Deniz o sabah öyle güzel uyumuştu ki…
Sanki yıllardır yüreğine vurulmuş bütün dert zincirleri bir geceliğine kırılmış, göğsündeki ağırlık hafiflemişti. Uzun zamandır ilk kez uyandığında canı yanmıyordu. En azından gözlerini açtığı ilk birkaç saniye boyunca…
Sonra kollarının arasındaki ceketi fark etti.
Kaan'ın ceketi.
Uyurken bile onu bırakmamıştı. Kumaşın bir köşesi göğsünün üzerinde, diğeriyse parmaklarının arasındaydı. Sanki gece boyunca biri gelip onu elinden alabilirmiş gibi sıkıca tutmuştu.
Deniz, cekete baktı.
Dün geceyi hatırladı.
Konserin ışıklarını, kalabalığın uğultusunu, Kaan'ın omuzlarında hissettiği güveni… Elini tutuşunu… Üşüdüğünü fark edip ceketini vermesini…
Ve o anı.
Birbirlerine gereğinden fazla yaklaştıkları, Deniz'in nefesini tutup kalbinin sesini duyacağından korktuğu o birkaç saniyeyi…
Deniz yavaşça gülümsedi.
Dün gece gerçekten yaşandı.
Hayatının aşkıyla bütün gece birlikte olmuştu. Onunla gülmüş, onunla şarkı söylemiş, onun dokunuşlarını saatlerce kalbinde saklamıştı.
Belki Kaan için sıradan bir akşamdı.
Belki eve dönerken çoktan unutmuştu bile.
Ama Deniz için…
O gece, yıllardır içinde biriktirdiği bütün hayallerin birkaç saatliğine gerçeğe dönüşmesiydi.
Yanaklarının ısındığını hissetti. Ceketi yüzüne biraz daha yaklaştırdı ve kendi kendine gülümsedi.
Sonra birden doğruldu.
“Deniz, saçmalamaaa!”
Kendi sesinden kendisi bile irkildi.
“Bir gece konsere gittin diye kafanda düğün mü kuruyorsun? Kendine gel!”
Yüzünü iki eliyle kapattı.
“Allah'ım, ben ne yaşıyorum…”
Yataktan kalkıp banyoya yöneldi. Elini yüzünü yıkaması, hazırlanması ve sınava yetişmesi gerekiyordu.
Ama duş almak istemiyordu.
Normalde güne başlamadan önce mutlaka duş alırdı. Bu kez banyodaki aynaya bakıp saçlarını düzeltmekle yetindi. Çünkü üzerinde hâlâ Kaan'ın kokusu varmış gibi hissediyordu.
Belki de gerçekten ceketten geliyordu.
Deniz bunu düşününce yeniden kızardı.
“Tamam, yeter. Bir de kendi kendine konuşmaya başladın.”
Çantasını hazırladı. Defterlerini, kalemlerini, telefonunu kontrol etti. Kaan'ın ceketini eline alıp bir an duraksadı.
Götürmeli miydi?
Hayır. Dün gece kendisi vermişti.
Üstelik Deniz, o ceketi bir süre daha yanında tutmak istiyordu.
Bunu kendine bile itiraf etmek istemiyordu ama ceket onun için yalnızca bir giysi değildi. Kaan'ın omuzlarından çıkardığı, Deniz'in üşümesin diye ona verdiği o küçük parçaydı.
Bazen insan, sevdiği kişiden kalan en sıradan şeyi bile dünyanın en değerli hazinesi sanıyordu.
Deniz de öyle yapıyordu.
Ceketi dikkatlice katlayıp çantasına koydu ve kapıya yöneldi.
Tam evden çıkacakken telefonu çaldı.
Arayan Ece'ydi.
Deniz gülümseyerek açtı.
“Günaydın! Daha evden çıkmadım, sınava geç kalacağım diye panik yapma.”
Karşı taraftan anlaşılmaz sesler geldi.
“Ece?”
Bir sessizlik…
Ardından aceleyle söylenen kelimeler.
“Deniz… Kaan… Hastane…”
Deniz'in yüzündeki gülümseme kayboldu.
“Ne?”
Ece bir şeyler anlatmaya devam ediyordu ama Deniz artık cümleleri bir bütün hâlinde duyamıyordu.
Yalnızca iki kelime zihnine çarpıp duruyordu.
Kaan. Hastane.
“Ece, ne oldu Kaan'a?”
Sesi titredi.
“Bir kaza geçirmiş. Araba kazası… Şimdi hastanedeyiz. Deniz, ben—”
Telefon elinde olduğu hâlde Deniz bir süre konuşamadı.
Az önce dünyaya sığmayan mutluluğu, göğsünün ortasında kırılmıştı sanki.
“Kötü mü?”
“Deniz…”
“ECE, KÖTÜ MÜ?!”
“Yaşıyor! Doktorlar ilgileniyor. Ama yüzü yaralanmış, kolu da kırılmış olabilir dediler. Lütfen sakin ol.”
Sakin olmak mı?
Deniz bunu nasıl yapabilirdi?
Daha birkaç saat önce o adamın omuzlarında şarkı söylüyordu. Elini tutuyordu. Onun verdiği ceketi göğsüne bastırıp uyumuştu.
Şimdi aynı adam bir hastane odasında, canı yanarken yatıyordu.
Deniz'in gözlerinden yaşlar süzüldü.
“Geliyorum.”
Telefonu kapattı.
Çantasını omzuna geçirdi ve evden çıktı.
Nasıl yürüdüğünü, hastaneye nasıl ulaştığını hatırlamıyordu. Yol boyunca aklından binlerce ihtimal geçti. Her kırmızı ışık, her yavaşlayan araç, her saniye ona bir ömür gibi geldi.
Ya ona bir şey olduysa?
Ya bir daha sesini duyamazsam?
Ya dün gece onu son kez gördüysem?
“Hayır,” diye fısıldadı kendi kendine. “Hayır, lütfen…”
Kaan'ı daha doğru düzgün tanıyamamıştı bile.
Onun hakkında bilmediği o kadar çok şey vardı ki. Neden bazen gözlerinin içine bakıp sonra aniden uzaklaştığını, hangi düşüncelerde kaybolduğunu, geceleri uyuyup uyuyamadığını bile bilmiyordu.
Ama Deniz, onu seviyordu.
Bir insanın hayatında yerinin olup olmadığını bilmeden de sevebiliyordu.
Onun kalbinde bir yeri vardı. Hem de kimsenin kolay kolay ulaşamayacağı kadar derin bir yerde.
Deniz'in tek korkusu, Kaan'ın kalbinde kendisine ait küçücük bir yer bile olmamasıydı.
Hastanenin kapısından içeri girdiğinde nefes nefeseydi.
Ece koridorda onu bekliyordu.
Deniz daha yanına ulaşmadan sordu:
“Nerede?”
Ece'nin gözleri doluydu.
“Odada. Doktorlar müdahale etti. Şu an uyuyor.”
“Beni götür.”
Ece bir şey söylemeden başını salladı.
Koridorun sonunda durduklarında Deniz'in adımları yavaşladı. Kapının arkasında Kaan vardı.
Deniz, kapı koluna uzanan elinin titrediğini fark etti.
Dün gece onun yanında kendisini dünyanın en şanslı insanı gibi hissetmişti.
Şimdi tek istediği, Kaan'ın gözlerini açıp her zamanki alaycı sesiyle ona saçma bir şey söylemesiydi.
Kapıyı açtı.
Ve onu gördü.
Kaan'ın yüzünde birkaç yara ve morluk vardı. Koluna alçı yapılmıştı. Yatağında hareketsiz yatıyor, gözleri kapalı duruyordu.
Deniz'in boğazı düğümlendi.
Dudakları aralandı ama sesi çıkmadı.
Bir adım attı.
Sonra bir adım daha.
Yatağın yanına geldiğinde gözlerinden yaşlar boşandı.
“Salak…”
Sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
“Sen ne yaptın kendine?”
Kaan cevap vermedi.
Deniz elini uzattı ama ona dokunmaya cesaret edemedi. Sanki yanlış bir hareket yaparsa canını daha fazla yakacakmış gibi korkuyordu.
Sonunda parmaklarını Kaan'ın sağlam elinin yanına bıraktı.
“Bana dün geceyi unutturmak için bunu yapmış olamazsın, değil mi?” diye fısıldadı.
Kendi söylediği şeye acı bir gülümsemeyle karşılık verdi.
“Bak, yine saçmalıyorum. Sen burada yatıyorsun, ben hâlâ…”
Cümlesini tamamlayamadı.
Çantasından ıslak mendil çıkardı. Kaan'ın yüzündeki kurumuş kanı, yaralarına zarar vermemeye dikkat ederek yavaşça temizlemeye başladı.
Her dokunuşunda içi sızlıyordu.
“Canın çok yandı mı?”
Bir süre sonra başını eğdi.
“Keşke yanında olsaydım.”
Keşke o sabah birlikte kahvaltı etselerdi. Keşke Kaan sınavına giderken onunla dalga geçseydi. Keşke şimdi gözlerini açıp Deniz'e kızsaydı; neden ağladığını sorsaydı.
Deniz, ondan tek bir şey istiyordu.
İyi olmasını.
Kendisiyle konuşup konuşmaması, onu sevip sevmemesi, bir gün hayatından çıkıp çıkmaması…
Bunların hepsi bekleyebilirdi.
Yeter ki Kaan yaşasın.
Bir süre sonra Kaan'ın üzerindeki tişörtün kana bulandığını fark etti. Hemşirenin yardımıyla gerekli işlemleri hallettikten sonra temiz bir tişört buldu.
Tişörtünü değiştirirken Deniz'in yüzü kıpkırmızı olmuştu.
“Harika,” diye mırıldandı kendi kendine. “Adamın kolu kırılmış, yüzü yara içinde, sen hâlâ utanıyorsun. Gerçekten harikasın, Deniz.”
Yine de ellerini dikkatle hareket ettirdi. Kaan'ın kırık kolunu zorlamamaya çalışarak temiz tişörtü giydirmesine yardım etti.
Sonra çantasındaki ceketi çıkardı.
Dün gece Kaan'ın ona verdiği ceketi.
Bir an durdu.
Ceketin kollarını düzeltti, yakasını toparladı ve Kaan'ın üzerine örttü.
“Bak,” dedi sessizce. “Bu sefer ben sana veriyorum.”
Gözlerinden bir damla yaş ceketin üzerine düştü.
“Üşüme olur mu?”
Cevap gelmedi.
Deniz başını eğip gözlerini sildi.
“Sen iyileş de… Bana yine saçma sapan şeyler söyle. Yine sinirimi boz. Yine bana Arslan de.”
Dudakları titredi.
“Yeter ki konuş.”
Saatler geçiyordu.
Deniz'in sınavı aklına bile gelmemişti. Telefonuna gelen bildirimleri kontrol etmedi. Ece'nin birkaç kez bir şeyler yemesi gerektiğini söylemesini de duymazdan geldi.
Sonunda midesinin kazındığını fark edince ayağa kalktı.
“Marketten bir şeyler alıp geleceğim.”
Ece başını salladı.
“Ben burada kalırım.”
Deniz kapıya yöneldi ama çıkmadan önce dönüp Kaan'a baktı.
Onu bir dakika bile yalnız bırakmak istemiyordu.
Kaan'la geçirilen her dakika onun için değerliydi. Ama böyle olmasını istemezdi. Onun yanında olmak için bir kaza yaşanmasını, Kaan'ın yaralanmasını istemezdi.
Yine de içinden bir ses, bugün onunla olabildiği için şükrediyordu.
Deniz bu düşüncesinden utandı.
Ne kadar bencilim…
Kaan'ın canı yanıyordu ve Deniz, onun yanında olabilme ihtimaline tutunuyordu.
Ama aşk bazen insanı böyle biri yapıyordu. Mutluluğunu kendine saklayamıyor, acısını da tek başına taşıyamıyordu.
Marketten birkaç atıştırmalık ve su aldı. Sonra aceleyle odaya geri döndü.
Kapıyı açtığında durdu.
Kaan'ın yatağının yanında birisi vardı.
Emre.
Deniz onu daha önce görmüştü. Kantinde Kaan'a sarılan, ona fazlasıyla yakın duran çocuk…
Emre, yatağın yanında oturmuş Kaan'ı izliyordu. Yüzünde Deniz'in anlamlandıramadığı bir ifade vardı. Sanki odadaki herkesten daha fazla şey biliyordu.
Deniz'in içindeki huzursuzluk yeniden kıpırdadı.
Emre başını kaldırdı.
“Sen kimsin?”
Deniz birkaç saniye sustu.
“Kaan'ın arkadaşıyım.”
Emre'nin bakışları Deniz'in elindeki poşete, ardından Kaan'ın üzerine örtülmüş cekete kaydı.
“Anladım.”
Bu iki kelime Deniz'in hoşuna gitmemişti.
“Neyi anladın?”
Emre hafifçe gülümsedi.
“Bir şey demedim.”
Deniz, onun bu rahat tavrından rahatsız olmuştu.
“Kaan'ın dinlenmesi gerekiyor. Biraz yalnız kalması daha iyi olabilir.”
Emre kaşlarını kaldırdı.
“Beni odadan mı çıkarıyorsun?”
“Evet.”
Cevap Deniz'in ağzından beklediğinden daha hızlı çıkmıştı.
Emre birkaç saniye ona baktı. Sonra sandalyesinden kalktı.
“Peki.”
Kapıya doğru yürüdü ama Deniz'in yanından geçerken durdu.
“Bir tavsiye vereyim mi?”
Deniz cevap vermedi.
Emre sesini biraz alçalttı.
“Kaan'ın yanında durmak kolay değildir.”
Deniz'in kaşları çatıldı.
“Bunu kendim öğrenebilirim.”
Emre'nin yüzündeki gülümseme silindi. Bir anlığına daha ciddi görünüyordu.
“Umarım.”
Sonra kapıdan çıktı.
Deniz arkasından bakarken kalbinin sıkıştığını hissetti.
Bu çocuk kim?
Kaan'la ne kadar zamandır tanışıyorlardı? Neden bu kadar rahattı? Neden Kaan'ın yanında kendisini yabancı gibi hissediyordu?
En çok da şu düşünce canını yakıyordu:
Ya Kaan'ın hayatında benim bilmediğim bir yer varsa?
Deniz, elindeki poşeti masaya bıraktı. Sandalyeyi yatağın yanına çekti ve oturdu.
Kaan'ın eline baktı.
Sonra kendi ellerine.
Emre'nin ona sarılmasını, Kaan'ın yanında rahatça durmasını, aralarındaki o tanıdık tavırları düşündü.
Kıskanmak istemiyordu.
Kaan onun sevgilisi değildi.
Kaan'a kimlerle görüşeceğini soramazdı. Hayatında kimin olduğunu öğrenmek için hesap soramazdı. Onu kimseyle paylaşmak istemese bile bunu dile getiremezdi.
Çünkü Deniz'in elinde yalnızca kendi kalbi vardı.
Ve o kalp, karşılığında ne alacağını bilmeden Kaan'a aitmiş gibi atıyordu.
Deniz, Kaan'ın yatağının yanında otururken kapı yeniden açıldı.
Ece içeri girdi.
“Emre çıktı mı?”
Deniz başını kaldırdı.
“Evet.”
Ece bir şey söylemek ister gibi duraksadı ama sonra vazgeçti.
“Sen bir şey yedin mi?”
Deniz masadaki poşeti gösterdi.
“Birazdan.”
Ece iç çekti.
“Deniz, kendini de düşün. Saatlerdir buradasın.”
Deniz, Kaan'dan gözlerini ayırmadan cevap verdi.
“Düşünüyorum.”
“Hiç öyle görünmüyor.”
Deniz bu kez başını çevirdi.
“Ece, ya gözlerini açtığında yanında kimse olmazsa?”
Ece sustu.
“Ya uyanır da korkarsa? Ya canı yanarsa? Ya bir şey isterse ve ben burada olmazsam?”
Sesi yeniden titremeye başlamıştı.
“Ben onun yanında olmak istiyorum. Hepsi bu.”
Ece'nin yüzü yumuşadı. Deniz'in omzuna dokundu.
“Biliyorum.”
Deniz başını eğdi.
“Bilmiyorsun.”
Ece bir şey söylemedi.
Deniz'in gözlerinden yaşlar süzüldü.
“Ben onu… gerçekten çok seviyorum, Ece.”
Bu kez saklamadı.
“Bazen onu sevmenin beni ne kadar yorduğunu düşünüyorum. Sonra bir gün onu göremeyeceğimi hayal ediyorum ve bütün yorgunluğumdan utanıyorum. Çünkü onu sevmek bana ağır gelmiyor. Ona ulaşamamak ağır geliyor.”
Derin bir nefes aldı.
“Bana bir şey borçlu değil. Beni sevmek zorunda da değil. Ama keşke… keşke onun için ben de önemli biri olsaydım.”
Ece'nin gözleri doldu.
“Deniz…”
“Bazen bana öyle davranıyor ki sanki yanındayken başka hiçbir şeyin önemi yok. Sonra bir bakıyorum, onun dünyasında yalnızca birkaç dakikalık bir yerim varmış gibi hissediyorum.”
Kaan'ın yüzüne baktı.
“Ben de o birkaç dakikayı bütün ömrüm boyunca saklamak istiyorum.”
Odanın içinde sessizlik oluştu.
Deniz, Kaan'ın eline yeniden baktı.
“Bunun ne kadar saçma olduğunu biliyorum.”
“Saçma değil.”
“Bence biraz öyle.”
Ece hafifçe gülümsedi.
“Belki de.”
Deniz de gülümsemeye çalıştı ama başaramadı.
“Yine de onu sevmekten vazgeçemiyorum.”
Öğleden sonra Deniz, Kaan'ın yanında otururken yorgunluktan başını yatağın kenarına yasladı.
Gözleri kapanmak üzereydi.
Tam o sırada parmaklarının altında hafif bir hareket hissetti.
Deniz başını kaldırdı.
Kaan'ın parmakları kıpırdamıştı.
“Kaan?”
Hiçbir şey olmadı.
Deniz hemen doğruldu.
“Kaan, beni duyuyor musun?”
Kaan kaşlarını hafifçe çattı. Göz kapakları yavaşça aralandı.
Deniz'in nefesi kesildi.
“Kaan…”
Kaan birkaç saniye bulanık bakışlarla tavana baktı. Sonra başını çevirmeye çalıştı ama yüzündeki acı ifadesi Deniz'i hemen harekete geçirdi.
“Dur, dur! Kıpırdama. Doktoru çağırayım.”
Deniz ayağa kalkacakken Kaan'ın sağlam eli bileğine dokundu.
Hafifçe.
Deniz dondu.
Kaan'ın sesi kısıktı.
“Bağırma… Başım çatlıyor.”
Deniz'in gözleri yeniden doldu.
“Sen… Sen hâlâ bana laf yetiştiriyorsun!”
Kaan gözlerini kıstı.
“Demek iyiyim.”
Deniz hem gülmek hem ağlamak istiyordu.
“Salak!”
Kaan'ın dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.
“Bunu daha önce de söyledin mi?”
Deniz bir an sustu.
Sonra yüzünü çevirdi. Gözyaşlarını göstermemeye çalışıyordu.
“Doktoru çağırıyorum.”
Kaan bileğini bıraktı.
Deniz kapıya yöneldi ama bu kez arkasından gelen ses onu durdurdu.
“Arslan.”
Deniz döndü.
Kaan'ın gözleri yarı kapalıydı. Yorgun görünüyordu.
“Ceketimi çalmışsın.”
Deniz'in gözleri büyüdü.
Sonra istemsizce güldü. Gözyaşlarının arasından çıkan küçük, kırık bir gülüştü bu.
“Sen gerçekten akıllanmayacaksın.”
“Öyle bir planım yok.”
Deniz başını salladı.
“Tamam. İyileş de ceketini geri alırsın.”
Kaan gözlerini yeniden kapatırken mırıldandı:
“Anlaştık.”
Deniz odadan çıkıp doktoru çağırdı.
Koridora adım attığında sırtını duvara yasladı. Bir elini ağzına kapattı.
Ağlıyordu.
Ama bu kez korkudan değil.
Kaan uyanmıştı.
Onun sesi yeniden odanın içindeydi. O alaycı tavrı, o bitmek bilmeyen şakaları hâlâ yerindeydi.
Deniz, birkaç dakika önce dünyanın sonu gelmiş gibi hissetmişti.
Şimdi ise sanki dünya yeniden dönmeye başlamıştı.
İşte tam da bu yüzden Kaan tehlikeliydi.
Deniz'in bütün mutluluğunu tek bir cümleyle yerle bir edebilir, ardından hiçbir şey olmamış gibi iki kelime söyleyerek onu yeniden ayağa kaldırabilirdi.
Üstelik belki bunun farkında bile değildi.
Ya da farkındaydı.
Deniz bilmiyordu.
Ve bu belirsizlik, onun kalbinde hem bir umut hem de bir yara olarak yaşamaya devam ediyordu.
Doktor muayenesini yaptıktan sonra Kaan'ın durumunun takip edildiğini, dinlenmesi gerektiğini söyledi. Deniz her kelimeyi dikkatle dinledi. Sorması gereken ne varsa sordu. Doktor odadan çıktığında Kaan gözlerini ona çevirdi.
“Sen neden hâlâ buradasın?”
Deniz bir an durdu.
“Ne?”
“Sınavın yok muydu senin?”
Deniz'in içi burkuldu.
Bütün bunların arasında sınavını hatırlaması, Kaan'ın Deniz'in hayatındaki küçük ayrıntıları da unutmadığını gösteriyordu.
Ama belki de yalnızca dün konuşmuşlardı.
Belki herkesin hatırlayabileceği kadar sıradan bir şeydi.
Deniz kendi kendine umutlanmamak için hemen başka bir düşünceye tutundu.
“Var.”
“Ee?”
“Ee, burada seni bekliyorum.”
Kaan ona baktı.
“Neden?”
Deniz'in kalbi bir an duracak gibi oldu.
Çünkü seni seviyorum, diye düşündü.
Çünkü başına bir şey geldiğinde benim de dünyam yıkılıyor.
Çünkü senin canın yanarken ben kendi canımı düşünemiyorum.
Çünkü senin yanında olmak için hiçbir sebebe ihtiyacım yok.
Ama bunların hiçbirini söylemedi.
Omuz silkti.
“Arkadaşım olduğun için.”
Kaan'ın yüzünde okunması zor bir ifade belirdi.
“Arkadaşın, ha?”
Deniz'in kalbi hızlandı.
“Evet.”
Kaan bir süre ona baktı. Sonra başını yastığa yasladı.
“İyi bari. Bir an başıma bela olduğun için geldiğini düşündüm.”
Deniz güldü.
“Sen zaten başlı başına bir belasın.”
“Biliyorum.”
Kaan gözlerini kapattı.
Deniz onun yüzünü izledi.
Bir şey söylemesini bekledi. Belki teşekkür etmesini, belki yanında kaldığı için mutlu olduğunu belli etmesini, belki de yalnızca adını bir kez daha söylemesini…
Ama Kaan konuşmadı.
Bir süre sonra nefesi düzene girdi.
Deniz, onun yeniden uykuya daldığını anladı.
Sandalyeye oturdu ve ceketinin yakasını düzeltti.
Kaan'ın ceketini hâlâ üzerinde taşıyor olması, Deniz'e tuhaf bir huzur veriyordu.
Dün gece o ceketi ona Kaan vermişti.
Bugünse Deniz, onu Kaan'ın üzerine örtmüştü.
Küçük bir şeydi.
Belki Kaan için hiçbir anlamı yoktu.
Ama Deniz için, bir gün hatırladığında yüzünde gülümseme oluşturacak kadar değerliydi.
Başını yatağın kenarına yasladı.
“İyileş,” diye fısıldadı.
“Gerisini ben hallederim.”
Ne olduğunu kendisi de bilmiyordu.
Belki Kaan'ın kalbinde bir gün yer bulabilmeyi…
Belki onu daha iyi tanımayı…
Belki de bir gün, Kaan'ın gözlerine bakıp hislerini saklamak zorunda kalmamayı.
Deniz gözlerini kapattı.
Kaan hemen yanındaydı.
Ama yine de ona ulaşamayacak kadar uzaktı.
Deniz o gün cennetin neye benzediğini biliyordu.
Bir insanın gözlerini açması, sesini duymak, hayatta olduğunu görmek…
Peki ya cehennem?
Cehennem, sevdiğin insanın yanı başında oturup onun için dünyadaki her şeyi yapabilecek durumda olduğunu bilmekti.
Ama onun kalbinde sana ait bir yer olup olmadığından emin olamamaktı.
Deniz, Kaan'ın nefes alışını dinledi.
Dün gece onun omuzlarında gökyüzüne bakmıştı.
Bugünse bir hastane odasında, başını onun yatağının kenarına yaslamıştı.
Dünya değişmişti.
Ama Deniz'in kalbi değişmemişti.
Hâlâ aynı adamı seviyordu.
Ve Kaan'ın gözlerini kapatmadan önce söylediği o küçücük cümle, Deniz'in içinde yeniden umut filizlendirmişti.
“Ceketimi çalmışsın.”
Belki yalnızca ceketinden bahsetmişti.
Belki de başka hiçbir şey düşünmemişti.
Deniz bunu asla bilemeyecekti.
En azından şimdilik.
Çünkü bazı insanlar sana cenneti gösterirken, orada kalmana izin verip vermeyeceklerini söylemezlerdi.
Deniz, Kaan'la kaldığı için okulunu bir yıl uzatmıştı. Sınavını kaçırmış, derslerini aksatmış ve hayatının bir yılını onun yanında geçirmişti. Ama o gün, Kaan'ın başında beklerken bunun bir kayıp olup olmadığını düşünemiyordu.
Çünkü Kaan'ın gözlerini açtığı o an, Deniz için bir yılın bütün ağırlığından daha değerliydi.
Yine de zaman geçtikçe, bu kararın bedelini taşıması gerekecekti.
Kaan iyileşecek, hastaneden çıkacak ve hayatına kaldığı yerden devam edecekti.
Deniz ise bir yıl geride kalacaktı.
Belki Kaan bunu hiç öğrenmeyecekti.
Belki de öğrendiğinde, Deniz'in onun için nelerden vazgeçtiğini anlamayacaktı.
Deniz, Kaan'ın eline baktı.
“Senin yanında kaldım diye okulumu bir yıl uzattım,” diye fısıldadı. “Ama bunu senden hiçbir zaman istemeyeceğim.”
Kaan uykusunda hafifçe kıpırdandı.
Deniz gülümsedi.
“Çünkü senin iyi olman yeter.”
Ama kalbinin en derin yerinde, cevabını bilmediği bir soru büyümeye devam ediyordu:
Bir insan, sevdiği kişi için hayatından bir yıl eksiltirse, o kişi onun hayatında ne kadar kalırdı?