Ege, banyonun aynasındaki buharı eliyle sildi ve yansımasına uzun uzun baktı. Gözleri normaldi; o kahverengi, uykusuz ve yorgun gözler. Ancak sağ elinin avuç içinden başlayıp dirseğine kadar sarmaşık gibi uzanan o gümüşi siyah damarlar oradaydı. Geçmemişlerdi. Derisinin altında, nefes alıp veren canlı bir dövme gibi duruyorlardı.
İçini çekerek lavabonun kenarındaki uzun kollu, siyah kazağını üzerine geçirdi ve kollarını bileklerine kadar çekiştirdi. Artık kısa kollu tişört giymek onun için bir hayaldi.
Mutfaktan gelen kız kardeşinin neşeli sesi ve çay kaşığı şıngırtıları, Ege'ye üç gece önceki o yeraltı cehenneminin ne kadar gerçek dışı olduğunu düşündürüyordu. Çantasını tek omzuna atıp evden çıktığında, kasabanın o gri, yağmurlu sabahı onu karşıladı.
Okulun demir kapısından içeri girerken Can ona yetişti. Can'ın gözaltları torba torba olmuştu, elinde ise yarısı yenmiş bir poğaça ve buruşuk bir matematik defteri vardı.
"İnanamıyorum," dedi Can, poğaçayı ısırırken. "Sadece üç gün önce devasa bir Karataş'ın önünde, psişik güçleri olan piskopat bir tarih hocası tarafından kurban ediliyorduk. Bugün ise... ikinci derste trigonometri sınavım var. Cidden, evrenin mizah anlayışından nefret ediyorum."
Ege gülümsedi. "Matematikten kalırsan, Küller'in seni öldürmesine gerek kalmaz, annen o işi halleder."
"Hiç komik değil," diye homurdandı Can.
Koridora girdiklerinde, okulun havasındaki değişimi hemen fark ettiler. Fısıltılar her zamankinden daha yoğundu. Ege dolabına doğru yürürken, uzaktaki öğrenci grubunun içinde dikilen Bora'yı gördü. Bora, Ege'yle göz göze geldiği o saniye bembeyaz oldu, hemen başını çevirip yanındaki Sarp'ı da kolundan çekiştirerek ters yöne doğru hızlı adımlarla uzaklaştı.
"Eserinle gurur duy," diye fısıldadı Can. "Okulun en büyük zorbasını evcil bir kanişe çevirdin."
Ege cevap vermedi. Gözleri, koridorun sonundaki pencerenin önünde, kollarını göğsünde kavuşturmuş onlara bakan Mira'ya takılmıştı. Mira'nın üzerinde okul forması vardı ama o formanın altında kaç tane Karataş hançeri sakladığını Ege çok iyi biliyordu. Mira, Ege'ye doğru hafifçe başını salladı; 'Gözüm üzerinde' demekti bu.
İlk ders tarihti. Teoman'ın dersi.
Sınıfa girdiklerinde ağır bir sessizlik vardı. Öğrenciler yerlerine geçmiş, fısıldaşıyordu. Teoman'ın o her zamanki düzenli, ağır meşe kokan masası boştu. Ege arka sıradaki yerine geçerken, göğsünde o tanıdık, hafif sıkışmayı hissetti. Teoman'ın son anları, taşın onu canlı canlı yutuşu zihninde canlandı.
Zil çaldı. Kapı açıldı.
Ancak içeri giren kişi okul müdürüydü. Yanında ise daha önce hiç görmedikleri, uzun boylu, jilet gibi lacivert bir takım elbise giymiş, yirmili yaşlarının sonlarında, keskin yüz hatlarına ve simsiyah, geriye taranmış saçlara sahip bir adam vardı.
Müdür boğazını temizledi. "Günaydın çocuklar. Biliyorsunuz ki tarih öğretmeniniz Teoman Bey, ani ve ciddi bir sağlık sorunu nedeniyle süresiz olarak izne ayrıldı. Kendisinden bir süredir haber alamıyoruz, ailesi de şehir dışına tedaviye gittiğini bildirdi." Müdür yanındaki adamı işaret etti. "Bu süreçte derslerinize yeni vekil öğretmeniniz, Kenan Bey girecek."
Kenan, hafif ve son derece zarif bir tebessümle sınıfa baktı. "Teşekkürler Müdür Bey. Gençler, merak etmeyin. Teoman Bey'in bıraktığı yerden... eksiksiz bir şekilde devam edeceğiz."
O saniye, Ege'nin kolundaki kazağın altında saklı olan siyah damarlar aniden buz gibi oldu. Ege'nin nefesi kesildi. Zihninin en derinlerinde uyuyan o Gölge, adeta uykusunda hırlayarak Ege'nin bilincini tırmaladı. Bir tehdit vardı. Çok büyük bir tehdit.
Müdür sınıftan çıkıp kapıyı kapattığında, Kenan öğretmen masasına geçti ama oturmadı. Ellerini masaya dayayıp sınıfı süzdü. Gözleri doğrudan arka sıraya, Ege'nin üzerine kilitlendi. Adamın göz bebekleri, tıpkı Ege'nin gücünü kullandığı anlardaki gibi, sadece saliselik bir an için tamamen zifiri karanlığa dönüştü ve tekrar normale döndü.
Kenan'ın yüzündeki o zarif gülümseme biraz daha genişledi.
"Tarih," dedi Kenan, gözlerini Ege'den hiç ayırmadan, o tok ve pürüzsüz sesiyle. "Sadece kitaplarda yazan sıkıcı antlaşmalardan ibaret değildir. Tarih, gücü elinde tutanların, zayıfları nasıl yeraltına gömdüğünün sanatıdır. Teoman Bey size taşlardan ve topraktan bahsetmiş olabilir. Ama ben size..." Teoman'ın boş sandalyesine hafifçe dokundu, "...o taşların altında yatan asıl efendilerden bahsedeceğim."
Can masanın altından Ege'nin dizine vurdu. Can'ın yüzü kağıt gibi bembeyazdı. "Ege," diye fısıldadı dehşet içinde. "Adamın yere düşen gölgesine bak."
Ege yavaşça bakışlarını Kenan'ın masanın altından zemine vuran gölgesine çevirdi. Pencereden gelen sabah güneşi Kenan'ın arkasından vuruyordu, fizik kurallarına göre adamın gölgesi masanın önüne düşmeliydi.
Ancak Kenan'ın gölgesi yerde durmuyordu. Tıpkı canlı, kobra yılanı gibi yavaşça kıvrılıyor, sınıftaki diğer öğrencilerin haberi olmadan doğrudan Ege'nin sırasına doğru sürünüyordu.
Teoman sadece hevesli bir rehberdi. Kenan ise, Küller'in asıl karanlığıydı. Ve şimdi okulun içindeydi.