Sabahın ilk ışıkları perdelerin arasından süzülürken Deniz, odasının dışından gelen tuhaf seslerle uyandı.
Önce birkaç saniye boyunca gözlerini kapalı tuttu. Belki duyduğu şey yalnızca bir rüyaydı. Ancak mutfaktan gelen bir tencere sesiyle birlikte sabrının sonuna geldi.
Yavaşça yataktan kalktı, saçlarını eliyle düzeltti ve kapıyı açtı.
Karşısında gördüğü manzara, uykusunu tamamen açmaya yetmişti.
Kaan mutfaktaydı.
Üzerindeki tişörtün önü yemek lekeleriyle dolmuş, ellerine un bulaşmıştı. Tezgâhın üzerinde açılmış paketler, yerde birkaç parça sebze ve ne olduğu ilk bakışta anlaşılmayan bir karışım vardı.
Deniz birkaç saniye boyunca onu izledi. Sonra kendisini tutamayarak gülmeye başladı.
“Kaan… Yemek mi patladı burada?”
Kaan başını kaldırıp ona baktı. Yüzündeki ciddiyet, mutfağın hâliyle öyle büyük bir tezat oluşturuyordu ki Deniz'in gülmesi daha da arttı.
“Ben iyi yemek yaparım, Deniz Bey.”
Deniz kaşlarını kaldırdı.
“Öyle mi? Peki mutfağın neden savaştan çıkmış gibi görünüyor?”
“Yemek yapmak biraz da yaratıcılık gerektirir.”
“Yaratıcılık dediğin şey yere un dökmek mi?”
Kaan cevap vermek yerine önündeki malzemeyle ilgilenmeye devam etti. Deniz ise gülümseyerek bir peçete aldı ve ona doğru yürüdü.
“Gel buraya, seni koca bebek.”
Kaan itiraz edecek gibi oldu ama Deniz çoktan karşısına geçmişti.
Önce yanağına bulaşan unu, ardından ellerindeki yemek lekelerini temizledi. Kaan normalde birinin kendisine bu kadar rahat dokunmasına alışık değildi. Fakat Deniz'in elleri yüzüne değdiğinde geri çekilmek aklının ucundan bile geçmedi.
Deniz son kez yanağını sildiğinde Kaan onun bileğini nazikçe tuttu.
Mavi gözleriyle karşısındaki çocuğa baktı.
“Çok güzelsin, Deniz.”
Deniz'in eli havada kaldı.
Bir an için ne söyleyeceğini unuttu. Kalbi, sanki göğsünün içinde kendisine ait olmayan bir ritimle çarpıyordu.
“Teşekkür ederim…” diyebildi sonunda.
Kaan, sanki az önce dünyanın en sıradan cümlesini kurmuş gibi yeniden yemeğine döndü.
Deniz ise olduğu yerde birkaç saniye daha kaldı.
Bu çocuk beni bir gün gerçekten öldürecek.
Kahvaltılarını, Kaan'ın mutfakta yarattığı felaketin ardından mümkün olduğunca temiz bir masada yaptılar.
Tam Deniz çayından bir yudum almıştı ki telefonu çalmaya başladı.
Arayan Ece'ydi.
“Efendim?”
“DENİİİİZ!”
Deniz telefonu kulağından biraz uzaklaştırdı.
“Bağırmasana kızım, kulağımın içine girdin!”
“Umut'la kafedeyiz. Kalk gel, kahve içelim.”
Deniz karşısındaki Kaan'a baktı. Kaan kahvaltısını yapıyor, bir yandan da önündeki tabağa anlamsız bir ciddiyetle bakıyordu.
“Olur, beş dakikaya oradayım.”
Telefonu kapattıktan sonra Kaan'a döndü.
“Ece'yle Umut kafedeymiş. Gidelim mi?”
Kaan başını kaldırdı.
“Sen git. Benim yapmam gereken bir şey var.”
Deniz'in yüzündeki gülümseme biraz soldu.
“Ne yapacaksın?”
“Bir işim var işte.”
“Ne işi?”
Kaan gülümsedi.
“Meraklı Deniz Bey.”
Deniz dudaklarını büktü. Kaan'ın ne yapacağını bilmemek canını sıkmıştı. Üstelik daha yeni aynı evde yaşamaya başlamışlardı. Onunla vakit geçirmek isterken şimdi tek başına dışarı çıkacaktı.
Yine de üstelemedi.
Üstünü değiştirdi, saçlarını düzeltti ve kapıya yöneldi.
“Ben çıkıyorum.”
Kaan arkasından seslendi:
“Geç kalırsan akşam yemeğini ben yaparım!”
Deniz kapının önünde durdu. Yavaşça arkasını döndü.
“Kaan, lütfen yapma.”
Kaan kahkaha attı.
“Ne var? Bu sefer mutfağı patlatmayacağım.”
“Sabah gördüğüm manzaradan sonra sana mutfak emanet edilmez.”
“Bana güvenmiyorsun yani?”
“Kesinlikle.”
“Peki. Akşam görüşürüz, Deniz Bey.”
Deniz başını iki yana sallayarak gülümsedi.
“Görüşürüz, koca bebek.”
Kapı kapandığında Kaan'ın yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu.
Sonunda yalnız kalmıştı.
Ve yapması gereken bir şey vardı.
Kaan odasına geçti.
Kapıyı kapattıktan sonra tişörtünü çıkardı, yatağının kenarına oturdu ve gitarını eline aldı.
Parmakları tellerin üzerinde gezinirken aklında tek bir kişi vardı.
Deniz.
Kafenin hoparlörlerinden duyduğu o şarkıyı hatırladı. Şarkının adı, son günlerde zihninde dönüp duran o ismi taşıyordu.
Deniz Koydum Adını.
Kaan derin bir nefes aldı ve çalmaya başladı.
Aklındaki sözleri alçak bir sesle söylemeye başladı.
Nerede kendini bilmez çocuklar?
Bir sabah öylece çekip gittiler.
Çınladı alkışlar kör sokaklarda,
Yankısı kime kaldı?
Parmakları bir süre daha tellerde dolaştı. Sonra sustu.
Gözlerini kapattı.
Deniz'in gülümsemesi geldi aklına. Ona uzattığı çileği yerken kızaran yanakları… Kahvaltıda yüzündeki lekeleri temizlerken gösterdiği özen… Sabah kapıdan çıkarken dönüp ona bakışı…
Kaan'ın dudaklarından yeni sözler döküldü.
Nerede aşkını bilmez çocuklar?
Bir sabah aşka doğru gittiler.
Çınladı kalbimin güzel sesi,
Aşk mı içimde kaldı?
Bir süre hiçbir şey söylemedi.
Sonra neredeyse fısıldayarak devam etti.
Deniz koydum adını.
Hüznü, kederi benden aldı.
Büyük ülkeler kurdum kalbimde,
İsmini Deniz koydum.
Kaan gitarını indirdi.
Sözleri tamamlamıştı. En azından büyük kısmını…
Ama son dizeye geldiğinde zihni bomboş kalıyordu.
“Ve denizine…”
Sözcükleri tekrarladı.
“Ve denizine…”
Olmuyordu.
Bir şey eksikti.
Şarkının başından beri aradığı son kelime, dilinin ucuna kadar geliyor ama bir türlü ortaya çıkmıyordu.
Kaan gitarını yatağın üzerine bıraktı. Komodinin üzerindeki defteri aldı ve yeni bir sayfa açtı. Sayfanın en üstüne büyük harflerle bir isim yazdı.
DENİZ.
Altına başka bir şey yazmaya çalıştı.
Olmadı.
Sayfayı çevirdi.
Yine olmadı.
Bir süre sonra odanın zemini buruşturulmuş kâğıtlarla dolmuştu. Her birinde aynı isim vardı. Kimi büyük harflerle, kimi aceleyle, kimi de sanki yazan kişi o kelimeyi dünyadaki herkesten saklamak istermiş gibi küçücük yazılmıştı.
Deniz.
Kaan gitarını yeniden eline aldı.
Şarkı söylemek onun için yalnızca müzik yapmak değildi.
Birine şarkı yazmak, o kişiye söyleyemediği her şeyi başka bir dille anlatmaktı. Bir bakıma, doğrudan söyleyemediği üç kelimeyi notaların arasına saklamaktı.
Seni seviyorum.
Kaan bu sözleri henüz kendisine bile söyleyemiyordu.
Peki ya şarkıyı bitirirse?
Deniz dinlediğinde ne anlayacaktı?
Kaan'ın ona söylemek istediği şeyi anlayacak mıydı?
Belki de anlamasını istiyordu.
Ama henüz değil.
Henüz o son kelimeyi bulamamıştı.
Ve Kaan, Deniz'e yarım bir şarkı vermek istemiyordu.
Deniz, kafeye vardığında Ece ile Umut çoktan kahvelerini sipariş etmişti.
Ece, Deniz'i görür görmez yüzüne yerleşen o tuhaf gülümsemeyle sandalyesine yaslandı.
“Eeeee… Çifte kumrular, nasıl gidiyor?”
Deniz'in yanakları anında kızardı.
“Çok güzel.”
Ece'nin gözleri parladı.
“ÇOK GÜZEL Mİ?”
“Ece, bağırma!”
“Umut, duydun mu? Çok güzelmiş!”
Umut kahvesinden bir yudum aldı.
“Duydum, hayatım. Bütün kafe duydu.”
Deniz yüzünü ellerinin arasına sakladı.
“Ben neden sizinle arkadaşım ya?”
“Çünkü bizi çok seviyorsun,” dedi Ece, hiç düşünmeden. Ardından masanın üzerinden Deniz'e doğru eğildi. “Peki Kaan nerede?”
“Evde kaldı. Yapması gereken bir şey varmış.”
Ece'nin yüzündeki gülümseme biraz değişti.
“Bir şey mi oldu?”
“Hayır. Sadece ne yapacağını söylemedi.”
“Sen de hemen merak etmeye başladın.”
Deniz itiraz edecekti ama sustu.
Çünkü Ece haklıydı.
Kaan'ın ne yaptığı, nerede olduğu, ne düşündüğü… Son zamanlarda bunların hepsi Deniz'in aklında gereğinden fazla yer kaplıyordu.
Ece bunu fark etmiş gibi başını yana eğdi.
“Deniz, sana bir şey soracağım. Dürüstçe cevap ver.”
“Ne?”
“Kaan'ın yanında mutlu musun?”
Deniz'in yüzündeki mahcup ifade yavaşça kayboldu.
Bir süre kahvesine baktı.
“Evet,” dedi sonunda. “Hem de çok.”
“Peki ya korkuyor musun?”
Deniz başını kaldırdı.
“Neden korkayım?”
“Çünkü bazen birinin yanında çok mutlu olduğunda, onu kaybetme ihtimali de korkutucu gelir.”
Deniz cevap vermedi.
Ece onun sessizliğini görünce sesini yumuşattı.
“Bak, seni üzmek istemiyorum. Kaan'ı tanıyoruz. Bazen ne düşündüğünü anlamak imkânsız. Bir gün seninle şakalaşıyor, ertesi gün kendi dünyasına çekiliyor. Sen de her şeyi kendinle ilgili sanıp üzülüyorsun.”
“Beni üzmek istemiyor,” dedi Deniz hemen.
Ece kaşlarını kaldırdı.
“Ben de öyle olduğunu düşünüyorum. Ama birini önemsemekle ona ne hissettiğini anlatabilmek aynı şey değil.”
Deniz parmaklarını fincanının etrafında birleştirdi.
“Kaan'ın geçmişi kolay değil. Bazen bir şey söylemek istiyor gibi geliyor ama sonra vazgeçiyor. Sanki birine yaklaşırsa bir şey kaybedecekmiş gibi.”
Umut bu kez konuşmaya katıldı.
“Belki de birinin yanında kalmaya alışık değildir.”
Deniz'in aklına Kaan'ın çocukluğuyla ilgili anlattıkları geldi.
Yetimhane.
Yalnızlık.
Kimsenin ona ait bir yer sunmadığı yıllar…
“Ben ona alışması için zaman vereceğim,” dedi Deniz. “Benden hemen her şeyi anlatmasını beklemiyorum.”
Ece başını salladı.
“Bu güzel. Ama sen de kendini unutma, tamam mı? Onun yanında olmak istiyorsun diye kendi hislerini sürekli içine atmak zorunda değilsin.”
Deniz gülümsedi.
“Tamam.”
Ece bir anda yeniden eski neşesine kavuştu.
“Peki, şimdi asıl soruya gelelim.”
Deniz şüpheyle baktı.
“Ne sorusu?”
“Kaan sana hiç yürüdü mü?”
“ECE!”
Umut kahkahaya boğuldu.
“Bence sabah bir şey olmuştur. Şu yüzünün rengine bak!”
“Bir şey olmadı!”
“Yalan söyleme,” dedi Ece. “Seni çocukluğundan beri tanıyorum.”
Deniz kahvesinden büyük bir yudum aldı. Keşke fincanın içine girip kaybolabilseydi.
“Sabah yüzümdeki lekeleri temizlediğimde bana güzel olduğumu söyledi.”
Ece'nin ağzı açık kaldı.
Umut yavaşça kahvesini masaya bıraktı.
İkisi de birkaç saniye boyunca Deniz'e baktı.
Sonra Ece, fısıldamaya çalışarak ama yine bütün masanın duyacağı bir sesle konuştu:
“KAAN DEMİR SANA GÜZEL Mİ DEDİ?”
“Ece, ne olur!”
“Bu çocuk ya âşık ya da dünyanın en tehlikeli flörtü!”
“Bilmiyorum!” dedi Deniz, yüzünü ellerinin arasına saklayarak. “Bazen bana öyle şeyler söylüyor ki… Sonra hiçbir şey olmamış gibi davranıyor.”
Ece'nin gülümsemesi yumuşadı.
“Belki kendisi de neden öyle davrandığını bilmiyordur.”
Deniz başını kaldırdı.
Bu ihtimal, nedense kalbinin en hassas yerine dokunmuştu.
Belki de Kaan'ın davranışlarının bir anlamı vardı.
Belki de yoktu.
Deniz bunu henüz bilmiyordu.
Ama bir şeyi biliyordu.
Kaan'ın yanında kalmak istiyordu.
Ne olursa olsun.
Kahveler bitmiş, sohbet uzadıkça uzamıştı.
Sonunda Deniz hesabı ödedi, Ece'ye sarıldı ve Umut'la vedalaştı.
Eve doğru yürürken yol üzerindeki bir tatlıcıya uğradı. Vitrindeki tatlılara göz gezdirdi ve Kaan'ın en sevdiğini görünce durdu.
“Bundan bir tane alabilir miyim?”
Kutuyu eline aldığında gülümsedi.
Kaan'ın sevdiği şeyleri öğrenmek hoşuna gidiyordu. Onun neye güldüğünü, neyi sevdiğini, hangi şarkıları dinlediğini… Sanki her yeni bilgiyle Kaan'ın dünyasına açılan küçük bir kapı buluyordu.
Tatlı kutusunu dikkatlice taşıyarak yoluna devam etti.
Eve vardığında kapıyı açtı.
“Geldim!”
Cevap gelmedi.
Deniz ayakkabılarını çıkarıp mutfağa geçti.
Tezgâhın üzerinde iki tane pizza duruyordu.
Deniz'in gözleri büyüdü.
“Aaa! Çok güzel görünüyorlar!”
Mutfağın her yeri tertemizdi. Sabahki felaketten geriye tek bir iz bile kalmamıştı.
Deniz, getirdiği tatlıyı pizzaların yanına bıraktı.
Sonra gülümseyerek seslendi:
“Kaan!”
Cevap yoktu.
“Kaaaan!”
Yine cevap gelmedi.
Deniz başını iki yana salladı.
“Herhâlde uyudu.”
Gülerek Kaan'ın odasına yöneldi.
Kapıyı araladığında onu yerde yatarken buldu.
Kaan'ın üzerinde tişört yoktu. Gitar yatağın üzerine bırakılmış, etrafa buruşturulmuş kâğıtlar saçılmıştı.
Kaan tavana bakıyordu ama gözleri sanki odanın çok ötesinde bir yere dalmıştı.
Deniz içeri girdi.
Dikkatle yere baktığında kâğıtların üzerinde aynı ismi gördü.
Deniz.
Birinde bir cümlenin başında, diğerinde bir şarkının ortasında, bir başkasında tek başına…
Her yerde kendi adı vardı.
Deniz'in kalbi bir anlığına duracak gibi oldu.
Ama henüz kâğıtları inceleyemeden kendisini Kaan'ın yanına bıraktı.
“Dünyadan Kaan'a, dünyadan Kaan'a… Beni duyuyor musun?”
Kaan birden irkildi.
Başını çevirince Deniz'i gördü.
“Hoş geldiiin! Ne zaman geldin?”
Deniz gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı.
“Yirmi dakika oldu.”
“NE?”
Kaan hemen doğruldu.
“Yirmi dakika mı? Niye haber vermedin?”
“Verdim. İki kere Kaan diye seslendim. Sen beni duymadın.”
Kaan'ın bakışları bir anlığına yerdeki kâğıtlara kaydı.
Ardından hızla ayağa kalktı.
“Tamam, tamam. Hadi yemek yiyelim.”
Deniz kaşlarını çattı.
“Ne oldu? Neden acele ediyorsun?”
“Acıktım.”
“Az önceki kadar dalgınken yemek yiyebileceğine emin misin?”
Kaan cevap vermedi. Deniz'in elini tuttu ve onu odadan çıkardı.
Deniz arkasından bakarken gülümsedi.
Kaan'ın sakladığı bir şey vardı.
Bundan emindi.
Ama ne olduğunu bilmiyordu.
Yemek masasına oturduklarında Kaan'ın üzerindeki tişört eksikliği nihayet Deniz'in dikkatini çekti.
Bir süre ona baktı.
Sonra bakışlarını hemen başka yöne çevirdi.
“Kaan…”
“Efendim, yakışıklı beyefendi?”
“Git bir şey giyin.”
Kaan pizzadan bir dilim aldı.
“Neden? Böyle rahatım.”
“Kaan, lütfen.”
“Öpücük verirsen giyerim.”
Deniz'in yüzü bir anda kıpkırmızı oldu.
“Böyle kal!”
Kaan pizzayı tabağına bıraktı.
Deniz'in yüzündeki kızarıklığı fark edince yavaşça ayağa kalktı ve yanına geldi.
“Deniz?”
Deniz gözlerini kaçırdı.
“Ne?”
Kaan elinin tersiyle onun alnına dokundu.
“Ateşin mi var? Yanıyorsun.”
Deniz'in sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçaktı.
“Neden acaba…”
Kaan başını yana eğdi.
“Ne dedin?”
“İçerisi sıcak!”
Kaan gülümsedi.
“Evin sahibi sensin. İstersen klimayı aç.”
Deniz'in yüzü biraz daha kızardı.
Kaan onun bu hâlini izlerken kendisini gülmekten zor tuttu. Sonunda masaya dönüp hiçbir şey olmamış gibi pizzasını yemeye devam etti.
Deniz ise bir süre daha kalbinin normal ritmine dönmesini bekledi.
Bir gün gerçekten bu çocuğu boğacağım.
Yemekten sonra Kaan tabakları toplamaya başladı.
Deniz de peşinden mutfağa gitti.
Kaan bulaşıkları makineye yerleştirirken Deniz'in bakışları onun sırtına takıldı.
Daha önce de görmüştü.
Sırtındaki o büyük yara izini…
Ama o zaman sormaya cesaret edememişti.
Şimdi ise gözlerini o izden ayıramıyordu.
Yavaşça yaklaştı.
Elini kaldırıp parmak uçlarını izin üzerine koydu.
Kaan'ın hareketleri durdu.
“Bu iz nasıl oldu, Kaan?”
Sesinde meraktan çok, incinmiş bir şey vardı.
Kaan bir süre cevap vermedi.
Yüzündeki gülümseme kayboldu. Bakışlarını tezgâha indirdi.
“Yetimhanedeyken…” diye başladı.
Sesi her zamankinden daha alçaktı.
“Beni büyüten bakıcılardan biri vardı. Ağladığım için beni döverdi.”
Deniz'in parmakları olduğu yerde dondu.
Kaan devam etmek istemiyormuş gibi sustu. Sanki bu cümleyi kurmak bile yıllardır kapalı tuttuğu bir kapıyı aralamıştı.
Deniz'in gözleri doldu.
Kaan'ın yaşadığı her şeyi bilmiyordu. Onun çocukluğunda neler olduğunu, geceleri nasıl uyuduğunu, korktuğunda kime sığındığını bilmiyordu.
Ama o an, bilmediği bütün o yılların acısını hissetti.
Kaan'a arkasından sarıldı.
Yüzünü onun sırtına yasladı ve yara izine küçücük bir öpücük kondurdu.
“Çok acımış olmalı, Kaan…”
Kaan gözlerini kapattı.
Bir zamanlar canını yakan o izin üzerinde şimdi Deniz'in dudaklarının bıraktığı sıcaklık vardı.
Yüzüne yarım yamalak bir gülümseme yerleşti.
“Sen öptün ya…” dedi usulca. “Artık asla acımaz.”
Deniz'in zihni bir anda boşaldı.
Ben… Kaan'ı sırtından mı öptüm?
Kalbi hızla çarpmaya başladı.
Ne yapacağını, nereye bakacağını bilemedi.
Kaan ise yavaşça arkasını döndü.
Deniz'in yüzündeki şaşkınlığı görünce gülümsedi. Elini kaldırıp onun saçlarını okşadı ve alnına bir öpücük kondurdu.
Deniz'in gözleri büyüdü.
“Kaan, ne yapıyorsun?”
Kaan omuz silkti.
“Ne oldu? Sen beni öpünce bir şey olmuyor da ben seni öpünce mi oluyor?”
“Ben… O…”
Deniz cümlesini tamamlayamadı.
Kaan güldü ve yeniden ona sarıldı.
Bir süre öylece kaldılar.
Kaan, Deniz'in kulağına doğru eğildi.
“Çok güzelsin, Deniz.”
Deniz'in gözleri doldu.
Bu kez utandığı için değil.
Bazen insanın yıllardır duymayı beklediği bir cümle vardır. O cümle söylendiğinde ne diyeceğini bilemez. Yalnızca içinde biriken bütün duygular boğazına düğümlenir.
Deniz de öyle hissediyordu.
Kaan'ın kendisine böyle bakması, onu böyle tutması, yanında kalmasına izin vermesi…
Bütün bunlar Deniz için dünyanın en güzel şeyleriydi.
Kaan ise onun neden gözleri dolacak kadar mutlu olduğunu tam olarak anlayamıyordu.
Yalnızca Deniz'i daha sıkı sarılmak istiyordu.
Gece olduğunda salona geçtiler.
Deniz korku filmi seçerken Kaan koltuğa yerleşti. Deniz battaniyeyi alıp yanına oturdu, ardından tatlı kutusunu masaya bıraktı.
“Hazır mısın?” diye sordu Deniz.
Kaan ona baktı.
“Filmden mi korkuyorsun, benden mi?”
Deniz gözlerini devirdi.
“Seninle film izlemek gerçekten imkânsız.”
“Bence çok eğlenceli.”
Film başladığında Deniz önce dik oturmaya çalıştı. Ancak gerilim arttıkça battaniyeyi biraz daha yukarı çekti.
Kaan bunu fark etti.
“Deniz?”
“Ne?”
“Korktun mu?”
“Hayır.”
Tam o sırada filmde beklenmedik bir ses duyuldu.
Deniz irkilerek Kaan'ın koluna tutundu.
Kaan kahkaha attı.
“Kesinlikle korkmadın.”
“Sus!”
Kaan onun elinin üzerine elini koydu.
“Tamam, tamam.”
Deniz başını ona çevirdi.
Kaan'ın yüzünde alışıldık, yaramaz bir gülümseme vardı. Ama elini çekmedi.
Deniz de elini bırakmadı.
Bir süre sonra Kaan koltuğa daha rahat yerleşti ve Deniz'i kendisine doğru çekti. Deniz başını onun göğsüne yasladı. Kaan da kolunu omuzlarına doladı.
Film devam ederken ikisi de pek konuşmadı.
Bazen sessizlik, söylenebilecek bütün cümlelerden daha anlamlıydı.
Deniz, Kaan'ın kalp atışlarını duyuyordu.
Kaan ise Deniz'in başını omzuna yaslamasının ne kadar doğal hissettirdiğini düşünüyordu.
Sanki bunu hep yapmışlardı.
Sanki Deniz'in yeri, tam da orasıydı.
Saat gece biri geçtiğinde Deniz gözlerini açtı.
Film çoktan bitmiş, televizyonda başka bir şey oynuyordu.
Kaan uyuyakalmıştı.
Başını koltuğun arkasına yaslamış, bir kolunu hâlâ Deniz'in omuzlarında tutuyordu.
Deniz kıpırdamadan ona baktı.
Uyurken yüzündeki bütün o umursamaz ifade kayboluyordu. Kaşlarının arasındaki çizgi bile yumuşamıştı.
Deniz yavaşça Kaan'ın elini tuttu.
Parmaklarını onun parmaklarının arasına geçirdi ve biraz daha yaklaştı.
“Rahat ol, Kaan,” diye fısıldadı.
Kaan onu duymuyordu.
Deniz'in gözleri doldu ama bu kez ağlamadı.
“Kimse sana zarar veremeyecek artık.”
Başını yeniden Kaan'ın omzuna yasladı.
Bir gün Kaan'ın geçmişindeki bütün karanlıkları öğrenirse ne yapacağını bilmiyordu. Onun bütün yaralarını iyileştirebilir miydi, bundan da emin değildi.
Ama bir şeyi biliyordu.
Kaan'ın kendisini yalnız hissettiği günlerde yanında olmak istiyordu.
Korktuğunda elini tutmak…
Geçmişi canını yaktığında onu dinlemek…
Ve bir gün geleceğe baktığında, orada kendisini de görebilmesini sağlamak istiyordu.
Deniz gözlerini kapattı.
Bir süre sonra o da uykuya daldı.
O gece Kaan'ın geçmişi, ilk kez bir başkasının ellerinde incitilmeden duruyordu.
Ve ikisi de henüz bilmiyordu…
Bazı insanlar geçmişlerinden kaçarken, farkında olmadan bütün geleceklerini bulabilirlerdi.
Bazı yaralar yıllarca kanardı.
Bazılarıysa birinin yanında, ilk kez acımaktan vazgeçerdi.