eğildi.

“Kaan'la mı ilgili?”

Deniz'in eli kahvesinin üzerinde durdu.

Bu küçücük hareket, Ece'nin cevabı anlamasına yetmişti.

“Allah'ım,” diye mırıldandı Ece. “Yine Kaan.”

“Ne varmış Kaan'da?”

“Hiçbir şey yok. Sorun da bu zaten. Çocuk ortadan kayboluyor, sen de burada onun yasını tutuyorsun.”

“Yas tutmuyorum!”

“Tamam, tutmuyorsun. Sadece her sabah geldiğinde kapıya bakıyorsun. Dün de onun bölümünün önünden üç kere geçtin.”

Deniz'in yüzü kızardı.

“Tesadüftü.”

“Üç kere mi?”

“Ece!”

Ece kahkaha attı.

Deniz başını ellerinin arasına aldı.

“Lütfen sus.”

Ece'nin gülümsemesi biraz yumuşadı.

“Deniz… Beni yanlış anlama. Kaan kötü biri demiyorum. Ama sen onun yüzünden kendini bu kadar yorarken o ne hissediyor, biliyor musun?”

Deniz cevap vermedi.

Bilmiyordu.

Kaan'ın kendisini nasıl gördüğünü bile bilmiyordu.

Bazen aralarında bir yakınlık varmış gibi hissediyordu. Kaan'ın ona gülümsemesi, durup dururken laf atması, yanından geçerken omzuna hafifçe dokunması…

Sonra Kaan günlerce ortadan kayboluyordu.

Ve Deniz, bütün o küçük anların yalnızca kendi zihninde büyüttüğü şeyler olduğunu düşünüyordu.

“Bilmiyorum,” diye fısıldadı sonunda.

Ece onun elini tuttu.

“İşte sorun bu.”

Deniz başını eğdi.

Keşke sorun yalnızca bu olsaydı.

Keşke Kaan'ın kendisini sevip sevmediğini öğrenmekten ibaret olsaydı her şey.

Ama Deniz'in kalbinde sakladığı şeyler vardı. Kaan'ın bilmediği, belki de hiç hatırlamadığı şeyler…

Ve Deniz, o geçmişi düşündüğünde ondan uzaklaşmayı bile beceremiyordu.

Çünkü bazı insanlar hayatından çıkıp gitse bile kalbinin içinden çıkmıyordu.

Kaan da Deniz için tam olarak böyle biriydi.


Bir hafta sonra

O gün hava açıktı.

Deniz, edebiyat fakültesinden çıkmış, elindeki kitapları çantasına yerleştiriyordu. Bir an önce eve gidip dinlenmek istiyordu. Son günlerde doğru düzgün uyuyamamıştı.

Tam merdivenlerden inecekken kahkahalar duydu.

Tanıdık bir kahkaha.

Deniz'in kalbi, daha başını çevirmeden hızlandı.

Hayır.

Olmamalıydı.

Bu kadar basit olmamalıydı.

Ama o sesi tanıyordu.

Başını kaldırdı.

Ve Kaan'ı gördü.

Bir haftadır görmediği Kaan'ı…

Siyah bir tişört giymişti. Saçları her zamanki gibi dağınıktı. Bir eli cebindeydi, diğerinde kahve bardağı tutuyordu. Yüzünde Deniz'in günlerdir özlediği o umursamaz gülümseme vardı.

Deniz'in içindeki bütün özlem, tek bir saniyede yüzeye çıktı.

İşte orada.

Bir hafta boyunca onu görmeyi beklemişti.

Bazen karşısına çıkarsa ne söyleyeceğini düşünmüş, bazen ona neden ortadan kaybolduğunu soracağını hayal etmişti.

Şimdi ise tek bir kelime bile söyleyemiyordu.

Çünkü Kaan yalnız değildi.

Yanında birisi vardı.

Deniz önce o kişiyi tam seçemedi. Kaan'a oldukça yakın duruyordu. Üzerinde kampüsün eski tiyatro kulübüne ait, yıllar önce dağıldığı söylenen bir sweatshirt vardı. Yüzü saçlarının ve kapüşonun gölgesinde kalıyor, konuşurken Kaan'a adıyla değil, yalnızca ikisinin bildiği belli olan kısa bir lakapla sesleniyordu.

Bir an elindeki gümüş yüzük ışığı yakaladı. Deniz, yüzüğün üzerindeki küçük çatlak işaretini seçtiğinde bunun Kaan'ın anahtarlığında da bulunan sembole benzediğini fark etti. Belki tesadüftü. Belki değildi.

O kişi bir şey anlatırken Kaan'ın koluna dokunuyor, Kaan da gülerek ona cevap veriyordu. Aralarındaki rahatlık, yeni tanışmış iki insanın rahatlığına benzemiyordu; daha çok uzun zamandır saklanan bir alışkanlığın, başkalarının yanında bile kendini ele vermesiydi.

Sonra o kişi Kaan'ın sweatshirt'ünün kolunu çekiştirdi.

Kaan başını eğip onu dinledi.

Ardından karşısındaki kişi, hiç tereddüt etmeden Kaan'a sarıldı.

Deniz'in parmakları çantasının askısına sıkıca tutundu.

Kaan da ona karşılık verdi.

Öyle kısa, mesafeli bir sarılma değildi bu.

Yanındaki kişi kollarını Kaan'ın boynuna dolamış, yüzünü onun omzuna yaslamıştı. Kaan'ın yüzünde ise Deniz'in çok iyi bildiği, ama kendisine yönelmesini hep uzaktan izlediği o rahat ifade vardı.

Fakat sarılma sırasında Kaan'ın eli bir anlığına o kişinin sırtında durdu. Sanki onu teselli ediyor gibiydi. Ya da sanki yıllardır yaptığı bir hareketi düşünmeden tekrarlıyordu. Deniz, bunun hangisi olduğunu anlayamadı.

Ardından o kişi elini Kaan'ın saçlarına götürdü.

Saçlarını karıştırdı.

Parmaklarını saçlarının arasında gezdirirken bir şey söyleyip güldü.

Kaan da başını hafifçe eğerek ona izin verdi.

Sanki bu, aralarında son derece sıradan bir şeymiş gibi.

Ama o kişinin parmakları saçlarından çekilirken Kaan'ın yüzündeki gülümseme bir anlığına dondu. Gözleri, kimsenin fark etmediğini sandığı kısa bir huzursuzlukla yana kaydı. Deniz bunu gördüğünden emin olamadı. Belki de görmek istediği şeyi görüyordu.

Deniz'in göğsüne bir ağırlık oturdu.

Kim bu?

Sorunun cevabını bilmek istemiyordu.

Ama aynı zamanda dünyada en çok merak ettiği şey buydu.

Kaan'ın yanında kimsenin görmediği kadar rahat davranan bu insan kimdi?

Neden ona bu kadar yakın olabiliyordu?

Ve Kaan neden bundan rahatsız olmuyordu?

Daha da önemlisi, neden o kişi Kaan'ın geçmişinden çıkıp gelmiş gibi davranıyordu?

Deniz yutkundu.

Boğazı kurumuştu.

Bir hafta.

Kaan'ı bir hafta boyunca görememişti.

Onu merak etmiş, iyi olup olmadığını düşünmüş, geceleri köprüdeki o anı hatırlayıp dururken kendisini susturmaya çalışmıştı.

Şimdi ise Kaan karşısındaydı.

Gülüyordu.

İyiydi.

Ve yanında başka biri vardı.

Deniz'in zihni, kendisine acımasız sorular sormaya başladı.

Sevgilisi mi?

Belki de öyleydi.

Belki o kişi Kaan'ın her sabah gördüğü ilk insandı.

Belki Kaan geceleri ona mesaj atıyor, gün içinde onu merak ediyor, uyumadan önce onun sesini duymak istiyordu.

Belki Kaan'ın telefonunda onunla çekilmiş fotoğraflar vardı.

Belki birbirlerine günaydın ve iyi geceler mesajları gönderiyorlardı.

Belki de Kaan'ın günlerdir ortadan kaybolmasının nedeni, kimsenin bilmediği o kişiydi.

Deniz, bu düşüncelerin neden aklına geldiğini bilmiyormuş gibi davranmak istedi.

Ama biliyordu.

Çünkü kendisi de bunları istiyordu.

Kaan'a günaydın demek için bir bahanesi olsun istiyordu.

Geceleri onunla konuşmak, gününün nasıl geçtiğini sormak, saçma bir şakasına gülmek istiyordu.

Kaan'ın başına kötü bir şey geldiğinde ilk aradığı kişi olmayı…

Bir şey olduğunda aklına gelen ilk insan olmayı…

Kaan'ın yanında düşünmeden davranabildiği, kendisini saklamak zorunda hissetmediği kişi olmayı istiyordu.

Ama bunları isteyen kendisiydi.

Kaan'dan böyle bir şey isteyen olmamıştı.

Deniz'in gözleri yeniden onlara kaydı.

Yanındaki kişi Kaan'ın saçlarını tekrar karıştırdı.

Kaan gülerek onun elini itti.

“Yeter be, saçımı mahvettin.”

O kişi bir şey söyledi.

Kaan yeniden güldü.

Deniz'in içindeki kıskançlık, o an dayanılmaz bir hâl aldı.

Ben de dokunmak istiyorum.

Düşünce zihninden geçtiği anda Deniz'in nefesi kesildi.

Kaan'ın saçlarına dokunmak…

Yanında bu kadar rahat durabilmek…

Onun kendisine kızıp yine de gülmesini görmek…

Deniz gözlerini kaçırdı.

Ne biçim bir insansın sen?

Kaan'ın hayatındaki birini kıskanıyordu.

Üstelik o kişinin kim olduğunu bile bilmiyordu.

Belki Kaan'ın çocukluk arkadaşıydı.

Belki kuzeniydi.

Belki de gerçekten sevgilisiydi.

Deniz'in bunu sorgulamaya hakkı yoktu.

Ama kıskançlık, insana haklarının nerede bittiğini unutturabiliyordu.

Bir an için, o kişinin Kaan'dan uzaklaşmasını istedi.

Bir an için, Kaan'ın dönüp kendisini görmesini ve yanına gelmesini istedi.

Bir an için, Kaan'ın gözlerinin kalabalığın içinde yalnızca onu aramasını istedi.

Sonra bu düşüncelerinden utandı.

O ne yaptı ki?

Hiçbir şey.

Kaan'ın yanında duruyordu.

Kaan'ın ona sarılmasına izin vermişti.

Kaan'la gülüyordu.

Bunların hiçbiri yanlış değildi.

Yanlış olan, Deniz'in bu görüntüyü kendi kalbinin içinde bir felakete dönüştürmesiydi.

Ama insan kalbine nasıl söz geçirebilirdi?

Deniz, o kişiyi kendisiyle kıyaslamaya başladı.

Acaba daha mı güzeldi?

Daha mı eğlenceliydi?

Kaan'ın şakalarına daha mı içten gülüyordu?

Onun yanında daha mı rahat görünüyordu?

Belki Kaan, Deniz'le konuşurken kendisini sürekli ciddi tutmak zorunda kalıyordu. Belki Deniz'in ölçülü davranışları ona sıkıcı geliyordu.

Belki Kaan, kendisi gibi sorumluluklarını düşünen, her şeyi kafasına takan birini istemiyordu.

Belki onun istediği kişi, yanında düşünmeden gülebildiği biriydi.

Deniz dudaklarını birbirine bastırdı.

Belki de ben hiçbir zaman onun isteyeceği biri olmadım.

Bu düşünce, diğerlerinden daha derine battı.

Çünkü kıskanmak yalnızca başka birinin sahip olduğu şeyi istemek değildi.

Bazen kıskanmak, kendinde eksik olduğunu düşündüğün her şeyi başka birinde görüp kendini ondan daha az değerli hissetmekti.

Deniz de şimdi tam olarak bunu yaşıyordu.

Kaan'ın yanında duran kişi, yalnızca başka bir insan değildi artık.

Deniz'in olmak istediği her şeyin bir yansımasına dönüşmüştü.

Kaan'ın rahatça dokunabildiği…

Gülümsemesini görebildiği…

Yanında kalabildiği…

Belki de özlediği…

Deniz'in ise uzaktan izlemekten başka bir şey yapamadığı kişi.

Bir anda kendi düşüncelerinden nefret etti.

Kaan'ın kendisini sevmesini istiyordu.

Ama Kaan'ın başkasını sevmesine engel olamayacağını da biliyordu.

Bu yüzden kıskançlığını saklamak zorundaydı.

Kimseye belli etmeden.

Kaan'a hiç hissettirmeden.

Sanki içinde hiçbir şey olmuyormuş gibi.

Çünkü Kaan onun sevgilisi değildi.

Ve Deniz, bir yabancının karşısında kendisini bu kadar savunmasız hissettiği için kendine kızıyordu.


“Deniz?”

Birisi adını söyledi.

Deniz irkildi.

Yanına gelen Ece, onun baktığı yöne gözlerini çevirdi.

Sonra Kaan'ı gördü.

Ve yanındaki kişiyi.

Ece'nin yüzündeki ifade değişti.

“Ah…”

Deniz hemen başını çevirdi.

“Gidelim.”

Ece ona baktı.

“Deniz, dur. Belki—”

“Lütfen.”

Deniz'in sesi o kadar kısık çıkmıştı ki Ece sustu.

Deniz yürümeye başladı.

Hızlı adımlarla merdivenlerden indi. Kaan'ın kendisini görüp görmediğini bilmiyordu. Arkasına dönüp bakmak istiyordu ama bunu yaparsa olduğu yerde kalacağını biliyordu.

Bu yüzden yürümeye devam etti.

Bir adım.

Bir adım daha.

Sanki uzaklaşırsa gördüğü manzara da zihninden silinecekmiş gibi.

Ama silinmedi.

Kaan'ın ona sarılan kolları…

O kişinin saçlarıyla oynayışı…

Kaan'ın gülüşü…

Hepsi Deniz'in zihninde tekrar tekrar canlanıyordu.

Ece yanına yetişti.

“Deniz, iyi misin?”

Deniz gülümsedi.

En azından gülümsemeye çalıştı.

“İyiyim.”

Ece onun yüzüne baktı.

“Bana yalan söyleme.”

Deniz'in gözleri dolmuştu ama ağlamayacaktı.

Burada değil.

Kaan'ın bulunduğu kampüste hiç değil.

“Onun hayatı,” dedi yavaşça. “İstediği kişiyle görüşebilir. Benim buna karışmaya hakkım yok.”

Ece bir şey söylemedi.

Deniz başını eğdi.

“Biliyorum.”

Bir süre sessiz kaldıktan sonra ekledi:

“Biliyorum ama… yine de canım acıyor.”

Bu cümleyi söylerken sesi kırıldı.

Ve Deniz, ilk defa kendi duygularının ağırlığını bu kadar açık hissetti.

Kaan'ı seviyordu.

Ama onu sevmenin, bir gün başka birine sarılırken görmeye de dayanmak anlamına gelebileceğini hiç düşünmemişti.

Belki de aşkın en acı tarafı buydu.

Bir insanın hayatında hiçbir hakka sahip olmadığını bile bile, onun her hareketinden etkilenmek.

Ece, Deniz'in koluna girdi.

“İstersen bugün birlikte eve gidelim.”

Deniz başını salladı.

“Yok, biraz yürümek istiyorum.”

“Emin misin?”

“Eminim.”

Ece tereddüt etti ama sonunda onu zorlamadı.

Deniz, kampüsün çıkışına doğru yürürken bir kez olsun arkasına bakmamaya karar verdi.

Çünkü Kaan'ı bir kez daha görürse, içinde kalan son umut kırıntılarını da kaybetmekten korkuyordu.

Ama aslında kaçtığı şey Kaan değildi.

Kaan'ın yanında hissettiği o değersizlik duygusuydu.

Kendisine ait olmayan bir mutluluğu izlemek zorunda kalmaktı.

Ve bir gün Kaan'ın, kendisini hiç düşünmeden başka birini sevebileceği gerçeğiydi.


Kaan ise birkaç dakika sonra başını kaldırdı.

“Bu arada, birazdan derse girmem gerekiyor.”

Yanındaki kişi gözlerini devirdi.

“Sen mi? Derse mi?”

Kaan elini göğsüne koydu.

“Beni bu kadar küçümsemen çok kırıcı.”

“Geçen hafta üç derse girmedin.”

“Akademik özgürlüğümü kullanıyordum.”

“Senin adını devamsızlık listesine yazmışlardır.”

“Sanatçılar anlaşılmaz insanlardır.”

İkisi de güldü.

Kaan bir süre sonra kahvesinden bir yudum aldı.

Sonra gözleri kalabalığın arasında bir noktaya takıldı.

Tanıdık bir sırt.

Tanıdık bir yürüyüş.

Deniz.

Kaan'ın gülümsemesi hafifçe silindi.

Onu görmüştü.

Bundan emindi.

Deniz de onu görmüştü.

Ama neden tek kelime etmeden uzaklaşmıştı?

Kaan kaşlarını çattı.

“Bir dakika.”

Yanındaki kişi ona baktı.

“Ne oldu?”

Kaan cevap vermeden Deniz'in uzaklaştığı yöne baktı.

Yanındaki kişi de aynı yöne döndü. Yüzündeki neşeli ifade bir anlığına kayboldu; sanki Deniz'in adını daha önce duymuş ya da onunla ilgili Kaan'ın anlatmadığı bir şeyi biliyormuş gibi.

“Onu tanıyor musun?” diye sordu.

Kaan bakışlarını ondan ayırmadan cevap verdi.

“Evet.”

“Bana hiç bahsetmedin.”

Kaan bu kez ona döndü.

“Bahsetmem gereken biri mi?”

Yanındaki kişi gülümsedi ama bu gülümseme az önceki kadar rahat değildi.

“Bilmiyorum. Belki de senin için hâlâ önemli olan biri.”

Kaan'ın kaşları çatıldı.

“Ne demek istiyorsun?”

“Hiçbir şey.”

Fakat bunu söylerken parmakları, boynundaki eski metal kolyeye gitti. Kolyenin ucunda, Kaan'ın anahtarlığındaki çatlak sembolün aynısı vardı.

Kaan bir an o kolyeye baktı. Sonra Deniz'in uzaklaşan siluetine.

Bir an onu çağırmayı düşündü.

Sonra vazgeçti.

Belki acelesi vardı.

Belki bir yere yetişmesi gerekiyordu.

Belki de Kaan'ın kafasında gereksiz yere büyüttüğü bir şeydi.

Yine de içinde garip bir huzursuzluk vardı.

Deniz onu gördüğünde neden yüzünü çevirmişti?

Normalde en azından selam verirdi.

Hatta bazen Kaan'ın saçma sapan şakalarına karşılık verip onunla tartışırdı.

Bugünse sanki Kaan orada değilmiş gibi davranmıştı.

“Deniz!” diye seslendi.

Sesi kampüsün gürültüsüne karıştı.

Deniz duymuş muydu?

Kaan emin olamadı.

Bir adım atacak gibi oldu ama yanındaki kişi kolunu tuttu.

“Geliyor musun? Geç kalacağız.”

Kaan bir kez daha uzaklaşan Deniz'e baktı.

Sonra önüne döndü.

“Geliyorum.”

Yanındaki kişi kolunu bırakırken alçak sesle mırıldandı:

“Bazı insanlar geri döndüğünde, hiçbir şey eskisi gibi kalmaz.”

Kaan ona baktı.

“Ne?”

“Bir şey demedim.”

Ama nedense kahvesinin tadı artık eskisi kadar güzel değildi.

Ve nedenini bilmiyordu.

Henüz.


Deniz eve gitmek için kampüsün dışındaki yola çıktı.

Hava akşam serinliğine dönüyordu. Sokak lambaları birer birer yanmaya başlamış, kaldırımın kenarındaki ağaçların gölgeleri uzamıştı.

Deniz ellerini cebine soktu.

Kendi kendine, bir daha Kaan'ı düşünmeyeceğine dair söz vermek istiyordu.

En azından bu gece.

Bir gece boyunca onu düşünmeden uyuyabilseydi…

Bir gece boyunca o görüntüyü zihninde tekrar tekrar canlandırmasaydı…

Belki sabah uyandığında kendisini biraz daha iyi hissederdi.

Ama kalbi, ona ait olmayan birini unutmaya karar vermekle unutamayacağını bilmiyor muydu?

Deniz başını eğip yürümeye devam etti.

Sevgilisi olsa ne yapacaksın?

Kendi kendine sordu.

Hiçbir şey.

Başkasını seviyorsa ne yapacaksın?

Yine hiçbir şey.

Ya senin onu sevdiğini hiçbir zaman öğrenmezse?

Deniz'in adımları yavaşladı.

Bu sorunun cevabı daha acıydı.

Belki de hiçbir zaman öğrenmeyecekti.

Belki Deniz, bütün hayatı boyunca bazı anıları tek başına taşıyacaktı.

Belki Kaan'ın bir gün kendisine gülümsemesini bile yıllarca hatırlayacaktı.

Ve Kaan, o gülümsemenin Deniz için ne anlama geldiğini asla bilmeyecekti.

Deniz gözlerini sıktı.

“Yeter,” diye mırıldandı.

Tam o sırada ayağı kaldırımın kenarındaki çıkıntıya takıldı.

“Ah!”

Dengesi bir anda bozuldu.

Elindeki çanta omzundan kaydı. Deniz kollarını savurarak kendisini toparlamaya çalıştı ama nafileydi.

Yere düşeceğini anladığı anda gözlerini kapattı.

Fakat beklediği sert zemine çarpmadı.

Bunun yerine bir kol beline dolandı.

Diğer el, kolunu sıkıca tuttu.

Deniz bir an nefes almayı unuttu.

Sonra gözlerini açtı.

Ve karşısında Kaan'ı gördü.

Kaan onu belinden tutmuş, düşmesini engellemişti. Yüzleri birbirine o kadar yakındı ki Deniz, Kaan'ın kaşlarının arasındaki hafif çizgiyi bile seçebiliyordu.

Bir süre ikisi de konuşmadı.

Deniz'in kalbi, az önce yaşadığı bütün üzüntüyü unutmuş gibi delicesine atmaya başladı.

Kaan ise ona bakıyordu.

Önce Deniz'in yüzüne, sonra hâlâ kolunu tutan eline baktı.

Dudaklarının kenarı yavaşça kıvrıldı.

“Vay be, Arslan.”

Deniz şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.

“Ne?”

Kaan onu biraz daha sağlam tutup ayağa kaldırdı.

“Beni tekrar görmek için yere mi atlaman gerekiyordu?”

Deniz'in yüzü anında kızardı.

“Ne saçmalıyorsun sen?”

“Ne yapayım? Üç gündür ortalıkta yoksun. Bir de şimdi önüme düşüyorsun.”

“Önüne düşmedim! Ayağım takıldı!”

“Tabii tabii. Çok doğal bir karşılaşma. Önce göle düşüyorsun, şimdi de kaldırıma. Seninle dışarı çıkarken kask takmamız gerekecek galiba.”

Deniz, istemeden ona baktı.

Kaan sırıtıyordu.

O bildik, sinir bozucu sırıtışıyla…

Deniz'in günlerdir özlediği yüz ifadesiyle…

Deniz hem ona kızmak hem de o anda kendisini tuttuğu için kollarına biraz daha yaklaşmak istiyordu.

Bu düşünce aklından geçtiği anda kendine kızdı.

Az önce onu başka biriyle gördün, Deniz! Kendine gel!

Ama Kaan hâlâ beline doladığı kolunu çekmemişti.

Deniz bunu fark edince nefesini tuttu.

Kaan da birkaç saniye sonra fark etmiş olacak ki elini yavaşça çekti.

“İyi misin?” diye sordu.

Bu kez sesi daha sakindi.

Deniz başını salladı.

“İyiyim.”

“Emin misin? Bugün de seni hastaneye taşımak zorunda kalmayayım.”

“Bir kere göle düştük diye hayatım boyunca bununla mı uğraşacağım?”

Kaan güldü.

“Bence bu, aramızdaki geleneğe dönüşüyor.”

Deniz'in kalbi, o iki kelimeye takıldı.

Aramızdaki.

Kaan bunu düşünmeden söylemişti.

Belki yalnızca şaka yapıyordu.

Ama Deniz'in zihni, o küçücük kelimeye bile tutunmak istiyordu.

Sanki Kaan'la aralarında gerçekten bir şey varmış gibi.

Sanki yaşadıkları o iki saçma kaza, onları birbirine bağlayan özel bir şeyin başlangıcıymış gibi.

Deniz bu düşünceden korktu.

Çünkü umutlanmak, yeniden incinmek demekti.

Kaan eğilip Deniz'in yere düşen çantasını aldı.

“Buyur, hanımefendi.”

Deniz çantayı elinden aldı.

“Hanımefendi mi?”

“Evet. Biraz daha nazik davranmam gerektiğini düşündüm. Sonuçta seni her gün yerden topluyorum.”

Deniz istemeden güldü.

Gerçekten güldü.

Bir an için, az önce gördüğü manzara zihninden silindi. Kaan'ın yanında duran kişiyi, ona sarılışını, saçlarıyla oynayışını unuttu.

Sadece Kaan vardı.

Karşısında duran, kendisiyle dalga geçen ve onu düşmekten kurtaran Kaan.

Sonra o görüntü yeniden aklına geldi.

Deniz'in gülümsemesi hafifçe soldu.

Kaan bunu fark etti.

“Hey,” dedi. “Ne oldu?”

Deniz hemen başını salladı.

“Bir şey yok.”

Kaan gözlerini kıstı.

“Emin misin?”

“Evet.”

“Yalan söylüyorsun.”

Deniz'in kalbi hızlandı.

Kaan onu tanıyor muydu?

Yüzündeki değişikliği fark edecek kadar mı?

Yoksa yalnızca her zamanki gibi mi davranıyordu?

“Her şeyi bildiğini sanma, Demir.”

Kaan'ın dudakları kıvrıldı.

“Her şeyi bilmiyorum zaten. Mesela senin neden beni görünce kaçtığını bilmiyorum.”

Deniz donup kaldı.

Demek fark etmişti.

Kaan, onun kendisini gördüğünü ve uzaklaştığını anlamıştı.

Deniz bakışlarını kaçırdı.

“Kaçmadım.”

“Öyle mi?”

“Evet.”

“Peki. O zaman yürürken neden arkanı dönüp bana bakmadın?”

Deniz cevap veremedi.

Çünkü gerçek cevap, söyleyemeyeceği kadar açıktı.

Çünkü seni başka biriyle gördüm.

Çünkü ona sarıldığını gördüm.

Çünkü saçlarına dokunmasına izin verdin ve ben, bir anlığına onun yerinde olmayı istedim.

Çünkü seni kıskandım, Kaan.

Ama bunların hiçbirini söylemedi.

Onun yerine yüzüne olabildiğince sakin bir ifade yerleştirdi.

“Seni görmedim.”

Kaan birkaç saniye ona baktı.

Sonra kahkaha attı.

“Deniz, az önce göz göze geldik.”

“Yanlış görmüşsündür.”

“Ben mi yanlış gördüm?”

“Evet.”

Kaan başını iki yana salladı.

“Vay canına. Hem sakarsın hem yalancısın.”

Deniz ona sertçe baktı.

“Bir daha beni tutma o zaman.”

Kaan'ın gülümsemesi büyüdü.

“Bir dahaki sefere düşmene izin mi vereyim?”

Deniz cevap vermedi.

Kaan biraz eğilip yüzüne baktı.

“Yoksa beni tekrar görmek için başka bir yöntem mi bulursun?”

Deniz'in yanakları alev alev yandı.

“KAAN!”

Kaan kahkahalarla güldü.

“Tamam, tamam! Kızma hemen.”

Deniz yüzünü başka tarafa çevirdi ama dudaklarının kenarındaki gülümsemeyi saklayamadı.

Kaan onu izledi.

Bir an için, Deniz'in gülümsemesini biraz daha görmek istediğini fark etti.

Nedenini bilmiyordu.

Sadece onun yeniden gülmesini istiyordu.

Az önce yüzünde gördüğü o tuhaf hüznün kaybolmasını…

Kendisinden neden uzaklaştığını öğrenmeyi…

Ve Deniz'in yanında yürürken hissettiği o garip merakın ne olduğunu anlamayı.

“Eve mi gidiyorsun?” diye sordu.

Deniz başını salladı.

“Evet.”

“Ben de o tarafa gidiyorum. Beraber yürüyelim.”

Deniz'in kalbi yeniden hızlandı.

Birlikte.

Yürümek.

Kaan'la.

Normalde bu kadar küçük bir teklifin onu bu kadar mutlu etmesi saçma gelirdi.

Ama Deniz'in mutluluk anlayışı, son zamanlarda Kaan'ın kendisine ayırdığı birkaç dakikaya kadar küçülmüştü.

“Olur,” dedi.

Kaan ellerini cebine soktu.

“Güzel. Ama bu sefer yere düşmek yok.”

Deniz gözlerini devirdi.

“Senden nefret ediyorum.”

Kaan ona yan gözle baktı.

“Yalan.”

Deniz'in adımları bir anlığına aksadı.

Kaan ise hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam etti.

Deniz, onun arkasından bakarken kalbinin yeniden umutlanmaya başladığını hissetti.

İşte bundan korkuyordu.

Kaan'ın tek bir şakasıyla günlerdir bastırmaya çalıştığı bütün duyguların geri dönmesinden…

Onun kendisini tutan kolunu hatırlamaktan…

Yüzüne bu kadar yaklaştıkları o birkaç saniyeyi tekrar tekrar düşünmekten…

Ve Kaan'ın yanında duran kişiyi bir türlü unutamamaktan.

Çünkü Deniz, Kaan'ın kendisini düşmekten kurtarmasını istiyordu.

Ama yalnızca kaldırımda değil.

Kendi kalbinin içinde de.

Ne var ki Kaan, Deniz'in kalbinde neler olup bittiğinden habersizdi.

Yan yana yürürlerken Deniz başını hafifçe kaldırıp ona baktı.

Kaan bir şey anlatıyordu. Muhtemelen yine saçma bir şeydi. Deniz normalde dinleyip karşılık verirdi ama bu kez gözleri Kaan'ın yüzünde takılı kaldı.

Biraz önce kendisini belinden tutmuştu.

Onu düşmekten kurtarmıştı.

Sonra hiçbir şey olmamış gibi şaka yapmıştı.

Kaan için sıradan bir hareketti belki.

Ama Deniz, o birkaç saniyeyi de diğer bütün anılarının yanına koyacağını biliyordu.

Yine hatırlayacaktı.

Yine düşünecekti.

Yine kendine kızacaktı.

Çünkü bazı insanlar, kalbine bir kez dokunduktan sonra en küçük hareketleriyle bile orada iz bırakıyordu.

Ve Deniz, Kaan'ın kendisinde bıraktığı izlerden kurtulmayı artık bilmiyordu.

Kaan aniden ona döndü.

“Ne oldu? Yine mi düşeceksin?”

Deniz irkilerek başını çevirdi.

“Hayır!”

“İyi. Çünkü seni bir kez daha tutarsam ücret almaya başlayacağım.”

Deniz güldü.

“Ne kadar?”

Kaan düşünüyormuş gibi yaptı.

“Bir kahve.”

Deniz'in gülümsemesi büyüdü.

“Bu kadar ucuz mu?”

Kaan ona baktı.

“Senin için indirim yaptım, Arslan.”

Deniz'in kalbi, bu cümleyle birlikte bir kez daha hızlandı.

Kaan yeniden önüne döndü.

Deniz ise yanında yürürken sessizce gülümsedi.

Belki Kaan için yalnızca bir şakaydı.

Belki o kahve, birkaç gün sonra unutulacak sıradan bir teklifti.

Belki de Deniz, yine küçücük bir şeyden kendine umut çıkarıyordu.

Ama o akşam eve giderken, Kaan'ın kendisini tuttuğu anı düşündüğünde yüzünde istemsizce bir gülümseme belirecekti.

Ve gece olduğunda, o gülümsemenin ardından başka bir görüntü gelecekti aklına.

Kaan'ın başka birine sarıldığı an.

Deniz'in kalbi yine sızlayacaktı.

Çünkü Kaan ona yaklaşmıştı.

Ama bu, Kaan'ın kalbinin de ona yaklaştığı anlamına gelmiyordu.

Deniz bunu biliyordu.

Yine de yanında yürüyen çocuğa bakmadan edemiyordu.

Kaan bir şey söylediğinde gülüyor, onunla tartışıyor, sanki içinde hiçbir şey yokmuş gibi davranıyordu.

Oysa içinde bir sürü şey vardı.

Söyleyemediği cümleler…

Gizlediği kıskançlık…

Karşılıksız kalmaktan korkan bir sevgi…

Ve Kaan'ın bir gün başka birine bütün kalbiyle sarıldığını görme ihtimali.

Deniz, o akşam Kaan'ın yanında yürürken kendisine tek bir söz verdi.

Bu anı hatırlayacaktı.

Ama Kaan'ın kendisine ait olduğunu düşünmeyecekti.

Çünkü bazı insanlar hayatına girer, seni düşmekten kurtarır ve sonra hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam eder.

Sen ise onların bir anlık dokunuşunu bile kalbinin en derin yerine saklarsın.

Kaan, Deniz'in kalbinde neler sakladığını bilmiyordu.

Deniz de Kaan'ın kalbinde kendisine ait bir yer olup olmadığını…

Henüz bilmiyordu.