İçeriğe geç

Bölüm 1: Köprüdeki Tesadüf

Bazı düşüşler son değil, başlangıçtır.

Bazı insanlar vardır.

Hayat onlara bir türlü gülmez. Ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar, her şey bir şekilde ters gider. Tam ayağa kalktıklarını düşündükleri anda yeniden düşerler.

Kaan Demir, tam olarak böyle biriydi.

Yirmi iki yaşındaydı. Mimarlık fakültesinde son sınıf öğrencisiydi. En azından hâlâ öğrenci sayılıyordu. Dersleri birikmiş, işleri birbirine karışmış, geleceği ise kocaman bir soru işaretine dönüşmüştü.

Ailesiyle arası iyi değildi.

Parası hiçbir zaman yetmiyordu.

İnsanlara güvenmekse onun için çoktan anlamını yitirmiş bir kavramdı.

Hayat, Kaan'a güzel şeylerin de var olduğunu göstermeden önce, elindekileri nasıl kaybedeceğini öğretmişti.

Belki de bu yüzden artık hiçbir şeyi fazla ciddiye almıyordu.

Başkaları üzüldüğünde ağlar, Kaan gülerdi. Birisi ona kötü bir şey söylediğinde karşılık vermek yerine alaycı bir gülümsemeyle omuz silkerdi.

İnsanlar onun umursamaz olduğunu düşünüyordu.

Oysa Kaan, her şeyi fazlasıyla umursuyordu.

Sadece bunu belli etmenin hiçbir şeyi değiştirmediğini öğrenmişti.

Bir de sigarası vardı.

Kafası dolduğunda, canı sıkıldığında, sinirlendiğinde ya da yalnızca hiçbir şey düşünmek istemediğinde eline bir sigara alırdı. Sanki dumanla birlikte içindeki karmaşayı da dışarı atabilirmiş gibi…

Ama bazı şeyler dumanla kaybolmuyordu.

Kaan bunu herkesten iyi biliyordu.

Deniz Arslan ise onun tam tersiydi.

Yirmi bir yaşındaydı. Edebiyat fakültesinde üçüncü sınıfta okuyordu. Dersleri iyiydi, geleceği için planları vardı ve çevresindeki insanlar tarafından seviliyordu.

Düzenliydi.

Sorumluluk sahibiydi.

Kolay kolay öfkelenmezdi.

İnsanların sorunlarını dinler, elinden geldiğince yardımcı olurdu. Birisi üzgün olduğunda bunu fark eden ilk kişilerden biriydi.

Ama konu Kaan Demir olduğunda bütün bu özellikleri bir anda ortadan kayboluyordu.

Çünkü Deniz, Kaan'a âşıktı.

Hem de kimsenin tahmin edemeyeceği kadar.

Kaan'ın gülüşünü seviyordu. Her şeyi tiye alışını, sinirlendiğinde kaşlarını çatışını, bir şey anlatırken ellerini kullanışını…

Hatta bazen söylediği saçma sapan şeyleri bile seviyordu.

Kaan'ın kendisini fark edip etmediğini bilmiyordu.

Belki fark etmişti.

Belki de Deniz, onun gözünde yalnızca sıradan bir üniversite arkadaşıydı.

Ama Deniz'in bildiği bir şey vardı.

Kaan'ın hayatında bir gün bile olsa her şey yolunda gitse, onu uzaktan izlemek bile Deniz'e yeterdi.

Şimdilik.

Çünkü Deniz'in Kaan'a duyduğu sevginin arkasında, kimsenin bilmediği bir geçmiş vardı.

Ve o geçmiş, Deniz'in kalbinde yıllardır sakladığı bir sırdı.

Henüz zamanı gelmemişti.

Belki de hiçbir zaman hazır olmayacaktı.

21.47 — Köprü

O gece hava oldukça soğuktu.

Şehrin ışıkları gölün yüzeyine yansıyor, hafif rüzgâr suyu dalgalandırıyordu. Üniversitenin çevresi yavaş yavaş sessizleşmişti. Öğrencilerin çoğu çoktan yurtlarına dönmüş, sokaklarda yalnızca birkaç kişi kalmıştı.

Deniz, çantasını omzuna takmış, eve gitmek için köprüye doğru yürüyordu.

Telefonuna bakarak arkadaşının gönderdiği mesajı okuyordu.

Tam telefonu cebine koyacakken başını kaldırdı.

Ve durdu.

Köprünün kenarında birisi vardı.

Siyah montu, dağınık saçları ve parmaklarının arasında tuttuğu sigarayla göle bakıyordu.

Kaan.

Deniz önce şaşırdı.

Sonra onun durduğu yere dikkatlice baktı.

Kalbi bir anda hızlandı.

Ne yapıyor bu çocuk?

Kaan'ın bir ayağı korkuluğa yakın duruyordu. Başını hafifçe öne eğmiş, düşüncelere dalmıştı. Yüzünde her zamanki umursamaz ifade vardı.

Deniz'in içini açıklayamadığı bir korku kapladı.

Bütün gün onu görmemişti. Son zamanlarda Kaan'ın hayatında neler olup bittiğini de bilmiyordu. Bazen günlerce ortadan kayboluyor, sorulduğunda da hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu.

Deniz, onun neler yaşadığını bilmiyordu.

Ama onu o şekilde görmek, aklına binbir türlü kötü ihtimal getiriyordu.

Kaan…

Bir adım attı.

Sonra bir adım daha.

“Kaan?”

Sesi, rüzgârın içinde neredeyse kayboldu.

Kaan duymadı.

Ya da duymuş olsa bile dönüp bakmaya değer bulmadı.

Deniz'in boğazı düğümlendi.

“Kaan!”

Bu kez Kaan başını çevirdi.

Kaşlarını hafifçe kaldırdı.

“Ne bağırıyorsun be? Sağır değilim.”

Deniz bir an ne söyleyeceğini unuttu.

Kaan'ın sesindeki rahatlık, içindeki korkuyu hafifletmek yerine daha da artırmıştı.

“Sen… orada ne yapıyorsun?”

Kaan yeniden göle döndü.

“Göle bakıyorum.”

“Ciddi misin sen?”

“Yok, balıklarla toplantım var. Birazdan bitecek.”

Deniz ona inanamayarak baktı.

Bu çocuk gerçekten normal değil.

“Biraz geri gelsene.”

Kaan başını çevirip onu süzdü.

“Neden?”

“Çünkü…”

Deniz sustu.

Çünkü seni kaybetmekten korkuyorum.

Çünkü sana bir şey olursa ne yapacağımı bilmiyorum.

Çünkü senin için ne kadar endişelendiğimi bir bilsen, belki de bir daha yüzüme bakmazsın.

Bunların hiçbirini söyleyemedi.

Kaan sigarasından son bir nefes çekti.

“Deniz, iyi misin sen?”

Deniz kısa bir kahkaha attı ama bu kahkahada zerre kadar neşe yoktu.

“Sen bana mı soruyorsun bunu?”

Kaan omuz silkti.

“Evet. Burada ikimiz varız. Kendime sormam biraz garip olurdu.”

“KAAN!”

“Tamam, tamam. Kızma hemen.”

Kaan sigarasını söndürmek için elini aşağı indirdi.

Deniz birkaç adım daha yaklaştı.

“Ne olduğunu öğrenmek istiyorum.”

“Neyin?”

“Burada neden olduğunu!”

Kaan, sanki dünyanın en basit sorusuyla karşılaşmış gibi ona baktı.

“Sigara içmek için çıktım. Bir de göle bakıyorum. İkisini aynı anda yapabiliyorum, inanabiliyor musun?”

Deniz'in yüzü kızardı.

Korku, yavaş yavaş öfkeye dönüşüyordu.

“Sen gerçekten aklını kaçırmışsın.”

Kaan sırıttı.

“Bunu yeni mi fark ettin?”

Deniz başını iki yana salladı.

Ona kızmak istiyordu.

Bağırmak, kolundan tutup korkuluktan uzaklaştırmak ve bir daha böyle bir yerde tek başına durmamasını söylemek istiyordu.

Ama Kaan'a baktığında, bütün bunların yerine yalnızca ona biraz daha yaklaşmak istiyordu.

Bir adım attı.

Sonra bir adım daha.

“Bana bak,” dedi. “Şuradan biraz uzaklaş, tamam mı?”

Kaan'ın yüzündeki gülümseme hafifçe silindi.

Deniz'in sesinde bir şey vardı.

Sıradan bir endişe değildi bu.

Kaan bunu fark etmişti ama anlam verememişti.

“Tamam, geliyorum,” dedi.

Tam o sırada Deniz'in ayağı, köprünün kenarındaki ıslak zeminde kaydı.

Her şey bir saniyeden kısa sürdü.

Deniz'in gözleri büyüdü.

“Ah!”

Bedeni öne doğru savruldu.

Kaan'ın yüzündeki ifade anında değişti.

“DENİZ!”

Hiç düşünmeden elini uzattı.

Deniz'in bileğini yakaladı ama düşüşün etkisiyle kendisi de dengesini kaybetti. Bir kolunu Deniz'in beline dolayarak onu kendine doğru çekti.

Bir anlığına göz göze geldiler.

Deniz, Kaan'ın yüzündeki korkuyu gördü.

Kaan ise Deniz'in kendisine tutunmaya çalışırken nasıl titrediğini fark etti.

“Bırakma!” diye bağırdı Deniz.

Kaan'ın çenesi gerildi.

“Saçmalama! Sıkı tutun!”

Ama ikisinin de ağırlığı, Kaan'ın dengesini bozmuştu.

Ayağı kaydı.

Korkuluğa tutunmaya çalıştı ama eli boşluğa geldi.

Ve ikisi birden köprüden aşağı düştü.

Soğuk su bedenlerini sardı.

ŞLAAAP!

Soğuk su, sıcak kalp

Deniz ne olduğunu anlayamıyordu.

Su her taraftaydı. Soğuk, nefesini kesiyor, kıyafetleri ağırlaşıyordu. Birkaç saniye boyunca hangi yöne hareket etmesi gerektiğini bilemedi.

Sonra belinde bir kol hissetti.

Kaan onu bırakmamıştı.

Bir eliyle Deniz'i kendine çekiyor, diğer eliyle suyun üzerinde kalmaya çalışıyordu.

“Deniz! Bana bak!”

Deniz öksürerek başını suyun üzerine çıkardı.

Kaan onu kıyıya doğru yönlendirdi.

“İyi misin?!”

Deniz birkaç kez öksürdükten sonra nefes alabildi.

“Kaan…”

“Ne?”

“Sen iyi misin?”

Kaan birkaç saniye ona baktı.

Sonra şaşkınlıkla güldü.

“Ben mi?”

“Evet, sen!”

“Az önce köprüden düştük, sen hâlâ bana mı soruyorsun?”

Deniz'in elleri titriyordu.

Soğuktan mıydı, korkudan mı, yoksa Kaan'ın kendisini hâlâ bırakmamasından mı, bilmiyordu.

“Senin yüzünden az kalsın ölüyorduk!”

Kaan, yüzünden akan suları eliyle sildi.

Sonra sırıttı.

“Ama ölmedik.”

Deniz'in gözleri büyüdü.

“Kaan, yemin ederim seni boğacağım!”

“Önce sudan çıkalım da. Sonra sıraya koyarsın.”

Deniz ona inanamayarak baktı.

Kaan kahkaha attı.

Gerçekten gülüyordu.

Sanki birkaç dakika önce ikisi de hayatlarının en korkutucu anlarından birini yaşamamış gibi…

Deniz, ona vurmakla yeniden sarılmak arasında kaldı.

Sonunda Kaan'ın montuna tutundu.

“Salak…”

Kaan'ın gülümsemesi biraz yumuşadı.

“Evet, onu daha önce de duymuştum.”

Deniz başını eğdi.

Kaan'ın montunu bırakmak istemiyordu.

Çünkü birkaç dakika önce onu kaybedebileceğini düşünmüştü.

Ve o ihtimal, hayatında hissettiği en büyük korkulardan biriydi.

Kaan ise Deniz'in kendisine neden bu kadar sıkı tutunduğunu anlamıyordu.

Onu kıyıya ulaştırdıktan sonra güçlükle ayağa kalktılar. İkisi de sırılsıklamdı. Deniz'in saçları alnına yapışmış, Kaan'ın siyah montu suyu içine çekmişti.

Kaan kendi cebini yokladı.

Sonra durdu.

“Eyvah.”

Deniz ona döndü.

“Ne oldu?”

“Telefon.”

Deniz hemen kendi cebine baktı.

Yüzündeki ifade değişti.

“Hayır…”

Kaan ona baktı.

“Seninki de mi?”

Deniz başını kaldırdı.

“Şu an telefonumuzu mu düşünüyorsun?!”

Kaan bir süre düşündü.

“Başka ne düşüneceğim? Balıklarla arkadaş olduk, telefonları da onlara hediye ettik.”

Deniz istemeden güldü.

Çok kısa bir an.

Ama Kaan bunu fark etti.

“Ha, bak. Gülünce daha iyi görünüyorsun.”

Deniz'in gülümsemesi anında kayboldu.

Kalbi göğsüne çarpmaya başladı.

Kaan ise hiçbir şey söylememiş gibi saçlarını geriye itti.

“Haydi, yürüyebiliyor musun?”

Deniz başını salladı.

“Evet.”

“Güzel. Çünkü beni sırtında taşıyamazsın.”

“KAAN!”

Kaan yeniden kahkaha attı.

Deniz gözlerini devirdi ama dudaklarının kenarındaki gülümsemeyi saklayamadı.

Kaan bunu gördü.

Ve nedenini bilmediği bir şekilde, onun gülümsemesini yeniden görmek istedi.

Bazı şeyler söylenmez

Bir süre sessizce yürüdüler.

Şehir hâlâ ışıl ışıldı. İnsanlar arabalarıyla yanlarından geçiyor, uzaktan müzik sesleri duyuluyordu. Sanki az önce köprüden düşen iki kişi onlar değilmiş gibi, dünya normal bir şekilde dönmeye devam ediyordu.

Deniz'in aklıysa hâlâ o birkaç saniyedeydi.

Kaan'ın kendisini yakaladığı an…

Düşerken onu bırakmaması…

Yüzündeki korku…

“Kaan?”

“Efendim?”

Deniz dudaklarını birbirine bastırdı.

“Az önce… beni gerçekten tuttun.”

Kaan ona baktı.

“E tabii tuttum.”

“Ya sen de düşseydin?”

Kaan omuz silkti.

“Düştüm zaten, Deniz.”

“Ciddi ol biraz!”

Kaan'ın yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu.

Deniz'in gözlerine baktı.

Bu kez alay etmedi.

“Ne yapmamı bekliyordun?” diye sordu. “Seni öylece bırakmamı mı?”

Deniz'in boğazı düğümlendi.

“Hayır…”

“O zaman?”

Deniz başını eğdi.

Çünkü sana bir şey olursa ben ne yaparım, Kaan?

Ama bu cümleyi de söyleyemedi.

Kaan birkaç saniye onu izledi. Sonra Deniz'in alnına yapışmış bir tutam saçı nazikçe kenara çekti.

Hareket o kadar beklenmedik, o kadar doğal olmuştu ki Deniz nefes almayı unuttu.

Kaan elini hemen geri çekti.

“Saçına yaprak yapışmış.”

Deniz başını salladı.

“Tamam.”

Kalbi hâlâ çok hızlı atıyordu.

Kaan ise yürümeye devam etti.

Sanki az önce Deniz'in dünyasını yerinden oynatmamış gibi…

Bir süre sonra Deniz, onun yüzüne baktı.

“Kaan?”

“Hı?”

“Her şey yolunda mı?”

Kaan'ın adımları yavaşladı.

Soru basitti.

Ama cevabı değildi.

Her şey yolunda mıydı?

Hayatında hiçbir şey yolunda gitmiyordu. Yorgundu. Sinirliydi. Geleceğinden korkuyordu. Bazen bir gün daha aynı şeyleri yaşamak zorunda kalacağı düşüncesi bile onu tüketiyordu.

Ama bunların hiçbirini anlatmadı.

Her zamanki gibi omuz silkti.

“Her zamanki gibi.”

Deniz onun yüzüne baktı.

“Bu, iyi olduğun anlamına gelmiyor.”

Kaan başını çevirip ona baktı.

Bir süre sessiz kaldı.

Sonra hafifçe gülümsedi.

“Sen de her şeyi fazla düşünüyorsun.”

Deniz cevap vermedi.

Çünkü Kaan'ın bilmediği bir şey vardı.

Deniz onun hakkında zaten fazlasıyla düşünüyordu.

Bazen geceleri uyuyamıyor, bazen onu kampüste gördüğünde ne söyleyeceğini unutuyor, bazen de hiçbir sebep yokken onun iyi olup olmadığını merak ediyordu.

Ve Kaan, bütün bunlardan habersizdi.

En azından şimdilik.

O gece ikisi de evlerine döndü.

Deniz sıcak bir duş aldıktan sonra yatağının kenarına oturdu. Saçlarını havluyla kurularken gözlerini kapattı.

Kaan'ın yüzü gözlerinin önüne geldi.

Onu yakaladığı an…

Kendisine sıkıca sarılışı…

“Bırakma!” diye bağırdığında verdiği cevap…

Deniz yastığına yüzünü gömdü.

“Salak…”

Bu kez kime söylediğini biliyordu.

Kaan'a.

Ama onu bu kadar çok sevdiği için kendisine de kızıyordu.

Çünkü Kaan'ın kendisini sevip sevmediğini bilmiyordu.

Hatta belki de Kaan, Deniz'in ona duyduğu hislerin farkında bile değildi.

Yine de Deniz'in kalbi, aklından daha inatçıydı.

Vazgeçmiyordu.

Ve belki de en korkutucu olan buydu.

Aynı saatlerde Kaan, küçük dairesinde aynanın karşısında duruyordu.

Saçlarını havluyla kuruladıktan sonra yatağına uzandı. Telefonu olmadığı için yapacak pek bir şeyi yoktu.

Tavana baktı.

Sonra nedensizce gülümsedi.

“Çocuk resmen beni azarladı.”

Deniz'in öfkeli yüzü gözlerinin önüne geldi.

Ardından korkmuş bakışları…

Kaan'ın gülümsemesi yavaşça kayboldu.

Deniz gerçekten korkmuştu.

Onun için.

Bu düşünce, Kaan'ın alışık olmadığı bir his uyandırdı içinde.

Birisi onun için bu kadar endişelenmeyeli uzun zaman olmuştu.

Belki de hiç olmamıştı.

Kaşlarını çattı.

“Saçmalama, Kaan.”

Kendi kendine söylendi.

Deniz yalnızca iyi biriydi. Herkes için endişelenirdi. Belki onu da öyle görüyordu.

Bunun üzerinde düşünmenin bir anlamı yoktu.

Gözlerini kapattı.

Ama uykuya dalmadan önce aklına son bir düşünce geldi.

Deniz, düşerken neden kendisine öyle bakmıştı?

Sanki…

Sanki onu kaybetmekten korkuyormuş gibi.

Kaan bu düşünceyi zihninden uzaklaştırdı.

Henüz bazı soruların cevaplarını aramaya hazır değildi.

Özellikle de kendi kalbiyle ilgili olanların.

Çünkü bazı insanlar hayatımıza tesadüfen girer.

Bazılarıysa aslında çok daha önceden oradadır.

Biz yalnızca onları yeniden fark edeceğimiz günü bekleriz.

Ve Kaan Demir henüz bilmiyordu.

O gece köprüde yaşananlar, hayatındaki en büyük tesadüf olmayacaktı.

Belki de hayatı boyunca kaçtığı her şey, sonunda onu Deniz'e götürecekti.

Çünkü bazı düşüşler son değil, başlangıçtır.