Lunaparkın ışıkları arkalarında kalırken gece, şehrin üzerine yavaş yavaş çökmüştü. Birkaç saat önce kahkahalarla dolu olan akşam, yerini serin bir rüzgâra ve sokak lambalarının solgun ışığına bırakmıştı.
Ece ile Umut kendi yollarına ayrılmak üzere durdular. Kaan ve Deniz de evlerine doğru ilerleyecekleri sokağın başına gelmişti.
Deniz bir süre sessizce yürüdü. Sonra başını Kaan'a çevirdi.
— Kaan…
— Efendim, Deniz?
Deniz, söyleyeceği şeyi kafasında defalarca tekrarlamış olmasına rağmen bir an tereddüt etti.
— Bende kal.
Kaan'ın yüzünde küçük bir gülümseme belirdi. Sanki bu soruyu bekliyormuş gibi hiç düşünmeden cevap verdi.
— Tabii ki geleceğim.
Deniz şaşkınlıkla ona baktı.
— Daha ne diyeceğimi bile sormadın!
— Ne diyeceksin ki? Evine davet edeceksin, ben de geleceğim. Bu kadar basit.
— Ya belki başka bir şey söyleyecektim?
Kaan kaşlarını kaldırdı.
— Mesela?
Deniz birkaç saniye düşündü, ardından gülerek başını iki yana salladı.
— Boş ver. Beleşçi!
Kaan kahkaha attı.
— Ne yapayım? Sen davet ediyorsun, ben de kırmıyorum.
— Tabii, kesinlikle tek sebep bu.
Kaan cevap vermek üzereydi ki yüzündeki ifade bir anda değişti.
Gülümsemesi silindi. Bakışları Deniz'in üzerinden geçerek karşılarındaki sokağa yöneldi.
Deniz de onun baktığı yere döndü.
Karşılarından bir grup insan geliyordu.
Kaan'ın adımları yavaşladı. Yüzüne yerleşen ifade, Deniz'in daha önce pek sık görmediği türdendi. Sanki bir anda bütün neşesi elinden alınmış, yerini soğuk ve dikkatli bir sessizlik almıştı.
Deniz bunu fark etti.
— Kaan, ne oldu?
Kaan cevap vermedi.
Grup yaklaştıkça içlerinden biri öne çıktı. Yüzünde rahatsız edici bir sırıtış vardı.
— Selam, Kaan.
Kaan, Deniz'in elini tuttu ve onu yavaşça arkasına aldı.
— Ne istiyorsun?
Adam, Kaan'ı baştan aşağı süzdü.
— İstediğim şeyi verebilecek misin bakalım?
— İşine bak.
Kaan, Deniz'in elini bırakmadan yanından geçmeye çalıştı. Ancak adam bir adım atarak önlerini kesti.
— Nereye böyle? Daha yeni karşılaştık.
Kaan'ın çenesi gerildi.
— Yolumdan çekil.
Adam güldü.
— Geçen seferki gibi mi olacak?
Deniz'in kaşları çatıldı.
Geçen sefer mi?
Adam, Kaan'a biraz daha yaklaştı.
— Bugün nerene zarar verelim, Kaan? Diğer kolunu mu, bacağını mı?
Deniz'in içinden bir şey koptu sanki.
Diğer kolu mu?
Bir anda çevresindeki sesler uzaklaşmaya başladı. Adamın yüzüne bakıyordu ama zihni çoktan yıllar öncesine gitmişti.
Üniversitenin ilk yılları…
Deniz için her şeyin daha zor olduğu zamanlar.
Kalabalıkların arasında kendisini görünmez kılmaya çalıştığı, insanların sözlerinden kaçmak için başını önüne eğdiği günler…
Bir grup insan yine karşısına çıkmıştı.
Deniz ne yapacağını bilmiyordu. Söylenen sözlere cevap veremiyor, yalnızca bir an önce oradan uzaklaşmak istiyordu.
Tam o sırada biri önüne geçmişti.
Koyu renk saçları, umursamaz bakışları ve sanki dünyadaki hiçbir şeyden korkmuyormuş gibi duran tavrıyla Kaan Demir.
Deniz'i arkasına almış, karşısındakilere meydan okurcasına bakmıştı.
O gün Deniz, ilk kez birinin kendisini savunmak için hiçbir şey beklemeden öne çıktığını görmüştü.
Belki de kalbinin ilk kez o gün farklı attığını fark etmişti.
Kaan, Deniz'in korkusunu görmüş ama onu küçümsememişti.
Onu korumuştu.
Deniz'in kalbi o gün, kendisinin bile henüz adını koyamadığı bir duyguya kapılarını açmıştı.
Ve şimdi…
Yıllar sonra aynı insanlar yeniden karşılarındaydı.
Kaan yine Deniz'in önündeydi.
Yine onu koruyordu.
Ama Deniz'in aklında tek bir soru vardı.
Geçen sefer…
Kaan'ın kolu o zaman kırılmamış mıydı?
Herkes bunun bir araba kazası olduğunu söylememiş miydi?
Ya gerçek bambaşka bir şeyse?
Deniz'in boğazı düğümlendi.
— Geçen sefer derken… ne demek istiyorsun?
Deniz'in sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
Kaan hemen arkasına döndü.
— Deniz, kes sesini.
Bu söz, Deniz'i susturmak için söylenmişti. Ama Kaan'ın gözlerinde gördüğü endişe, Deniz'in şüphelerini daha da büyüttü.
Adam ise sırıtmaya devam ediyordu.
— Aa, bilmiyor mu yoksa?
Kaan bir adım öne çıktı.
— Son kez söylüyorum. Kapa çeneni ve git.
— Ne var, Kaan? Gerçekleri anlatmayalım mı?
Adam başını yana eğdi.
— Geçen sefer de aynı böyleydin. Aynı asi tavırlar, aynı dik başlılık… Biz de biraz evcilleşsin diye kolunu kırdık.
Dünya, Deniz'in başına yıkılmış gibiydi.
Bir an nefes alamadı.
Kaan'ın kolu…
O günlerde hastanede yatan, yüzünde yaralarla karşısına çıkan Kaan…
Deniz'in onun için ne kadar endişelendiğini hatırladı. Kaan'ın bir araba kazası geçirdiğini düşünmüş, kendisini teselli etmek için söylenen sözlere inanmıştı.
Ama şimdi öğreniyordu ki sevdiği insanın canı bilerek yakılmıştı.
Üstelik Kaan, bütün bunları ondan saklamıştı.
Deniz'in gözleri doldu.
Kaan'ın arkasından görünen omuzlarına baktı.
Sen bütün bunları tek başına mı yaşadın?
Kaan yumruklarını sıktı.
— Onun adını bir daha ağzına almayacaksın.
Adam güldü.
— Hâlâ aynı kahramanlık taslamaları…
Deniz, Kaan'ın elini tutan kendi elinin titrediğini hissetti.
Kaçmak istiyordu.
Bağırmak istiyordu.
Kaan'a sarılmak istiyordu.
Ama ayakları sanki yere çivilenmişti.
Korkusu onu olduğu yere hapsetmişti.
Kaan'ın elini bırakamıyordu.
Bir yandan da onu koruyamamanın çaresizliği göğsüne oturuyordu.
Kaan arkasına dönmeden konuştu.
— Deniz, telefonunu çıkar.
Deniz cevap veremedi.
— Deniz, bana bak.
Deniz gözlerini kaldırdı.
— Telefonunu çıkar ve Ece'ye konumunu gönder. Sonra 112'yi ara.
Kaan'ın sesindeki kararlılık, Deniz'in zihnindeki sisin arasından bir yol açtı.
Titreyen parmaklarıyla telefonunu çıkardı. Önce Ece'ye konumunu gönderdi, ardından acil yardım numarasını aradı.
Karşısındaki grupla Kaan arasındaki gerilim giderek artıyordu.
— Hâlâ başkalarının arkasına mı saklanıyorsun? diye alay etti adamlardan biri.
Kaan'ın bakışları sertleşti.
— Ben kimsenin arkasına saklanmam. Ama sevdiğim insanların zarar görmesine de izin vermem.
Deniz bu sözleri duydu.
Sevdiğim insanların…
Kaan'ın kendisini kastettiğini biliyordu. Ama o an bunun üzerine düşünecek durumda değildi.
Telefondaki görevliye konumunu bildirmeye çalışırken sesi titriyordu.
— Lütfen… Burada bir grup insan var. Bizi tehdit ediyorlar. Adresimizi gönderiyorum.
Bir adam Kaan'a doğru hamle yapacak gibi oldu.
Deniz'in kalbi yerinden çıkacakmış gibi çarptı.
Tam o sırada uzaktan siren sesleri duyuldu.
Mavi ve kırmızı ışıklar sokağın duvarlarını aydınlattı.
Grubun yüzündeki sırıtış kayboldu.
— Hadi, gidiyoruz!
Birkaç saniye içinde hepsi farklı yönlere dağıldı.
Kaan peşlerinden gitmedi.
İlk yaptığı şey arkasına dönmek oldu.
— Deniz?
Cevap gelmedi.
— Deniz, bana bak.
Deniz hâlâ olduğu yerde duruyordu. Telefonu elindeydi ama parmakları kontrolsüzce titriyordu. Gözleri bir noktaya sabitlenmişti.
Kaan yanına yaklaştı.
— Deniz.
Bu kez Deniz başını kaldırdı.
Kaan onun elini iki avucunun arasına aldı ve sıkıca tuttu.
— Bitti.
Deniz'in dudakları aralandı ama sesi çıkmadı.
Kaan başparmağıyla onun elinin üzerini hafifçe okşadı.
— Bak bana. Bitti, Deniz. Artık gittiler.
Deniz'in gözlerinden yaşlar süzüldü.
Kaan'ın yüzü yumuşadı.
— Titreyebilirsin. Korkmak kötü bir şey değil.
Deniz başını iki yana salladı.
— Ben…
— Ne?
— Ben hiçbir şey yapamadım.
Kaan kaşlarını çattı.
— Ne diyorsun sen?
— Sen yine beni korudun. Ben yine sadece durdum.
Kaan, Deniz'in elini biraz daha sıkı tuttu.
— Deniz, beni dinle. Senin o insanlarla kavga etmeni istemiyorum. Kendini tehlikeye atmanı da istemiyorum. Yardım çağırdın, değil mi?
Deniz başını salladı.
— O zaman doğru olanı yaptın.
Kaan bir süre onun yüzüne baktı.
— Hadi. Eve gidelim.
Sonra Deniz'in elini bırakmadan ekledi:
— Bu eli eve kadar bırakmayacağım.
Deniz'in içindeki korku, bu kez başka bir duyguyla karıştı.
Kaan'ın tuttuğu eline baktı.
Sonra bakışları yavaşça Kaan'ın koluna kaydı.
Aylar önce kırılan koluna.
Deniz'in gözleri yeniden doldu.
— Kaan…
— Efendim?
— O gün…
Kaan'ın yüzündeki ifade değişti.
Deniz, onun kolunu dikkatle tuttu.
— O gün çok canın yandı mı?
Kaan bir süre cevap vermedi.
Sanki bu soruyu hiç beklemiyormuş gibi Deniz'in yüzüne baktı.
Sonra gözlerini kaçırdı.
— Biraz.
Deniz'in dudakları titredi.
— Neden bana söylemedin?
Kaan sessizce nefes verdi.
— Seni korkutup benden uzaklaşmanı istemedim.
Deniz'in gözlerinden yaşlar aktı.
— Ben senden korkmazdım ki.
Kaan ona baktı.
— Biliyorum.
— O zaman neden?
Kaan cevap vermekte zorlandı.
Çünkü Deniz'in kendisine nasıl baktığını biliyordu. Onun gözlerinde gördüğü o temiz, karşılıksız sevginin bir gün korkuyla yer değiştirmesinden çekinmişti.
Deniz'in kendisinden uzaklaşmasını istemiyordu.
Ama bunu söyleyemezdi.
Henüz kendisine bile itiraf edemediği şeyleri Deniz'e nasıl anlatabilirdi?
— Sadece… bilmeni istemedim, dedi sonunda.
Deniz başını eğdi.
— Yanında olamadığım için üzgünüm.
Bu cümle Kaan'ın içinde bir yere dokundu.
Deniz'in kendisi için üzülmesi, onun yıllardır taşıdığı acıyı bir anda yok etmiyordu.
Ama ilk kez, o acının yalnızca kendisine ait olmadığını hissetmişti.
Deniz'in elini biraz daha sıkı tuttu.
— Hadi, dedi usulca. Eve gidelim.
Eve vardıklarında Deniz'in yüzündeki yorgunluk hâlâ geçmemişti.
Kaan onu salona götürüp oturttu.
— Burada bekle. Sana su getireyim.
Deniz başını salladı.
Kaan mutfağa gidip bir bardak su doldurdu. Geri döndüğünde bardağı Deniz'e uzattı.
Ama Deniz suya bakmadı bile.
Ayağa kalkıp doğrudan Kaan'a sarıldı.
Kaan şaşkınlıkla durdu.
— Deniz?
Deniz kollarını onun beline doladı. Yüzünü göğsüne yasladı.
— Çok canın yandı, değil mi?
Kaan'ın elindeki bardak havada kaldı.
Deniz'in sesi kırılıyordu.
— O gün… gerçekten çok canın yandı, değil mi?
Kaan bardağı masaya bıraktı.
Sonra kollarını Deniz'in etrafına sardı.
— Evet, çok.
Deniz'in gözyaşları Kaan'ın tişörtüne bulaştı.
Kaan onun saçlarının üzerine çenesini hafifçe yasladı.
— Ama yanımda sen vardın, o yüzden acımadı.
Deniz başını kaldırdı.
— Nasıl acımadı? Kolun kırılmıştı!
Kaan hafifçe gülümsedi.
— Tamam, biraz acıdı.
Deniz istemsizce burnunu çekti.
Kaan devam etti:
— Ama sen hastaneye geldiğinde yüzündeki o ifadeyi gördüm. Kendimi senden daha çok düşünmeye başladım. Sürekli endişeleniyordun.
— Çünkü sana bir şey olmasını istemiyordum.
Kaan'ın kalbi tuhaf bir şekilde sıkıştı.
Deniz bunu söylerken ne kadar içten görünüyordu.
Kaan, onun saçlarını okşadı.
— Biliyorum, Deniz.
Bir süre öylece sarıldılar.
Ne Deniz'in konuşmaya gücü vardı ne de Kaan'ın bu sessizliği bozmak gibi bir isteği.
Bazen bir insanın yanında kalmak, söylenebilecek bütün sözlerden daha anlamlıydı.
Bir süre sonra Kaan'ın telefonu çalmaya başladı.
Ekranda Ece'nin adı görünüyordu.
Kaan duşa girdiğinde Deniz telefonu alıp Ece'yi aradı.
Ece daha ilk çalışta açtı.
— DENİZ! Sonunda!
Deniz telefonu kulağına tuttu.
— Ece, sakin ol.
— Sakin mi olayım? Bana konum atmışsın, ardından 112 yazmışsın! Kaan'ı arıyorum, açmıyor. Ne oldu orada?
— İyiyiz. Eve geldik.
— Deniz, bana sadece iyiyiz deyip geçemezsin. Ne yaşadınız siz?
Deniz bir süre sustu.
Sonra derin bir nefes aldı.
— Kaan'ı tanıyan bir grup insan önümüzü kesti. Ona zarar vermek istediler.
Ece'nin sesi anında değişti.
— Kaan'a bir şey oldu mu?
— Hayır. Bu sefer olmadı.
— Bu sefer mi?
Deniz gözlerini kapattı.
— Ece… Kaan'ın kolunun kırıldığı zamanı hatırlıyorsun, değil mi?
— Tabii ki hatırlıyorum. Hastaneye gittiğimiz günü nasıl unutayım?
— O bir araba kazası değilmiş.
Telefonun diğer ucunda sessizlik oldu.
— Ne demek bu, Deniz?
— Bugün kendileri söylediler. Kaan'ın kolunu onlar kırmış. Sırf onlara karşı geldiği için.
Ece'nin sesi öfkeyle titredi.
— Ne?! Sen ciddi misin?
— Keşke olmasaydım.
— Peki Kaan? O sana bir şey anlattı mı?
— Pek konuşmadı. Sadece beni korkutup kendisinden uzaklaşmamı istemediğini söyledi.
Ece derin bir nefes aldı.
— Deniz, beni dinle. Senin suçun değil. O gün yanında olamamış olman da senin suçun değil.
Deniz'in gözleri yeniden doldu.
— Ama o benim için…
— Biliyorum. Onu ne kadar önemsediğini biliyorum. Ama kendini de unutma, olur mu?
Deniz cevap veremedi.
Ece'nin sesi yumuşadı.
— Şu an yanında mı?
— Duşta.
— Güzel. Biraz dinlenin. Yarın seni arayacağım. Bir daha böyle bir şey olursa da hiç düşünmeden yardım iste, tamam mı?
— Tamam.
— Bir de Deniz…
— Efendim?
— Kaan yalnız değil artık. Sen varsın.
Deniz'in boğazı düğümlendi.
— Biliyorum.
Telefonu kapattığında bir süre elinde tuttu.
Sonra yavaşça başını kaldırdı.
Banyodan su sesi geliyordu.
Deniz, Kaan'ın o koluyla neler yaşadığını düşündü. Acısını, korkusunu, belki de kimseye anlatmadığı geceleri…
Ve ilk kez, Kaan'ın kendisini koruduğu kadar onun da Kaan'ı korumak istediğini fark etti.
Kaan duştan çıktığında Deniz hâlâ salondaydı.
Saçları ıslaktı. Üzerine rahat bir tişört giymiş, havluyu omzuna atmıştı.
— Hâlâ burada mısın?
Deniz başını kaldırdı.
— Nereye gidecektim?
Kaan gülümsedi.
— Bilmiyorum. Belki benden sıkılmışsındır.
Deniz'in yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.
— Senden sıkılmak için önce susmayı öğrenmen gerekiyor.
— Vay be. Benimle kalmak isteyen çocuk nerede?
Deniz ona bir yastık fırlattı.
Kaan kahkaha atarak yastığı yakaladı.
Bir anlığına her şey eskisi gibi görünüyordu.
Ama ikisi de o gece yaşananları unutamıyordu.
Kaan yastığı yerine bıraktı ve Deniz'in yanına oturdu.
— Hadi, odana gidelim. Biraz uyuman lazım.
Deniz itiraz etmeden ayağa kalktı.
Odasına girdiklerinde Kaan yatağın kenarındaki örtüyü düzeltti.
— Uykunu iyi al. Yarın erken bir yere gideceğim. İstersen benimle gelebilirsin.
Deniz başını kaldırdı.
— Nereye gidiyorsun?
— Yarın görürsün.
— Yine mi sır?
— Biraz gizem iyidir.
Deniz gülümsedi.
— Peki.
Kaan kapıya yöneldi.
Tam çıkacakken Deniz elini uzatıp onun elini tuttu.
Kaan durdu.
— Ne oldu?
Deniz gözlerini kaçırdı.
— Kaan…
— Efendim?
— Uykun yoksa… yanımda kalır mısın?
Kaan'ın yüzüne yumuşak bir gülümseme yayıldı.
— Kalırım tabii.
Hiç tereddüt etmeden yatağın boş tarafına atladı.
Deniz şaşkınlıkla ona baktı.
— Kaan! Üstüme atlayacaktın!
— Ama atlamadım.
— Neredeyse!
— Abartıyorsun.
Deniz başını iki yana sallayarak güldü.
Kaan yastığını düzeltti, sonra Deniz'in başını nazikçe kucağına aldı.
Deniz bir an ne yapacağını bilemedi.
Kaan onun elini tuttu.
— Böyle iyi mi?
Deniz yavaşça başını salladı.
— İyi.
Odanın ışığı kapandığında geriye yalnızca pencereden süzülen solgun gece ışığı kaldı.
Kaan bir süre tavana baktı.
Sonra sessizce konuştu.
— Ben hep buradayım.
Deniz'in gözleri doldu.
Kaan bunu fark ettiğinde başparmağıyla onun gözlerinin kenarındaki yaşları sildi.
— Hey… Ağlama.
— Ağlamıyorum.
— Tabii. Gözlerin kendi kendine su üretiyor.
Deniz, gözyaşlarının arasından hafifçe güldü.
— Çok komiksin gerçekten.
— Biliyorum.
Kaan onun elini yeniden tuttu.
— Hadi uyu artık.
Deniz gözlerini kapattı.
Kaan'ın eli elindeydi. Sesi yakındaydı. İlk kez o gecenin görüntüleri zihnine geldiğinde kendisini tamamen yalnız hissetmiyordu.
Yavaş yavaş uykuya daldı.
Kaan ise bir süre daha onu izledi.
Deniz'in gözlerinin kenarında kalan son yaşları da sildi.
Keşke bu an hiç bitmese.
Kaan bu düşünceyle gözlerini kapatmaya çalıştı.
Ama uyuyamadı.
Deniz'in elini bırakmadı.
Sabaha kadar yanında kaldı.
Sabahın ilk ışıkları perdelerin arasından içeri süzüldüğünde Deniz yavaşça gözlerini açtı.
İlk fark ettiği şey, elinin hâlâ bir başkasının elinde olduğuydu.
Başını çevirdi.
Kaan yanında uyuyordu.
Saçları dağılmış, yüzündeki o her şeyi umursamaz ifade kaybolmuştu. Uykusunda daha sakin, daha genç görünüyordu.
Deniz bir süre onu izledi.
Bütün gece yanında kalmıştı.
Üstelik hâlâ elini tutuyordu.
Deniz'in yüzüne belli belirsiz bir gülümseme yayıldı.
Elini dikkatlice Kaan'ın elinden kurtardı. Sonra onun başını yastığa yerleştirdi.
Kaan uykusunda hafifçe kıpırdandı ama uyanmadı.
Deniz, onun saçlarını nazikçe okşadı.
— Uyu bakalım, dedi fısıltıyla.
Ardından odadan çıktı.
Mutfağa geçtiğinde kendisine ve Kaan'a kahvaltı hazırlamaya karar verdi.
Bir yandan ekmeği kızartıyor, diğer yandan çay için suyu hazırlıyordu. Aklı ara sıra geceye kayıyordu ama kendisini toparlamaya çalışıyordu.
Bugün Kaan'ın yanında olacaktı.
Nereye giderlerse gitsinler.
Kahvaltıyı hazırlayıp masaya yerleştirdiği sırada arkasından bir ses duydu.
— Günaydın.
Deniz döndü.
Kaan kapıda durmuş, onu tuhaf bir ifadeyle izliyordu.
— Günaydın. Uyandın mı?
— Görünüşe göre.
Kaan masaya baktı.
— Bunların hepsini sen mi yaptın?
— Hayır, gizli aşçım yaptı. Tabii ki ben yaptım.
Kaan gülerek sandalyeye oturdu.
— Ellerine sağlık.
Deniz de karşısına oturdu.
Bir süre kahvaltı yaptılar. Kaan ara sıra Deniz'e bakıyor, sonra bakışlarını hemen tabağına indiriyordu.
Sonunda sessizliği kendisi bozdu.
— Bugün benimle gelir misin?
Deniz gülümsedi.
— Tabii ki gelirim.
Kaan kaşlarını kaldırdı.
— Hiç sormayacak mısın nereye gideceğimizi?
— Hayır.
— Neden?
Deniz çayından bir yudum aldı.
— Çünkü seninle gelmek istiyorum.
Kaan'ın eli havada kaldı.
Deniz bunu fark etmeyip konuşmaya devam etti.
— Hem belki yine beleş bir şeyler yersin. Sana kahvaltı hazırladım, daha ne istiyorsun?
Kaan başını eğerek güldü.
— Seninle uğraşmak gerçekten çok zor.
— Ama yine de buradasın.
Kaan ona baktı.
Bu kez hemen gözlerini kaçırmadı.
— Evet, dedi. Buradayım.
Deniz'in kalbi hızlandı.
Bazen Kaan'ın en sıradan sözleri bile Deniz'in içinde günlerce yankılanıyordu.
Kahvaltılarını bitirdikten sonra hazırlandılar ve evden çıktılar.
Bir süre yürüdüler.
Deniz nereye gittiklerini anlamaya çalışırken Kaan aniden bir çiçekçinin önünde durdu.
— Burada bekle.
Deniz şaşkınlıkla ona baktı.
— Neden?
— Bir şey alacağım.
Kaan çiçekçiye girdi.
Deniz vitrindeki çiçeklere bakarken Kaan'ın biraz sonra elinde iki ayrı çiçekle çıktığını gördü.
Bir demet unutma beni çiçeği ve birkaç lale…
Deniz'in yüzüne meraklı bir ifade yerleşti.
— Kaan, bunlar kimin için?
Kaan cevap vermedi.
Onun yerine elini Deniz'e uzattı.
— Gel.
Deniz bir an eline baktı.
Sonra kendi elini Kaan'ın eline bıraktı.
Birlikte yürümeye başladılar.
Sokaklar giderek sessizleşti. Şehrin kalabalığı geride kaldı. Bir süre sonra yüksek duvarların ve demir kapının önünde durdular.
Deniz başını kaldırdı.
Mezarlıktaydılar.
Kaan'ın yüzündeki ifade değişmişti. Biraz önceki şakacı hâlinden eser yoktu.
Elindeki çiçekleri daha dikkatli tuttu.
Deniz hiçbir şey sormadı.
Kaan kapıdan içeri girdiğinde onu takip etti.
Bir süre mezar taşlarının arasından yürüdüler. Kaan nereye gittiğini biliyordu. Adımları yavaş ama kararlıydı.
Sonunda eski bir mezarın önünde durdu.
Mezar taşının üzerindeki yazı zamanın etkisiyle biraz solmuştu.
Kaan eğildi.
Elindeki çiçekleri dikkatlice mezarın üzerine bıraktı.
Bir süre hiçbir şey söylemedi.
Deniz onun yüzüne baktı.
Kaan'ın gözleri mezar taşındaydı.
Sonra dudaklarından iki kelime döküldü.
— Anne, ben geldim.
Deniz'in nefesi kesildi.
Anne mi?
Kaan'ın annesi…
Deniz, onun annesinden neredeyse hiç söz etmediğini hatırladı. Kaan'ın geçmişinde kapalı tuttuğu bir kapı vardı ve Deniz o kapının ardında neler olduğunu bilmiyordu.
Şimdi o kapının önündeydi.
Kaan doğruldu.
Bir süre mezara baktıktan sonra Deniz'e döndü.
Yüzünde alışık olmadığı bir ifade vardı. Sanki kendisini ilk kez bir başkasına bu kadar açık gösteriyordu.
— Anne, bak…
Bir an duraksadı.
Sonra Deniz'i işaret etti.
— Bu da benim en yakınım.
Deniz'in gözleri doldu.
Kaan bunu fark etmiş gibi hafifçe gülümsedi.
— Adı Deniz.
Deniz'in boğazı düğümlendi.
Kaan devam etti.
— Bazen çok konuşuyor. Bazen de hiç konuşmuyor. Bir şeye sinirlendi mi benimle uğraşmadan duramıyor.
Deniz, gözyaşlarının arasından hafifçe güldü.
— Kaan…
Kaan ona baktı.
— Ne? Doğru söylüyorum.
Deniz başını iki yana salladı.
Ama gülümsemesi fazla uzun sürmedi.
Kaan'ın annesinin mezarına yeniden baktı. Sonra yavaşça yanına geldi.
Kollarını Kaan'ın etrafına doladı.
Kaan bir an şaşırdı ama ardından ona sarıldı.
Deniz yüzünü onun omzuna yasladı.
— Annen çok güzel bir kadınmış bence, dedi kısık sesle.
Kaan'ın kolları biraz daha sıkılaştı.
— Öyle miydi?
Deniz başını kaldırdı.
— Bence öyleydi. Çünkü senin gibi birini dünyaya getirmiş.
Kaan'ın yüzündeki ifade değişti.
Bir şey söylemek istedi ama kelimeler boğazında düğümlendi.
Deniz'in ona böyle bakması…
Onun geçmişini, acılarını, sustuğu şeyleri bilmeden bile yanında kalmayı seçmesi…
Kaan'ın içinde uzun zamandır adını koyamadığı o duygu yeniden kıpırdadı.
Deniz onun elini tuttu.
— İstersen anlatabilirsin, Kaan. Anlatmak istemezsen de sorun değil. Ben buradayım.
Kaan gözlerini mezara çevirdi.
Rüzgâr, unutma beni çiçeklerinin küçük yapraklarını hafifçe titretti.
Kaan bir süre sustu.
Sonra Deniz'in elini tuttuğu eliyle onun parmaklarını sıktı.
— Biliyorum, dedi.
Ve o iki kelimeyi söylerken, ilk kez birinin yanında gerçekten güvende hissediyordu.
Bazı insanlar hayatına girer ve sana ait olduklarını söylemeden, kendine ait hissettiğin bütün yerleri değiştirir.
Deniz, Kaan'ın elini bırakmadı.
Çünkü bazen birinin geçmişini anlamak için bütün hikâyesini bilmen gerekmezdi.
Bazen yalnızca yanında kalman yeterdi.
Ve Kaan, o sabah annesinin mezarı başında, hayatında ilk kez birini kendi dünyasının en sessiz ve en kırılgan yerine kabul etmişti.