— "Eğer o kapıdan çıkarsan sadece ona gitmiş olmayacaksın; beni burada, bu korkuyla yapayalnız bırakmış olacaksın."
O sert bakışların altındakinde benim için ne kadar çok endişelendiğini ilk kez bu kadar net görüyordum. Ellerimi daha sıkı kavradı;
— "Onun sana dokunmasına, senin canını yakmasına dayanamıyorum Mira! Kardeşi o haldeyken bile hala senin peşinde olması beni delirtiyor!"
Ona bir adım daha yaklaştım.
— "Biliyorum... Ama şu an o hırsla gidersen ona değil, bize kötülük yaparsın. Benim senin kavgana değil, sana ihtiyacım var. Atlas, görmüyor musun?"
Atlas bir süre sustu, gözlerini yumdu. "Söz veriyorum, seni bir saniye bile yalnız bırakmayacağım."
~ YAĞIZ AKIN ~
O tozlu yangın merdivenlerinin soğuk demirlerine tutunurken nefesim daralıyordu. Kapının o küçük, puslu cam bölmesinden onları izlemek yüzüme yediğim dayaktan bin kat daha acı veriyordu.
Onların arasındaki bağ içimdeki nefreti körüklemekten başka bir işe yaramıyordu. Kendi fısıltım, boş merdiven boşluğunda yankılandı:
— "Sadece bir süre çekiliyorum.Atlas seni koruyabileceğini sanıyor Miracım.Seni benden kimse koparamayacak. Aylardır seni bekliyorum, öyle kolay bitmez."
Sessizce merdivenlerden süzüldüm. Bu bir kaçış değildi, bu bir son hiç değildi. Sadece oyunun kurallarını güncelleyecektim.
Atlas seni koruduğunu sansın Mira, ben gelene kadar bu rüyaya inanmaya devam et.
~MİRA ŞAHİN~
Olayların üstünden günler geçmişti. Melek iyileşmişti ve herkes 15 tatile girmişti. Benim okulum devam ettiği için tatil sonu beraber İzmir'e gidecektik.
Ankara'nın Bahçelievler sokaklarında yürürken, ağaçların arasında süzülen akşamüstü güneşi yüzümü ısıtıyordu. Küçük bir kafenin kapısından içeri girdiğimde birkaç gün önceki o kâbus dolu hastane kokusu burnumdan silinmiş, yerini taze kahve kokusuna bırakmıştı.
Kendimi o kadar huzurlu hissediyordum ki Yağız'ın varlığını çoktan unutmuştum.
Atlas tam yanımdaydı. Karşımda ise kafasındaki o küçücük sargıyla oturan Melek vardı. Biz otururken içeri Atlas'ın çok yakın arkadaşı Demir girdi. Demir'le geçen yaz karşılaşmıştık ama pek tanışmaya vaktimiz olmamıştı.
Demir, karizmatik tavırları ve dağınık kumral saçlarıyla masaya oturduğu an günlerdir üstümüzdekii kasvetli havayı dağıtıverdi. Çok sıcakkanlı ve mizah seviyesinin olduğu biriydi.
Masadaki tüm bu neşeye rağmen Atlas'ı çok hızlı affettiğim geliyordu aklıma. Atlas'ın elimi tutuşu ne kadar sıcaksa, o gece içip sarhoş olduğunda arkamdan söylediği sözler bir o kadar soğuktu:
"O salak kızı kim umursar ki? Öylesine birkaç gün konuştuğum biriydi işte."
Bu sözler adeta beynimde yankılanıyordu. Atlas dalgınlığımı fark etmiş olacak ki elimi daha sıkı kavradı.
— Mira, iyi misin? Daldın gittin, dedi meraklı bir sesle. Gözlerinde o her zamanki sahiplenici bakış vardı ama bu bakış bile içimdeki kırgınlığı onarmaya yetmiyordu.
— İyiyim Atlas, dedim ama sesimdeki soğukluk herkesi dondurdu. Demir ve Melek birbirine baktılar. Demir, ortamdaki o ağır gerginliği hemen fark edip boğazını temizledi.
Demir: Gençler... Ben en iyisi Melek'i biraz gezdireyim. Kız iyileştiğine sevinsin. Size iyi... eee... sohbetler!
Onlar masadan aceleyle kalktı.
Atlas: Dökül bakalım Mira. Demirlerin gitmesini bekledin. Ne bu tavrın?
— Söyleyeyim mi Atlas? "Öylesine biri" olmamdan dolayı tavrım. "Salak kız" var ya hani umursamadığın, işte bu canımı sıkıyor diye açıkladım kendimi.
— Yine mi o gece? Söylediklerim için her gün kendimden nefret ettim. Ben sadece... derken
Atlas'ın sözünü kestim.
—Sen sadece beni küçümsedin! Yağız´dan korktuğumu sanıyorsun ya,hayır.Ben asıl senin bu vurdumduymazlığından korkuyorum. Yağız belki bana bir travma bırakmış olabilir ama sende içimde bir yerlerde kapanmayacak bir yara açtın.
Atlas masadan destek alarak bana doğru eğildi. Gözleri dolmuştu, sesi her zamanki o
sertliğini kaybetmiş, çıplak bir itirafa dönüşmüştü.
— "Haklısın," dedi boğuk bir sesle. "Korktum Mira. Senin bana bu kadar iyi gelmenden, sana bu kadar muhtaç olmaktan korktuğum için o kalkanı ördüm. O sözler benim koruma kalkanımdı ama senin kalbini paramparça edeceğini düşünemedim. Sen benim için 'öylesine' değilsin, sen benim için ölesiyesin! Anladın mı? Sen benim hayatımın merkezisin!"
Bu kelime... Ölesiye. Bir zamanlar duymak için dünyaları vereceğim o itiraf, şimdi zehirli bir ok gibi saplanmıştı ruhuma.
"Ölesiyeymiş..." diye mırıldandım, dudaklarımda acı ve alaycı bir gülüşle. Gözlerim dolmuştu ama onun önünde ağlamayacaktım. "Yine de canımı yakmaktan geri durmadın Atlas. Kelimelerin şu an için bir şeyi tamir etmiyor."
Hızla ayağa kalktım, masadaki çantamı omzuma asarken ona bakmamaya çalıştım.
"Ben... bir lavaboya gidiyorum,sakın peşimden gelme!"dedim ve kafenin içindeki tuvaletlere doğru hızlı adımlarla koştum.
Yüzüme soğuk su çarpıp aynadaki o paramparça olmuş kıza baktım.Kapıyı açıp tam çıkacakken, arkamdaki dar koridorda bir gölge belirdi. Burnuma dolan o keskin kimyasal kokusunu aldığım an her şey için çok geçti.Ağzıma kapanan bir el ve enseme yediğim o sert darbeyle dünya karardı. Son duyduğum şey, kapının dışından Atlas'ın o endişeli sesiydi: "Mira? Hadi çık artık, konuşalım..."
Atlas Bora
Dakikalar geçmişti ama mira hala içerdeydi bu kadar süredir içerde olması tedirgin etmişti beni.
-"Mira hadi çık artık konuşalım " Diyerek kapıyı çaldım ama hiçbir cevap gelmedi. Kapıyı defalarca çalmama rağmen içeriden bir tık bile gelmiyordu.Kapıyı bir kez daha yumrukladım. "Mira! Saçmalama, korkutma beni!" Sesim kafenin dar koridorunda yankılanıyor, garsonların meraklı bakışlarını üzerime çekiyordu.İçimdeki o uğursuz sızı büyüdü. Kapının koluna asıldım; kilitli değildi. Kapı hafif bir gıcırtıyla açıldığında gördüğüm tek şey, lavabonun kenarında duran ve Mira'nın az önce yüzüne su çarptığını kanıtlayan birkaç su damlasıydı. Ve yerdeki o detay... Kalbimi durduracak cinstendi.
Mira’nın tokası. Yerde, cansız bir hatıra gibi duruyordu.
"Mira!" diye bağırdım, sesim bu sefer koridoru aşıp tüm kafeye yayıldı. Lavabonun arka tarafındaki havalandırma penceresi aralıktı. Ankara’nın o meşhur ayazı içeri sızıyor, az önce Mira’nın kokusunun olduğu odayı buz gibi bir sessizliğe boğuyordu.Mira yoktu. Havalandırma penceresinden sızan o keskin ayaz, az önce burnuma gelen o tuhaf kimyasal kokuyu dağıtmaya yetmemişti bile. "Eter..." diye mırıldandım. Dizlerimin bağı çözülür gibi oldu ama kendimi lavabonun kenarına tutunarak durdurdum.
Telefon rehberinde Demir’in ismine basarken parmaklarım zangır zangır titriyordu. İkinci çalışta açıldı. Motorun rüzgar sesi arka planda uğulduyordu.
— "Demir! Dönün hemen geri dönün!" diye bağırdım. Sesim boğazımda düğümlendi, hıçkırığa benzer bir ses çıktı ağzımdan. "Mira... Mira yok! Birisi onu aldı"
— "Ne diyorsun oğlum sen? Ne demek yok?!" Demir’in sesi bir anda buz kesti. Arkadan Melek’in "Ne olmuş? Atlas ne diyor?" diyen endişeli çığlığını duydum.
— "Çabuk gelin, her yer eter kokuyor... Yağız... O şerefsiz dışarıda, o yaptı eminim!"
Telefon kapandı. Ankara’nın o gri sokağında geçen her saniye, kalbime saplanan bir iğne gibiydi. Beş dakika geçmeden Demir’in motorunun kükremesini duydum. Bahçelievler’in dar sokağına öyle bir hızla girdiler ki, lastiklerin asfaltta çıkardığı o acı çığlık boş sokakta yankılandı.
Demir motoru daha tam durdurmadan üzerinden atladı. Melek’in yüzü kireç gibiydi, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi bana bakıyordu.
— "Atlas! Nerede? Nasıl olur?" diye haykırdı Melek. Ellerimi tuttu, elleri benimkilerden daha soğuktu. "Abim... Abim yapmaz, yapamaz... buraya gelmeye cesaret edemez!"
Demir, Melek’in omuzlarından tutup onu sakinleştirmeye çalışırken gözlerini bana dikti. O her zamanki neşeli çocuk gitmiş, yerine gözlerinden ateş çıkan bir adam gelmişti.
— "Kafenin arka kapısına baktın mı?" diye sordu Demir, sesi bıçak gibi keskindi.
— "Baktım … Hiçbir iz yok .Demir, benim yüzümden gitti. Onu yalnız bıraktım!"
Melek dizlerinin üzerine çöktü, hıçkırıkları sokağın sessizliğini bozuyordu. "Abim... Eğer o yaptıysa... Eğer Mira'ya bir zarar verirse kendimi asla affetmem," diye fısıldadı.
Demir bir küfür savurarak telefonuna sarıldı. "Melek, kalk ayağa! Ağlamanın sırası değil. O herifin gidebileceği yerleri tek tek bulacağız. Atlas,etrafta kamera var mı baktın mı?"
Atlas olarak başımı iki yana salladım. Kendimde değildim. Tek düşündüğüm Mira’nın o lavabo koridorundaki son bakışı ve benim ona söyleyemediğim binlerce şeydi.
Mira Şahin
Gözlerimi araladığımda her yer bulanıktı. Başımda, sanki binlerce davul aynı anda çalıyormuş gibi korkunç bir zonklama vardı. Ensemdeki o sert acı, bilincimin yerine gelmesiyle birlikte katlanarak arttı. Burnumda hala o geniz yakan, tatlımsı ve mide bulandırıcı kimyasal kokusu vardı...
Neredeydim?
Sırtım sert ve soğuk bir deri koltuğa yaslanmıştı. Vücudumun sarsılmasından hareket halindeki bir aracın arka koltuğunda olduğumu anladım. Ses çıkarmamaya çalışarak nefesimi tuttum. Ön koltukta bir gölge vardı; dikiz aynasından yansıyan o sert bakışları, o tanıdık ama artık yabancılaşmış yüzü seçebiliyordum. Yağız.
Elleri direksiyonu sıkıca kavramıştı, kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu. Öfkesi arabanın içindeki havayı bile ağırlaştırıyordu.
Ölecek miydim? Atlas’a o son söylediklerim gerçekten son sözlerim mi olacaktı? Hayır. Bu şekilde bitmesine izin veremezdim.