Elim yavaşça montumun cebine gitti. Parmaklarım soğuk metal yüzeye değdiğinde kalbim göğüs kafesimi delip geçecek gibi çarpmaya başladı. Telefonum hala oradaydı. Yağız o kadar özgüvenliydi ki, telefonumu almayı bile akıl etmemişti. Belki de benim hala baygın olduğumdan o kadar emindi ki...
Ekranın ışığının yüzüme yansımasından ödüm kopuyordu. Telefonu cebimin içinde, sadece tek elimle yönetmeye çalışarak kilidini açtım. Ekranın parlaklığını en kısığa getirdiğimi umarak WhatsApp’a girdim. Parmaklarım titriyordu, gözlerimdeki bulanıklık yüzünden harfleri seçmek imkansızdı.
Hemen Atlas’ın ismine tıkladım. "Konum Paylaş"... "Mevcut Konumu Paylaş"... "8 Saat".
Gönder tuşuna bastığımda çıkan o küçük "tık" sesi, arabanın içindeki sessizlikte bir bomba gibi patladı sanki. Yağız aniden dikiz aynasına baktı.
— "Mira? Uyandın mı?" dedi buz gibi bir sesle.
Hızla telefonu tekrar cebime tıkıştırıp gözlerimi yumdum. Başımı yana düşürerek kendimi tamamen bıraktım. Kalbim o kadar sert çarpıyordu ki, koltuğun sarsıntısından bile daha belirgindi.
— "Hala uyuyor," diye mırıldandığını duydum. "Uyuman daha iyi senin için... Uyandığında her şey bambaşka olacak."
Araba keskin bir viraj aldı. Konum gitmiş miydi? Atlas o minik mavi noktayı görecek miydi? Tek umudum, o gri sokağın ortasında çaresizce bekleyen Atlas'ın telefonuna bakmasıydı.
Atlas Bora
Sokağın ortasında bir sağa bir sola gidiyordum, sanki duvarlar üzerime geliyordu. Melek hıçkıra hıçkıra ağlıyor, Demir ise bir yandan onu sakinleştirmeye çalışırken bir yandan da telefonla birilerine ulaşmaya çalışıyordu. Ama her şey boşunaydı. Mira yoktu. Benim yüzümden, ona en son söylediğim o ağır sözlerin vicdan azabıyla yok olup gitmişti.
"Benim yüzümden..." diye mırıldandım tekrar. "Ona 'ölesiye' dedim ama onu koruyamadım bile."
Tam o sırada montumun cebindeki telefonum, günü yırtan bir bildirim sesiyle titredi. Normal bir mesaj değildi bu; WhatsApp'tan gelen o özel, uzun bildirim sesiydi. Kalbim bir an için durdu, sonra deli gibi atmaya başladı. Titreyen ellerimle telefonu cebimden çıkardım. Ekran kilidini açarken parmaklarım birbirine dolanıyordu.
Gördüğüm şeyle nefesim kesildi.
Mira: Konum paylaşıldı.
"Demir! Melek! Bak!" diye bağırdım, sesim sokağın öbür ucundan duyulmuştur. Telefonu onlara doğru uzatırken gözlerimdeki yaşlar ekrana damlıyordu. "Konum attı! Mira canlı konum attı!"
Demir kaskını bir kenara fırlatıp yanıma atıldı. "Hadi oğlum, ne duruyorsun? Aç şunu!"
Mavi noktaya tıkladım. Harita açıldı; Bahçelievler'in o labirent gibi sokaklarından birinde, küçük mavi bir ok hızla hareket ediyordu. Konya Yolu'na doğru ilerliyorlardı.
"Hala arabadalar," dedi Demir, sesi bir komutanınki kadar sertleşmişti. "Yağız... O şerefsiz onu uzaklaştırıyor. Ama Mira uyandı, bir şekilde bunu başardı."
Melek gözyaşlarını elinin tersiyle sildi, bakışları bir anda değişti. Az önceki o kırılgan kız gitmiş, yerine abisinin ne yapabileceğini bilen ve ona engel olmaya kararlı bir kadın gelmişti. "Motorla onları yakalamamız imkansız, üç kişiyiz," dedi Melek. "Atlas, senin araban nerede?"
"İki sokak ötede," dedim, anahtarı çoktan elime almıştım. "Koşun!"
Ankara’nın dondurucu ayazında, ayaklarımız buz tutmuş asfalta vura vura koşmaya başladık. Gözüm sadece o küçük mavi noktadaydı. Hareket ediyordu, canlıydı... Mira oradaydı. "Dayan Mira," diye fısıldadım içimden. "Geliyorum. Bu sefer seni o karanlıkta bırakmayacağım."
Demir öne atılıp arabanın kapısını açtı, ben şoför koltuğuna geçer geçmez motoru kükrettim. Lastikler asfaltta acı bir ses çıkararak döndü.
"Nereye gidiyorlar Atlas?" diye sordu Demir, arka koltuktan öne doğru eğilerek.
"İncek yoluna saptı... Şehir dışına çıkarıyor onu," dedim, gaz pedalına yüklenerek. "Ama o nokta durana kadar durmayacağım. Yağız için yolun sonu gelecek eninde sonunda."
Mira Şahin
Yol bittiğinde, arabanın durduğunu hissettim. Başımın zonklaması biraz olsun hafiflemişti ama eterin yarattığı o mide bulandırıcı his hala tüm vücudumu esir alıyordu. Gözlerimi açmadım. Kalbimin sesini dışarıdan duyulmasından korkuyordum.
Yağız’ın kapıyı açtığını, soğuk Ankara ayazının içeri sızdığını duydum. Sonra beni kucağına aldı. Sanki bir eşyaymışım gibi cansız ve hareketsiz durmaya çalıştım. Beni taşıdığı yerin ıssızlığı, ayaklarının altında ezilen çalı ve taş seslerinden belliydi. Havada nemli toprak ve çürümüş odun kokusu vardı.
Beni yere bıraktığında, sırtıma batan soğuk taşlar ve kırık tahta parçaları oldu. Burası terkedilmiş, kırık dökük bir evdi. Yağız, bir şey söylemeden üzerime eğildi. Önce montumu, sonra ceketimi sertçe çekip aldı. Ayakkabılarımı çıkardı. En sonunda saçlarımdaki tokaları tek tek çekip aldı; kafa derim acıdı ama ses çıkarmadım. Her şeyi dışarıya, arabaya taşıyordu. Benim kaçmamı engellemek, beni bu soğukta çaresiz bırakmak için her şeyimi alıyordu.
Onun adımları uzaklaştığında, gözlerimi yavaşça açtım. Evin tavanı çökmüş, duvarları çatlaklarla doluydu. Ay ışığı kırık bir camdan içeri sızıyordu. Yağız’ın dışarıda,içerisi için odun veya bir lamba aradığını duydum. Şimdi!
Tüm gücümü toplayarak ayağa kalktım. Dizlerim titriyordu, başım dönüyordu ama o kırık camlı pencereye doğru sürünürcesine ilerledim. Yalın ayaklarım buz gibi tahtalara değdiğinde bir an duraksadım ama devam ettim. Camın keskin kenarlarına dikkat ederek kendimi dışarıya, o dondurucu geceye attım.
Eterin etkisiyle her yer dönüyordu. Ses çıkarmadan, gölgelerin arasından ilerleyerek arabanın arka tarafına ulaştım. Siyah minibüsün arkasına sindim. Nefesim bile donuyordu. Yağız’ın sesi geldi; bir şeye sinirlenmiş, küfrediyordu. Beni fark etmemişti.
O an, uzaktan gelen polis sirenlerini duydum. Ankara’nın o sessiz gecesinde yankılanan o ses, hayatımda duyduğum en güzel melodiydi. Ve sonra... Onun sesini duydum.
"Mira!" diye bağırdı. Sesi çaresizlik ve umut doluydu. "Mira, neredesin?!"
Atlas’tı. Gelmişti. Benim mavi noktamı bulmuştu.
Arabanın arkasından fırladım. O dondurucu ayazda, yalın ayak ve sadece ince gömleğimle ona doğru koşmaya başladım. Atlas yolun sonunda durmuş, polis arabalarının ışıkları arkasında yanıp sönerken bana bakıyordu. Gözleri beni bulduğunda yüzündeki o ifadeyi asla unutmayacağım.
"Atlas!" diye fısıldadım, sesim rüzgarda kayboldu. Adımlarım hızlandı. Ona yaklaşmak, o güvenli kollara sığınmak için saniyeleri sayıyordum. Aramızda sadece birkaç metre kalmıştı.
Tam o sırada, midemden boğazıma doğru yükselen o kimyasalın keskin tadını tekrar hissettim. Her yer karardı. Beynim vücuduma söz geçiremez oldu. Dizlerim büküldü ve ben... Hızla, taşlı toprağa düştüm.
Son gördüğüm şey, Atlas’ın bana doğru koşarken yüzündeki o dehşet dolu ifade ve son duyduğum şey, adımı çığlık atmasıydı. Sonrası karanlık.
Atlas Bora
Arabanın lastikleri çakıllı yolda çığlık atarak durduğunda kalbim göğüs kafesimi delip geçmek üzereydi. Demir çoktan polisi aramış, siren sesleri uzaktan Ankara’nın soğuk havasını yırtmaya başlamıştı. Ama benim kulağımda sadece kendi nabzımın sesi vardı.
"Mira!" diye bağırdım. Sesim ıssızlığın içinde yankılandı. "Mira! Buradayım!"
Her yer karanlıktı, sadece arabanın farları kırık dökük bir evin duvarlarını aydınlatıyordu. Tam o sırada, o yıkıntının gölgesinden bir karaltı çıktı. Gözlerimi kıstım, nefesimi tuttum.
Oydu.
Üzerinde sadece incecik bir gömlek, saçları birbirine karışmış, yüzü toz toprak içinde... Ama o haliyle bile dünyanın en güzel manzarasıydı. Ayakları çıplaktı; o narin ayaklarının buz gibi yere, keskin taşlara basıyor olması içimde bir yerleri paramparça etti. Bana doğru koşuyordu.
"Mira..." diye fısıldadım bu sefer. Şükürler olsun, yaşıyordu.
Arkamda Demir ve Melek’in şaşkınlık ve rahatlama dolu nidasını duydum ama arkama bakmadım. Ayaklarım benden bağımsız hareket etmeye başladı. Ben de ona doğru koşuyordum. Aramızdaki o lanetli mesafe saniyeler içinde eriyordu. Kollarımı açtım, onu sımsıkı sarmak, o soğuktan çekip çıkarmak, bir daha asla bırakmamak için her şeyimi vermeye hazırdım.
"Az kaldı" diye geçirdim içimden. "Az kaldı..."
Aramızda sadece birkaç adım kalmıştı. Göz göze geldik. Bakışlarındaki o yorgun ama kurtulmuş ifadeyi tam yakalamışken, Mira’nın adımları bir anda birbirine dolandı. Sanki görünmez bir el onu yere çekmiş gibi, bedeni havada asılı kaldı ve saniyeler içinde sertçe toprağa kapaklandı.
"Hayır!" diye haykıırdı sesim. "Mira!"
Dünya bir kez daha durdu. Az önce yaşadığım o büyük sevinç, yerini kapkara bir dehşete bıraktı. Yüreğim ağzıma gelmişti; dizlerimin üzerine, onun yanına çöktüğümde ellerim titriyordu. Toprağın üzerinde cansız bir şekilde yatan o narin bedene dokunmaya korktum.
"Mira, aç gözlerini... Lütfen, buradayım," diye haykırdım. Onu kucağıma aldığımda buz gibiydi.
Mira Şahin
Burnuma dolan o keskin, steril hastane kokusuyla göz kapaklarımı aralamaya çalıştım. Kirpiklerim sanki birbirine yapışmış gibi ağırdı. Tavan o kadar beyazdı ki, Ankara’nın o gri gökyüzünden sonra gözlerimi acıttı. Bir an nerede olduğumu, o evin soğuğunu ve toprağa düşüşümü hatırlayamadım. Her şey puslu bir rüya gibiydi.
Hafifçe doğrularak etrafıma bakmak istedim ama başımdaki o korkunç zonklama beni yastığa geri itti. Boğazım kupkuruydu, sanki kum yutmuşum gibi yanıyordu.
"Atlas?" diye mırıldanmak istedim ama sesim sadece zayıf bir hırıltı olarak çıktı.
Yatağın hemen yanındaki koltukta, başını ellerinin arasına almış, perişan bir halde oturan Atlas’ı gördüm. Üzerindeki gömlek hala toz içindeydi, göz altları çökmüş, sanki bir gecede on yıl yaşlanmıştı. Onu çağırmak için elimi ona doğru uzatmak istedim.
Sağ kolumu kaldırmaya çalıştım.
Ama olmadı.
Beynimden koluma giden o komut, omuz hizamda bir boşluğa çarptı sanki. Kolum yatağın üzerinde, yabancı bir nesne gibi cansızca duruyordu. Bir kez daha denedim; bütün gücümü sağ omzuma verdim, dişlerimi sıktım. Yok. Sanki o kol benim değildi. Sanki biri o kolun içindeki tüm hayatı çekip almıştı.
"N-ne oluyor?" diye inledim bu sefer, sesim biraz daha net çıkmıştı.
Atlas sesimi duyar duymaz başını kaldırdı. Gözlerindeki o ifade; hem sonsuz bir rahatlama hem de tarifi imkansız bir acıydı. Hemen yanıma atıldı, sol elimi sıkıca tutup öptü.
"Mira... Çok şükür uyandın. Buradayım , yanındayım."
Gözlerim yaşlarla dolarken sağ koluma baktım. Cansız, hareketsiz, öylece duruyordu.
"Atlas," dedim titreyen bir sesle. "Kolum... Sağ kolumu hissetmiyorum. Hareket ettiremiyorum Atlas, neden hareket etmiyor?"
Atlas’ın yüzündeki o yıkılmış ifade kalbimi bin parçaya böldü. Bakışlarını kaçırdı, elimi daha da sıkı tuttu. O an anladım; o düşüş sadece bir baygınlık değildi. O dondurucu soğuk, o kimyasalın etkisi ve yere o sert çakılışım benden bir şeyler alıp götürmüştü.
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Evin içindeki o ağır sessizlik, kulaklarımda bir uğultuya dönüşüyordu. Atlas, Melek ve Demir etrafımda pervane oluyorlardı ama ben kendimi koca bir boşluğun içinde, yapayalnız hissediyordum. Sol tarafım ne kadar hayattaysa, sağ tarafım o kadar ölüydü.
Önümdeki sehpada duran su bardağına diktim gözlerimi. Sadece bir bardak su... Basit bir insanın saniyeler içinde yapacağı o eylem, benim için aşılması imkansız bir dağa dönüşmüştü. Sol elimle uzandım ama vücudumun dengesi o kadar bozulmuştu ki, parmaklarım bardağa çarptı. Bardağın devrilişini, suyun halının üzerinde ağır ağır yayılışını sanki ağır çekimde izledim.
O an, içimdeki o son sabır kırıntısı da koptu.
"Yeter!" diye haykırdım. Sesim kendi kulaklarımı tırmaladı. Melek ve Demir’in mutfaktan korkuyla fırladıklarını gördüm ama umurumda değildi.
Atlas yanıma gelip, "Şşşt, sakin ol Mira, sadece su döküldü..." diyerek bana dokunmaya çalıştı. Sol elimle göğsüne sert bir darbe indirdim.
"Nasıl sakin olmamı bekliyorsun,vücudumun bir parçası eksik farkında mısınız?" diye bağırdım, sesim hıçkırıklarımın arasında boğuluyordu. Sağ kolumu sol elimle tutup havaya kaldırdım ve Atlas’ın gözlerinin içine bakarak serbest bıraktım. Kolum, cansız bir ağırlık gibi kucağıma düştü. "Bak şuna! Ben bu değilim Atlas! Ben bir bardağı bile tutamayan bu aciz kız değilim! O şerefsiz benden sadece sağ tarafımı almadı, o benden gururumu aldı, özgürlüğümü aldı!"
Hırsımı alamıyordum. Sehpanın üzerindeki her şeyi; telefonumu, kitapları, bardak altlıklarını sol elimle yere fırlattım. Camların kırılma sesi kalbimdeki kırıklardan daha az can yakıyordu. "Neden ben?" diye bağırırken sesim iyice kısıldı, boğazım düğümlendi. "Neden o değil de ben?"
Dizlerimin üzerine çöküp başımı ellerimin arasına aldım. Vücudum sarsılıyor, aldığım nefes yetmiyordu. Tam o sırada Atlas’ın sıcaklığını hissettim. Hiçbir şey demedi. Beni yargılamadı, "sus" demedi. Sadece eğildi ve beni tüy kadar hafif bir hareketle kucağına aldı. Başım boyun çukuruna düştüğünde, oradaki o tanıdık koku bir an için fırtınayı dindirdi.
Beni merdivenlerden yukarı taşıdı. Odanın kapısını ayağıyla kapatıp beni yatağa bıraktığında, sanki bütün kemiklerim erimiş gibi hissediyordum. Ayakkabılarımı çıkardı, yorganı üzerime kadar çekti. Odanın ışığını söndürüp sadece küçük bir loşluk bıraktı.
Gözlerim yorgunluktan kapanıyordu ama içimdeki o korku hala oradaydı. Atlas gitmedi. Yatağın kenarına ilişti ve benim o hissetmediğim, buz gibi olan sağ elimi iki avucunun arasına aldı. Parmaklarıyla elimin üzerini okşarken fısıldadı:
"Ben buradayım Mira. Sen iyileşene kadar ben senin sağ elin olacağım. Uyuyana kadar, hatta uyandıktan sonra da buradayım."
Onun sıcaklığı, elimin cansızlığını bastırıyordu. Karanlığın içinde Atlas’ın nefesini dinleyerek, o hissetmediğim elimin aslında onun kalbinde olduğunu bilerek kendimi uykunun kollarına bırakacakken, odanın kapısı hızla aralandı. İçeri giren ışık hüzmesiyle hafifçe irkildim. Başımı hafifçe çevirdiğimde Demir’i gördüm; nefes nefeseydi ama gözlerinde günlerdir görmediğim o parıltı vardı.
— "Atlas! Yakalamışlar!" dedi Demir, sesi heyecandan titriyordu. Fısıldamaya çalışıyordu ama neşesi odanın her köşesine yayıldı. "Yağız... O şerefsizi Ankara çıkışında kıstırmışlar. Şu an emniyette!"
Atlas’ın sağ elimi tutan parmaklarının bir an için kaskatı kesildiğini hissettim. Avuç içindeki o sıcaklık, yerini sıkı bir yumruğa bıraktı. "Sonunda..." diye mırıldandı Atlas, sesi derinden ve buz gibi geliyordu.
— "Yarın sabah mahkemesi varmış," diye devam etti Demir, yatağın ayak ucuna doğru yaklaşarak. "Avukatla konuştum. Kaçırma, darp, uyuşturucu madde kullanımı... Üst üste eklenince en az 10-20 yıl arası alıyormuş. Gün yüzü göremeyecek o herif!"
Bu sözler kulağıma çalındığında, içimde bir yerlerde sıkışıp kalmış o buz kütlesinin çatlamaya başladığını hissettim. 10 yıl... 20 yıl... O karanlık evin, o keskin eter kokusunun ve beni bu cansız kolla baş başa bırakan o gecenin bedeli bu muydu?
Atlas bana doğru eğildi, alnımı öptü. "Duyduğunu biliyorum Mira," dedi fısıltıyla. "Bitti. Artık sana dokunamaz, seni korkutamaz. O çürüyecek, biz ise iyileşeceğiz."
Gözlerimi tekrar yumduğumda bu sefer hıçkıra hıçkıra ağlamak gelmiyordu içimden. Derin bir nefes aldım. Evet, sağ kolum hala yatağın üzerinde bir yabancı gibi duruyordu ama en azından artık o canavarın dışarıda bir yerde gölgelerin arasından beni izlemediğini biliyordum.
Hayatımın en huzurlu uykusuna dalmıştım ki Demir ve Meleğin bağırışına gözlerimi geri açtım.
-Üstüme yapmayacaksın krepi tavaya yapacaksın Demir.diye resmen haykırdı Melek