İçeriğe geç

1.BÖLÜM

 KAYIP ATLAS




  Bir anda beklenmedik bir telefon araması geldi. Yağız arıyordu. Yağız Ankara'da yaşayan arkadaşımın abisiydi. Bazen abi diyorum çünkü aramızda bir yaş kadar vardı. Merakla açtım telefonu, korku dolu bir sesle;

​— "Mira şimdi sana bir şey söyleyeceğim ama panik olma."

​Böyle dediği için kalp ritimlerim kontrolden çıkmıştı. Aklıma ilk gelen kişi "Atlas'tı. Yağız ile aynı sınıfta okumuştulardı bir dönem.

​— "Efendim Yağız, birine bir şey mi oldu?"

​— "Melek trafik kazası geçirdi. Durumunun çok kötü olmadığını biliyoruz sadece."


​Nasıl yani... Doğru mu anladım? Melek benim için her zaman arkadaştan öteydi. Çok uzun zaman önce tanışmıştık, ailesi yüzünden Ankara'ya taşınmışlardı.


​— "Tamam Yağız, haber verdiğin için teşekkürler."Diyip telefonu kapattım.

 

Aklım hemen Ankara'ya gitmek geldi. Eve doğru yürümeye başladım. Annemle babama olayı anlattım ve Ankara'ya gidip gidemeyeceğimi sordum. Melek'i çok severlerdi o yüzden izin verdiler. Bunun üzerine babam birkaç saat sonrasına bilet almıştı.


Kışın ortasında gideceğim için dolabımda kalın olan üç-dört parça kıyafet aldım.Gerisi normal şeyler olan bir çanta hazırladım. Tam evden babamla çıkarken annem;

​— "İnince teyzeni ara alsın seni."

​— "Gerek yok bakarım başımın çaresine."deyip çıktık.


​Arabada ölüm sessizliği vardı. Babam zaten pek konuşan biri değildi hep ben bir şeyler sorardım ama şu anda aklım Melek'te başka bir yere odaklanamıyordum. Sessizliği bozan babamdı ilk kez.

​—" Anladığım kadarıyla kimseden yardım istemiyorsun en azından birilerinin seni anlamasına izin ver."

​— "Nasıl yani?"

​—" Atlas var, Hakan'ın oğlu geçen yaz karşılaşmıştınız.İyi çocuktur,elimde büyüdü sayılır. En azından güvende olduğunu bileyim."

​— "Gerçekten istemiyorum. Takside tutabilirim kendime."


 Otogar girişinde babamla vedalaştım. 10 dakika kalmıştı. Otobüse binip yerime oturdum. Başımın ağrısını kaldıramadığım için uyumaya karar verdim. Çok deliksiz uyuduğumu söyleyemem ama Ankara'ya kadar bir şekilde gitmiştim.


​Gözümü açtığımda Ankara'ya yeni girdiğimizi gördüm. Telefonumu açtım ve sayısız bildirim vardı. Gözlerimi ovuşturmamı sağlayan bir mesaj vardı. 02.14'te yani 3 dakika önce Atlas'tan gelen;

​

-İyi misin? mesajıydı.

​ 

 Sanki Ankara'ya geldiğimi bilip yazmış gibiydi. Aslında iyi falan değildim. Ona anlatacağım bir sürü şey vardı. Belki de şu an ihtiyacım olan tek şey Atlas'tı. Ama bana söyledikleri beynimin içinde tekrar ediyordu.

​-Seni niye ilgilendiriyor ki?

​-Bu konu hakkında daha ne kadar açıklama yaparım bilmiyorum ama kendimde olsam bunlar aklımdan bile geçmezdi biliyorsun.

​-Şuan benim için pek bir önemi yok.


 Otogara inmeden Yağız'ı arayıp haber verdim, hemen geleceğini söyledi. Otobüs AŞTİ'ye inmişti. Çantamı alıp bir otobüs durağı aramam gerekiyordu. Navigasyondan bulabilirdim ama Atlas ve mesajları kafamı bulandırıyordu.


 ​Durağın metal bankında soğuktan uyuşmuş parmaklarımla telefonun ışığına bakarken zihnimdeki sesler Ankara'nın rüzgarıyla yarışıyordu. Ankara'nın bu saati sadece soğuk değilmiş aynı zamanda insanın geçmişiyle ve korkularıyla yüzleştiği o tuhaf boşlukmuş.

​ 

 Tam o sırada durağın önünde bir araba durdu. Gecenin o yarısı tırsmıştım ama neyse ki içinden Yağız abi çıktı. Çantamı aldı ve bende arabaya binerken yolun karşısında çok tanıdık bir motor gördüm. Dikkatlice baktığımda bu Atlas'la seçtiğimiz motordu.Atlas´ın  burada ne işi var diye düşünürken babamın haber verebileceği aklıma geldi.


​ Atlas'ın o kararsız bekleyişini, arabanın dikiz aynasından görebiliyordum. Babamın Atlas'a haber vermesi ortalığı iyice karıştırmıştı. Yağız'ın beni alıp gitmesi Atlas'ı sadece öfkelendirmemiş, aynı zamanda peşimize takılmasına sebep olmuştu.


​  Yol boyunca bizi takip etti. Hastanenin acil servis girişine geldiğimizde Yağız ani şekilde durdu. Daha ben kapıyı açmadan Atlas motordan inmişti.

 

 Sinirden titreyen elleriyle arabanın kapısını açtı ve gözlerimin içine bakarak buz gibi bir sesle;

​— "İn şu arabadan Mira! Seni kaç kez aradım biliyor musun sen?" dedi.


​  Tam inmeye yeltenirken Yağız sertçe kolumdan tutup geri çekti.

​— "Sana ne oluyor lan? Bırak kızı!" diye bağırdı.


 ​Eminim ki bu cümle, Atlas için bardağı taşıran son damla oldu. Yağız da aynı hırsla arabadan indi. Bende peşlerinden gittim ve Atlas’ın;

​— "Sana onu ben alıcam demedim mi?" dediğini duydum.

​Yağız üstüne yürüdü:

— "Sen kim oluyorsun da Mira'yı bu saatte peşinde sürüklüyorsun?"

​ Onların kapışmasına daha fazla dayanamayıp hastane bahçesindeki ıssız bir banka çöktüm. Gözyaşlarım yanağımdan süzülürken tek düşündüğüm Melek'ti. Derken, kavgayı bırakıp yanıma doğru gelen Yağız'ı gördüm.

​

 Önce "İyi misin?" diyeceğini, bir abi gibi teselli edeceğini sandım. Ama yanıma oturduğunda içimi huzursuzluk kaplamıştı. "Ağlama artık Mira" dedi. Sesi bile midemi bulandırmıştı. Elini omzuma koydu ve nefesini kulağımda hissettim.Yanımda olan sanki Yağız değilde,bir sapıktı.Garip temasları beni korkutmaya başlamıştı

​— "Ben buradayım. Sadece bana güven..."

​Söylediği her kelime üstümde kirli bir iz bırakıyor gibiydi. Yıllardır "abi" gibi gördüğüm insanın, en çaresiz anımı kendisi için fırsata çevirdi. Bana bu gözle bakması içimdeki son güveni paramparça etmişti.

​ 

Bu iğrenç yakınlık dayanılmaz hale gelmişti ki, o karanlığın içinden bir gölge göründü. Atlas her şeyi görmüştü. Gözlerindeki öfke o karanlıkta bile belli oluyordu.


 ​Gecenin sessizliğini Atlas'ın öfkesi böldü. Bir etin kemiğe çarpmasıyla Yağız banktan yere doğru savrulmuştu.

​— "Seni gebertirim oğlum!" diye kükredi Atlas. Yumruklarının üstüne;

​— "Bir daha sakın ona dokunmaya kalkma, bu seferki gibi kurtulamazsın!"

​Yağız daha fazla direnmedi, bozulmuş gururu ve morarmaya başlayan yüzüyle karanlığın içine daldı.

​Bense bankın en köşesine sinip ağlıyordum. Az önce yaşadıklarım ve Melek'in üzüntüsü birleşmişti.

 

 Atlas öfkesini dindirmeye çalışarak bana doğru birkaç adım attı. Bakışlarındaki o sertlik, beni görünce yerini tarif edilemez bir endişeye bıraktı. Daha fazla dayanamadım, korkudan titreyen bacaklarımla ayağa kalktım ve hiç düşünmeden Atlas’a doğru atılıp ona sımsıkı sarıldım. Atlasá sarıldığımda fark ettim ki beni Ankara’nın soğuğu değil, korku sertleştirmişti. Dizlerim o anca çözülürken bir saniye bile beklemeden kendimi toparlayıp;

​— "Atlas, çok korkuyorum..." dedim.

 

 ​Bunları söyledikten sonra Atlas da benim için korkmaya başlamıştı. Ona sarılmamı beklemiyordu ki; kısa bir duraksamadan sonra ellerini sırtımda hissettim. Halâ titrediğimi fark ederek banka oturmam için çekmişti beni. Her ne kadar titriyor olsam da Atlas'ın yanımda olduğunu hissetmek huzur veriyordu.

​— "Mira, bak yanındayım. Korkacak bir şey kalmadı, geçti hepsi." derken birden farksız elleriyle gözyaşlarımı silerek içimi ısıtmıştı.

​

 Beni tekrar o soğuk banka oturttu ama bu sefer yanımda o vardı. Başımdaki ağrıya ve içimdeki korkuya daha fazla direnemedim, başımı yavaşça onun omzuna yasladım. O ise beni bir daha kimsenin incitmesine izin vermemek için kolunu boynuma doladı, beni kendine hapsetmişti.


​ Ankara'nın o dondurucu Ocak gecesi, yerini yavaş yavaş gri bir sabaha bırakırken; hastane bahçesindeki o zaman durmuş gibiydi. Atlas'ın yanında hissettiğim o tuhaf huzur beni derin bir uykunun içine çekmişti. Atlas'ın ağır ve sıcak montu omuzlarımı tamamen sarmalamıştı.


  ​Otoparktaki lambalar yavaş yavaş sönerken, hastanenin otomatik kapısından çıkan bir görevlinin sesiyle gözlerimi araladım. Atlas da benimle birlikte irkildi ama kolunu boynumdan çekmedi; aksine, o korumacı beni daha da sahiplendi.

 

 ​Hastane görevlisi ağır adımlarla bize yaklaşırken içimde bir his vardı ki tarif edemezdim.                             Hastane görevlisi, gözlerini üzerimizde gezdirdikten sonra;

​— "Melek Akın'ın yakınları siz misiniz?"

​    Atlas, "Biziz" dedi kararlı ve tok bir sesle. Görevlinin ağzından çıkacak o birkaç kelime ya yeni bir kabusun içine atacaktı ya da ikimize de gerçek bir nefes aldıracaktı.

   

— "Melek ameliyattan çıktı, durumu stabil. Sizi kısa süreliğine yanına alabiliriz. Lütfen onu yormayın."

 ​ Bu kelimeler gecenin tüm karanlığını bir anda dağıttı. Atlas’la beraber hastanenin o keskin ilaç kokulu beyaz koridorlarında yürürken her adımımızda Melek'e daha çok yaklaşıyorduk.

​Yoğun bakımın o ağır kapısının önüne geldiğimizde Atlas duraksadı. Gözlerindeki o sert ve acımasız ifadesini hüzün ve rahatlama bırakmıştı. Kapı sessizce açıldı, içeride bembeyaz çarşafların arasında tek meleğim yatıyordu.

​

  Yanına yaklaştığımızda Melek gözlerini hafifçe araladı. "Mira... Özür dilerim" diye fısıldadı. Donup kalmıştım. Onca acının, kazanın ve ameliyatın ardından kurduğu ilk cümlenin bu olması içimi parçalamıştı. Gözlerim dolsa da güçlü durmaya çalışarak sordum:

​— "Melek, neden özür diliyorsun canım? Sen bu haldeyken neyin özrü bu?"

​Melek derin bir nefes almaya çalıştı ve gözlerini Atlas'a doğru çevirdi.

​— "Gitti abim... O az önce buradaydı Mira. Ben tam kendime gelmişken odaya girdi. Yüzü darmadağındı, dudakları patlamış, gözü morarmıştı... Bana her şeyi anlattı ama bir pişmanlık gibi değil, sanki bir zafer kazanmış gibi... Senin o bankta nasıl ağladığını, sana nasıl yaklaştığını ve Atlas'ın onu nasıl soluksuz bıraktığını büyük bir öfkeyle anlattı. Olayı anlatırken bile gözlerindeki o hastalıklı bakışlı gördüm."

​

  Melek elimi sıkıca tuttu:

​— "Sana buraya gelene kadar eşlik etmesinin sebebi sana destek olmak değil, seni o zayıf anında yakalamaktı. Özür dilerim Mira seni koruyamadım."

 

 ​Meleğin sözleri bittikten sonra Atlas'ın arkamdaki nefes ritminin değiştiğini hissettim. "Hala burada yani?" dedi Atlas. Sesi o kadar derinden ve öfkeyle çıkmıştı ki; Melek bile irkilerek ona baktı. "Ben onu öldürmemek için zor dururken o burada sana yaptıklarını övünerek mi anlattı?"

​Atlas'ın ellerini yumruk yaptığını, eklemlerinin beyazladığını görebiliyordum. Bakışları kapıya kilitlenmişti. Sanki Yağız o an içeri girse, bu sefer sadece bir yumrukla yetinmeyecekti.

​— "Atlas... Lütfen" diye fısıldadım koluna elini koyarak.


  ​Ama Atlas kolunu hafifçe çekip bir adım öne atıldı. Gözleri kan çanağı gibiydi. "Mira bak bu adam normal değil. Saatli bomba gibi geziniyor onu ben patlatırsam zamanını bekleyemez." 


  Tam o sırada Atlas hışımla ayağa fırladı. Onu durdurmak imkansız gibiydi. Yağız'ın hala hastanede bir yerlerde olma ihtimali, Atlas'ı tamamen zıvanadan çıkarmıştı.


  Daha fazla bekleyemedim. Melek'in yanından fırlayıp hızla peşinden gittim. Tam koridordan dönmek üzereyken uzanıp elini yakaladım. Atlas duraksadı ama arkasına bakmadı.


 ​Önünü kesip durdurdum ve titreyen ellerimle elini daha sıkı kavradım. Gözlerimin içine baktığında o parlayan öfkenin ardındaki endişeyi gördüm. Sesim düğümlense de;

​— "Atlas, lütfen gitme lütfen..." diye fısıldadım.Gözlerimden bir damla yaş süzülürken sesim iyice kısıldı: