Mezarlıktan ayrıldıktan sonra bir süre sessizce yürüdüler.
Hava sakindi. Sokakların üzerine akşamın yumuşak ışığı düşüyor, ağaçların arasından süzülen rüzgâr ikisinin de saçlarını hafifçe dağıtıyordu.
Deniz, yanındaki adama göz ucuyla baktı. Söylemek istediği şey dilinin ucundaydı ama bir türlü konuya giremiyordu.
Sonunda derin bir nefes aldı.
“Kaan?”
“Efendim, Deniz?”
“Kahve içmeye ve tatlı yemeye gidelim mi? Çünkü seninle konuşmam gereken bir şey var.”
Kaan başını ona çevirdi. Dudaklarının kenarında her zamanki o umursamaz gülümseme belirdi.
“Tatlım yanımda var. Kahve alsak yeter.”
Deniz bir an ne dediğini anlamadı. Ardından yüzüne yayılan kızarıklığı fark edince Kaan'ın koluna hafifçe vurdu.
“Yürü ya!”
Kaan kahkaha attı.
“Hadi bakalım, Deniz Bey. Bizimle ne konuşacakmışsınız, öğrenelim.”
Deniz başını başka tarafa çevirdi ama gülümsemesine engel olamadı.
Deniz'in en sevdiği kafeye geldiklerinde her zamanki köşe masalarından birine oturdular. İki kahve ve ortaya paylaşmak için bir tatlı söylediler.
Deniz, ellerini masanın üzerinde birleştirip söyleyeceklerini kafasında toparlamaya çalışıyordu.
Kabul eder mi? Ya istemezse? Ya yanlış anlarsa?
“Deniz?”
“Efendim?”
“Bir şey mi oldu? Az önce konuşacağım diyordun. Şimdi sanki mahkemede ifade vereceksin.”
Deniz gözlerini devirdi.
“Bir susar mısın, Kaan?”
“Peki, sustum.”
Kaan gerçekten sustu. En azından birkaç saniyeliğine.
Garson tatlıyı masaya bıraktığında Kaan çatalını eline aldı. Tatlının üzerindeki çileklerden birini alıp Deniz'e doğru uzattı.
“Al bakalım.”
Deniz'in gözleri önce çileğe, sonra Kaan'a kaydı.
“Kendim yiyebilirim.”
“Biliyorum. Ama ben yedirmek istiyorum.”
Deniz'in yanakları bir anda kızardı. Kaan'ın elinden çileği aldı ve ağzına attı. Kaan ise sanki dünyadaki en sıradan şeyi yapmış gibi kahvesinden bir yudum içti.
Deniz içinden kendisine sakin olmasını söyledi.
Bir gün bu adam yüzünden kalbim gerçekten duracak.
“Kaan,” dedi sonunda.
Kaan fincanını masaya bıraktı.
“Efendim?”
Deniz gözlerini ondan kaçırdı.
“Benimle… beraber yaşamak ister misin?”
Kaan birkaç saniye hiçbir şey söylemedi.
Sonra kaşını kaldırdı.
“Dünkü gibi beraber uyuyacaksak kabul ederim.”
Deniz'in ağzı açık kaldı.
“Ciddi ol ya!”
Kaan gülerek ellerini kaldırdı.
“Tamam, tamam. Şaka yaptım. Hemen kızma, yakışıklı beyefendi.”
Deniz derin bir nefes aldı. Bu kez bakışlarını kaçırmadan konuştu.
“Benim evimde fazladan bir oda var. Hem…” Bir an duraksadı. “Sen olmayınca ev çok sessiz geliyor.”
Son cümlesini neredeyse fısıldamıştı.
Kaan'ın içinde tuhaf bir şey oldu.
Sanki yıllardır kimsenin uğramadığı, pencereleri içeriden tahtalarla kapatılmış bir evin kapısı aralanmıştı. İçeriye ilk kez gün ışığı doluyor, tozlu odalarda unutulmuş sıcaklıklar uyanıyordu. Kaan, hayatı boyunca kendi sessizliğinin içinde yankılanmıştı; şimdi Deniz'in sesi o yankının üzerine yumuşak bir örtü seriyordu.
Göğsünde bir sıcaklık yayıldı. Ne olduğunu bilmiyordu ama Deniz'in sözlerini tekrar tekrar duymak istiyordu.
Sen olmayınca ev çok sessiz geliyor.
Birinin yokluğunun fark edilmesi böyle bir şey miydi?
Birinin seni yanında istemesi…
Sana hayatında bir yer ayırması…
Kaan başını eğip gülümsedi. Kulaklarının kızardığını Deniz'den saklamaya çalışıyordu.
“Tamam.”
Deniz gözlerini kırpıştırdı.
“Ne?”
“Tamam, Deniz. Seninle yaşayacağım.”
“Ciddi misin?”
Kaan başını kaldırdı.
“Yok, şaka yapıyorum. Birazdan kalkıp kaçacağım.”
“Kaan!”
“Tamam be!” Kaan gülerek elini uzattı ve Deniz'in saçlarını karıştırdı. “Ciddiyim. Hadi, buradan benim eve geçeriz. Eşyalarımı alalım.”
Deniz ona şaşkınlıkla baktı.
Bu kadar çabuk kabul edeceğini hiç düşünmemişti. Kafasında hazırladığı bütün cümleler, olası itirazlara verdiği cevaplar bir anda anlamsızlaşmıştı.
“Gerçekten benimle yaşayacaksın…”
Kaan onun yüzündeki ifadeye baktı.
“İstemiyor musun yoksa?”
Deniz hemen başını iki yana salladı.
“Hayır! Yani… istiyorum. Hem de çok.”
Kaan'ın gülümsemesi yumuşadı.
“O zaman sorun ne?”
Deniz cevap vermedi. Çünkü söyleyebileceği tek şey şuydu:
Ben sadece seni yanımda istedim. Senin de beni isteyeceğini bilmiyordum.
Bir süre daha oturdular. Kahvelerini bitirip tatlılarını paylaştılar. Deniz artık daha rahat görünüyordu; Kaan ise durup dururken gülümsediğini fark ettikçe kendisine kızıyordu.
Tam hesabı istemek üzereyken kafenin içinden bir şarkı yükseldi.
Deniz başını sesin geldiği tarafa çevirdi.
Kaan ise olduğu yerde kaldı.
Şarkının adı…
“Deniz Koydum Adını.”
Bir an için etrafındaki her şey sessizleşmiş gibi hissetti. Sanki günlerdir içinde dolaşan, adını koyamadığı o duygu karşısına çıkmıştı.
Deniz.
Kaan'ın içinde bir cevher bulmuş gibi beliren sevinç, yüzüne yayılan istemsiz gülümsemeyle ortaya çıktı.
Ama sonra şarkının sözlerindeki hüznü hissetti.
Oysa onun içindeki şey hüzün değildi.
Deniz'i düşündüğünde içi ısınıyordu. Onun yanında nefes almak kolaylaşıyor, dünya biraz daha katlanılabilir bir yer hâline geliyordu. Onun gülüşü Kaan'ın yüzüne de bir gülümseme bırakıyordu.
Bu şarkı güzeldi ama Kaan'ın hissettiği şey bundan farklıydı.
Belki de kendi şarkımı yazmalıyım, diye düşündü.
Bu duyguya başka bir melodi gerek.
Şarkının adını değiştirmesine gerek yoktu. Çünkü içinde taşıdığı ismi unutması mümkün değildi.
Kaan başını çevirip Deniz'e baktı.
Deniz de ona bakıyordu.
“Ne oldu?” diye sordu Deniz.
“Hiç.”
“Yalan söylüyorsun.”
“Her şeyi anlamak zorunda mısın?”
Deniz gülümsedi.
“Seninle ilgiliyse belki.”
Kaan cevap veremedi.
Çünkü Deniz, farkında olmadan, yine onun içindeki bütün savunmaları yerle bir etmişti.
Hesabı ödedikten sonra Kaan'ın evine doğru yürüdüler.
Kapı açıldığında Deniz'in dikkatini ilk çeken şey, evin ne kadar sessiz olduğuydu. Kaan'ın yaşadığı yer küçük, sade ve biraz dağınıktı. Burada biriken anılar, birilerinin gelip gitmesini beklemeyen eşyalar ve alışılmış bir yalnızlık vardı.
Bu sessizlik, Deniz'in evindeki sessizlik gibi değildi. Orada boş kalan odalar bile birinin dönüşünü beklerdi; burada ise duvarlar uzun zamandır kimseyi beklemeyi bırakmış gibiydi. Kaan'ın yalnızlığı, odalara sinmiş bir koku değil, her eşyanın arasına çekilmiş görünmez bir sınırdı. İnsan burada yaşar, ama hiçbir yere gerçekten yerleşmezdi.
Kaan odasına geçti.
Deniz kapının önünde beklerken onu izledi. Kaan iki gitarını dikkatlice kılıflarına yerleştirdi. Ardından kıyafetlerini eski bir bavula koydu. Çekmeceleri açtı, birkaç parça eşya daha aldı.
Hepsi bu kadardı.
İki gitar.
Bir bavul.
Kaan'ın bütün hayatı.
Deniz'in boğazında bir düğüm oluştu. Kaan'ın geçmişini biliyordu ama onun hayatının ne kadar az eşyaya sığdığını görmek başka bir şeydi.
Kaan bavulun fermuarını kapatıp ona döndü.
“Bu kadar. Hazırız.”
Deniz, Kaan'ın elindeki bavula baktı.
“Başka bir şeyin yok mu?”
Kaan omuz silkti.
“Yok. Zaten ne yapacağım bu kadar eşyayı?”
Bunu öylesine söylemişti. Sanki dünyanın en normal şeyiymiş gibi.
Deniz ise o cümlenin ardında ne kadar çok şey saklı olabileceğini düşündü. Belki de Kaan hiçbir zaman bir yerde uzun süre kalabileceğine inanmamıştı. Belki de bir gün gitmesi gerekirse kolay olsun diye hiçbir şeye bağlanmamayı öğrenmişti.
Belki de Kaan, hayatını bir ev gibi değil, her an sökülüp başka yere kurulabilecek bir çadır gibi taşımıştı. Duvarları olmamış, yalnızca geçici gölgeleri olmuştu. Bir yere ait olmak, onun için kapıya anahtar asmak değil; o kapının bir gün yüzüne kapanmayacağına inanmak demekti. Kaan bunu hiç öğrenememişti.
Deniz bir şey söylemedi. Sadece yanına gidip bavulun bir ucundan tuttu.
Kaan ona baktı.
“Ne yapıyorsun?”
“Yardım ediyorum.”
“Taşıyabilirim.”
“Biliyorum.”
“Deniz…”
“Birlikte taşıyalım, Kaan.”
Kaan sustu.
Sonra bavulun diğer ucunu bıraktı ve Deniz'in onu taşımasına izin verdi.
Bazen insanın hayatındaki en büyük değişiklik, bir başkasının yükünün ucundan tutmasına izin vermesiydi.
Evden çıkmadan önce Kaan anahtarı güvenliğe bıraktı. Kapıdan son kez içeri baktı.
Üzgün değildi.
Ama tuhaf bir boşluk hissetti.
Bu evde geçirdiği zaman boyunca hep bir şeylerin eksik olduğunu düşünmüştü. Şimdi eksik olan şeyin ne olduğunu biraz daha iyi anlıyordu.
Kaan kapıyı kapattı.
Ve Deniz'le birlikte yürümeye başladı.
Artık gitmesi gereken başka bir yer vardı.
Gerçek evi.
O evin iki kolu, iki bacağı, okyanus kadar mavi gözleri ve sanki güneş ona bir öpücük bırakmış gibi parlayan sarı saçları vardı.
Evet.
Kaan'ın evi Deniz'di.
Yeni eve vardıklarında Deniz, Kaan'ın eşyalarını odasına yerleştirmesine yardım etti. Fazladan olan oda çok büyük değildi ama aydınlıktı. Pencerenin önünde küçük bir masa, duvarın kenarında bir kitaplık ve gitarların sığabileceği boş bir köşe vardı.
Kaan gitar kılıflarını duvara yasladı.
“Fena değilmiş,” dedi.
Deniz kapının kenarına yaslandı.
“Beğenmediysen söyle. Odanın yerini değiştirebiliriz.”
Kaan ona döndü.
“Deniz, oda gayet güzel.”
“Emin misin?”
“Eminim. Bir de sen sürekli kapıda dikilmezsen daha güzel olacak.”
Deniz güldü.
“Tamam, beyefendi. Seni odanla baş başa bırakıyorum.”
Tam çıkacakken Kaan seslendi.
“Deniz?”
“Efendim?”
Kaan bir an ne diyeceğini bilemedi.
Beni burada istediğin için teşekkür ederim.
Söylemek istediği buydu ama kelimeler boğazında takılı kaldı.
Sonunda yalnızca gülümsedi.
“Bir şey yok. Sonra konuşuruz.”
Deniz ona merakla baktı ama üstelemedi.
“Peki.”
Deniz odadan çıktıktan sonra telefonunu eline aldı ve Ece'yi aradı.
Telefon iki kez çaldıktan sonra açıldı.
“ALO DENİZ! YAŞIYOR MUSUN SEN?”
Deniz telefonu kulağından biraz uzaklaştırdı.
“Ece, kulağım!”
“Özür dilerim ama bütün gün ortadan kayboldun. Ne oldu? Mezarlığa gittiniz mi? Kaan nasıl? Sen nasılsın? Bir dakika, niye sesin böyle?”
Deniz istemsizce güldü.
“Bir soru sorup cevap vermeme izin verir misin?”
“Hayır. Anlat.”
Deniz yatağın kenarına oturdu.
“Bugün mezarlığa gittik. Sonra bir kafeye oturduk.”
“Evet?”
“Sonra ona benimle yaşamak isteyip istemediğini sordum.”
Telefonun diğer ucunda sessizlik oldu.
Ardından Ece'nin sesi duyuldu.
“BİR DAKİKA. SEN NE YAPTIN?”
Deniz gülmemek için ağzını kapattı.
“Ece, bağırma!”
“KAAN'A SENİNLE YAŞAMAYI MI TEKLİF ETTİN?”
“Evet…”
“VE?”
“Ve kabul etti.”
Ece birkaç saniye konuşamadı.
Sonra derin bir nefes aldı.
“Deniz, senin cesaretini bazen gerçekten anlamıyorum. Ben birine hoşlandığımı söylemeden önce üç iş günü düşünüyorum, sen adamı evine taşınmaya davet etmişsin.”
Deniz kahkaha attı.
“Abartma. Zaten fazladan odam vardı.”
“Tabii canım, kesinlikle tek sebep buydu.”
“Ece!”
“Tamam, tamam. Peki, nasıl hissediyorsun?”
Deniz'in gülümsemesi yavaşça sakinleşti.
Bir süre odanın kapısına baktı. Kapının ardında Kaan vardı. Artık aynı evin içinde, yalnızca birkaç adım uzağındaydı.
“Mutluyum,” dedi dürüstçe. “Çok mutluyum. Ama biraz da korkuyorum.”
“Neden?”
“Çünkü onun için bu yalnızca birlikte yaşamak olabilir. Benim içinse…” Deniz durdu. “Benim için onun yanımda olması çok daha fazlası.”
Ece'nin sesi yumuşadı.
“Deniz, sana bir şey söyleyeceğim. Onun ne hissettiğini hemen çözmek zorunda değilsin. Ama kendini de unutma, tamam mı? Kaan'ı sevmek güzel olabilir ama senin de kalbin var.”
Deniz gözlerini kapatıp başını salladı.
“Biliyorum.”
“Bir de…”
“Ne?”
“EVDE İKİ ERKEKSİNİZ ARTIK. BEN SİZE RAHATLIK VERMEM, HABERİN OLSUN!”
“ECE!”
Ece kahkaha attı.
“Ne var? Bir gün ziyarete geleceğim. Umut'u da getiririm.”
“Gelirsin tabii.”
“Ve Deniz?”
“Efendim?”
“Mutlu olmanı istiyorum. Gerçekten.”
Deniz'in yüzüne içten bir gülümseme yayıldı.
“Ben de.”
Telefonu kapattıktan sonra bir süre öylece oturdu.
Sonra aklına Kaan geldi.
Acaba ne yapıyor?
Merakına yenik düşüp odasından çıktı.
Kapıyı araladığında Kaan'ı yatağın kenarında otururken buldu. Gitarını dizlerine yerleştirmiş, telleri akort ediyordu. Başını hafifçe eğmişti; parmakları tellerin üzerinde dikkatlice dolaşıyordu.
Deniz kapı eşiğinde durup onu izledi.
Kaan'ın bu hâlinde farklı bir şey vardı. Normalde her şeye şakayla yaklaşan, kendisini fazla ciddiye almayan o adam gitmiş; yerine müziğin içinde kendini bulan biri gelmişti.
Deniz'in yüzüne küçük bir gülümseme yerleşti.
“Benim için çalar mısın?”
Kaan başını kaldırdı.
Bakışları Deniz'in yüzünde durdu. Ardından gitarını biraz daha rahat tuttu.
“Senin için çalmamı istiyorsan biraz beklemen lazım, yakışıklı beyefendi.”
Deniz'in yanakları kızardı.
“O günü iple çekiyorum.”
Kaan bir an sustu.
Deniz bunu söylerken şaka yapmıyordu.
Kaan'ın içinde o tanıdık sıcaklık yeniden belirdi. Gitarın tellerine baktı, sonra Deniz'e.
“Göreceğiz bakalım.”
Deniz kapıdan içeri girdi.
“Film izleyelim mi?”
“Olur. Ne izleyeceğiz?”
Deniz'in yüzünde yaramaz bir gülümseme belirdi.
“Korku filmi.”
Kaan kaşını kaldırdı.
“Sen korkmayacak mısın?”
“Ben mi? Asla.”
“Güzel. Çünkü korkup da bana sarılma.”
Deniz'in gülümsemesi büyüdü.
“Sen de korkup bana sarılma ama.”
Kaan kahkaha attı.
“Sarılmam için korkmam mı gerek, yürüyen cazibe?”
Deniz utançla yüzünü ellerinin arasına sakladı.
“Kaan! Ben sana ne dedim?”
Kaan gülümseyerek ona yaklaştı.
“Ne dedin, Deniz Bey?”
Deniz ellerini yüzünden indirdi. Gözleri Kaan'ın gözlerine takıldı.
“Ben sana ev olurum, demiştim. Evine girerken kapısını çalıyor musun, Kaan?”
Kaan'ın yüzündeki gülümseme bir anlığına kayboldu.
O cümle…
Deniz bunu daha önce de söylemişti.
Ama bu kez Kaan yalnızca sözleri duymadı. Ne anlama geldiğini de hissetti.
Ben senin evin olurum.
Kaan'ın göğsünde bir şeyler sıkıştı. Yıllarca bir yere ait olmanın nasıl bir his olduğunu bilmeden yaşamıştı. Bir gün kalması, ertesi gün gitmesi gerekebileceğini düşünerek hiçbir yere kök salmamıştı. Geçmişi, her gece sökülüp sabah başka bir yere serilen bir yatak gibiydi; hiçbir odanın şeklini ezberleyememiş, hiçbir duvarın gölgesine güvenememişti.
Şimdi Deniz ona bir oda vermişti.
Ama daha önemlisi, kendisine ait bir yer olabileceğine inanması için bir neden vermişti. Deniz'in sunduğu aidiyet, Kaan'ın yıllardır taşıdığı boşluğa bırakılmış bir eşya değildi; o boşluğun duvarlarını ilk kez içeriden aydınlatan bir pencereydi.
Kaan bir adım attı.
Sonra kendini tutamayıp Deniz'in üzerine atladı ve iki kolunu boynuna doladı.
Deniz şaşkınlıkla geriye doğru sendeledi ama hemen Kaan'a sarıldı.
“Kaan!”
Kaan yüzünü Deniz'in omzuna gömdü.
“Ne var?”
“Bir anda üstüme atladın!”
“Şikâyet mi ediyorsun?”
Deniz gülmeye başladı.
“Hayır.”
Kaan kollarını biraz daha sıkılaştırdı.
“Güzel.”
Deniz de ona sarıldı. Parmaklarını Kaan'ın sırtında birleştirip gözlerini kapattı.
Bir süre hiçbir şey söylemediler.
Çünkü bazı anlarda kelimeler, hissedilen şeyin yanında çok küçük kalırdı.
Kaan başını kaldırdığında Deniz'in yüzü çok yakındaydı. Göz göze geldiler.
Bir an için ikisi de konuşmadı.
Deniz'in kalbi hızlandı. Kaan'ın bakışları gözlerinden dudaklarına kaydı, sonra yeniden gözlerine döndü.
Ama Kaan geri çekilmedi.
Yalnızca gülümsedi.
“Hadi, filmi aç. Bakalım hangimiz önce korkacak.”
Deniz de gülümsedi.
“Sen olacaksın.”
“Rüyanda görürsün.”
Birlikte salona geçtiler. Deniz filmi açarken Kaan yanına oturdu. İlk başta aralarında küçük bir mesafe vardı. Film ilerledikçe Deniz birkaç kez irkildi ama Kaan'a sarılmadı.
Kaan bunu fark etti.
“Ne oldu? Korkmadın mı?”
Deniz gözünü ekrandan ayırmadı.
“Hayır.”
“Emin misin?”
“Kaan, filmi izlesene.”
Kaan gülümsedi. Birkaç dakika sonra korkutucu bir sahne çıktığında Deniz istemsizce onun koluna tutundu.
Kaan başını ona çevirdi.
“Ben bir şey demiyorum.”
Deniz elini çekmeye çalıştı ama Kaan kolunu onun elinin üzerine kapattı.
“Bırak. Kalabilir.”
Deniz başını yavaşça Kaan'ın omzuna yasladı.
Kaan da başını onun saçlarına dayadı.
Filmin sesi odada yankılanırken Kaan gözlerini ekrandan ayırdı ve Deniz'e baktı.
Deniz'in sarı saçlarına, yüzüne düşen ışığa, huzurlu hâline…
İçinde yine o tanıdık duygu belirdi.
Adını bilmiyordu.
Ama artık ondan kaçmak da istemiyordu.
Belki de bir insanın evi, yıllarca yaşadığı yer değildi.
Belki de insan, ilk kez yanında kendisi olabildiği kişinin yanında evindeydi.
Kaan gözlerini kapattı.
Deniz'in başı omzundaydı.
Ellerinin arasında Deniz'in eli vardı.
Ve ilk defa uzun zamandır hiçbir yere gitmesi gerekmiyordu.
Çünkü artık kalabileceği bir yer vardı.
Çünkü Deniz, Kaan'ın geçmişindeki o bitmeyen koridorun sonunda yanan tek ışık değildi; kapısı açık, içerisi sıcak ve onu adıyla çağıran gerçek bir evdi.
Kaan'ın evi Deniz'di.