Ege'nin çift katmanlı sesi mağaranın soğuk duvarlarında yankılanıp söndüğünde, içerideki o sağır edici çatışma aniden durdu.
Küller tarikatının hayatta kalan üyeleri, Salih Usta'nın namlusunun ucunda olmalarına ya da Mira'nın hançerlerinden damlayan kanlara aldırmıyorlardı. Hepsinin gözü, yerden yarım metre yukarıda, sırtından taşan altı metrelik zifiri gölge kanatlarıyla süzülen Ege'ye ve onun görünmez bir güçle havaya kaldırdığı liderlerine kilitlenmişti.
Teoman, o her zamanki soğukkanlı, her şeyi planlamış "Rehber" değildi artık. Yüzü havasızlıktan morarmış, ayakları boşlukta çaresizce çırpınıyordu. İki eliyle boğazını sıkan o görünmez gölge mengenesini açmaya çalışıyor ama parmakları sadece havayı kavrıyordu. Gözlerindeki o kibirli parıltının yerini, efsanelerde okuduğu ama asla yüzleşmeye hazır olmadığı saf bir dehşet almıştı.
Ege'nin zihnindeki o hırıltılı ses, binlerce yıllık bir açlıkla kükrüyordu: Ez onu. Kanını taşlara akıt. Bize boyun eğmeyen herkesi parçala!
Ege, havada süzülürken başını hafifçe yana eğdi. Gözlerindeki sıvı Karataş karanlığı, Teoman'ın ruhunu adeta canlı canlı yüzüyordu. Sağ elinin parmaklarını milim milim büktü. Ege parmaklarını büktükçe, Teoman'ın boyun kemiklerinden gelen o iğrenç, çatırtılı ses mağarada yankılandı.
"Ege, dur!"
Mira'nın sesi, mağaranın uğultusunu keserek Ege'nin kulaklarına ulaştı. Kız, elindeki kanlı hançerleri indirmiş, siyah dumanların arasına kadar girmişti.
"Onu öldürme Ege!" diye bağırdı Mira. Gözlerinde ilk defa kontrolünü kaybetmiş bir endişe vardı. "Eğer onun canını o gücü kullanarak alırsan, içindeki gölge ilk kan kurbanını almış olacak! Geri dönüşü olmayan bir sınırı geçersin. Gölge seni tamamen yutar, bir daha asla kendi bedenine dönemezsin!"
Ege'nin parmakları havada titredi. Nefes alışverişi hızlandı. Zihninin bir yarısı Teoman'ın boynunu bir dal parçası gibi kırmak isterken, diğer yarısı —Can'ı, Asya'yı, dükkanındaki motorunu düşünen o on yedi yaşındaki çocuk— çığlık çığlığa direniyordu.
Ege, dişlerini o kadar sert sıktı ki ağzına kan tadı geldi. İradesinin son damlasını kullanarak, havaya kaldırdığı sağ elini aniden yumruk yapıp aşağı indirdi.
Görünmez gölge eli bir anda kayboldu. Teoman, kesilmiş bir ağaç gibi devasa Karataş monolitin dibine, taş sunağın üzerine yığıldı. Şiddetli öksürük krizleri geçiriyor, ciğerlerine havayı çekebilmek için iki büklüm kıvranıyordu. Ege'nin sırtındaki gölge kanatlar yavaşça dağılıp buharlaştı ve Ege dizlerinin üzerine düştü. İnanılmaz bir yorgunluk bütün kaslarına bir kurşun gibi çökmüştü. Gözlerindeki karanlık sular çekildi, yerine yorgun kahverengi gözleri geldi.
"Bitti..." diye fısıldadı Ege, nefes nefese.
Ama bitmemişti.
Teoman'ın öksürürken ağzından sıçrayan kan damlaları, hemen arkasındaki devasa Karya Karataşı monolitin yüzeyine değdi. O an, mağaranın zemini şiddetli bir depremle sarsıldı.
Ege dehşetle başını kaldırdı. Monolit, Teoman'ın kanını adeta bir sünger gibi emiyordu. Taşın üzerindeki binlerce yıllık rünler, Ege'nin elindeki gibi kırmızı değil, hastalıklı, fosforlu bir yeşil renkte parlamaya başladı.
Salih Usta dengesini zar zor sağlayarak bağırdı: "Mühür! Mühür bir kan kurbanı istiyor! Ritüel yarım kaldı!"
Teoman, olanları fark ettiğinde dehşet içinde geriye doğru sürünmeye çalıştı. Ancak çok geçti. Devasa Karataş'ın yüzeyi bir sıvı gibi dalgalandı. Taşın içinden, tıpkı Ege'nin gölgelerine benzeyen ama çok daha vahşi, katran rengi onlarca kol dışarı fırladı. Kollar saniyeler içinde Teoman'ın bileklerine, boynuna ve beline dolandı.
"Hayır... Hayır! Ben sizin rehberinizim!" diye çığlık attı Teoman. Sesi mağarada yankılanırken, o asil ve kibirli adamdan eser kalmamıştı. Sadece ölmekten korkan zavallı bir faniydi. "Bana boyun eğeceksiniz! Ben..."
Kelimeleri, gölge kolların onu inanılmaz bir şiddetle Karataş'ın o pürüzsüz yüzeyine doğru çekmesiyle kesildi. Teoman'ın bedeni, taşa çarptığı an paramparça olmak yerine, taşın sıvılaşmış yüzeyinden içeri doğru batmaya başladı. Adamın çığlıkları, taşın içine gömüldükçe boğuklaştı, boğuklaştı ve sonunda tamamen kesildi. Teoman, kendi uyandırdığı karanlık tarafından diri diri yutulmuştu.
Taş, kurbanını aldıktan sonra aniden katılaştı. Ve ardından... monolitin tam ortasından devasa bir çatlak sesi geldi.
ÇAT.
Kırılma sesi o kadar yüksekti ki, Can elleriyle kulaklarını kapatmak zorunda kaldı. Devasa taştan yukarı doğru uzanan çatlak, mağaranın tavanına kadar ulaştı. Tepelerinden irili ufaklı taşlar ve molozlar dökülmeye başladı. Bütün yeraltı mağarası kendi üzerine çökmek üzereydi. Tarikat üyeleri panik içinde silahlarını atıp çıkışa doğru birbirlerini ezerek kaçışmaya başladılar.
"Mağara çöküyor! Koşun!" diye kükredi Salih Usta.
Can, yerinden fırlayıp dizlerinin üzerinde duran Ege'nin koluna girdi. "Kalk kardeşim, kalk! Burada gömülü kalamayız, lise mezuniyetimi görmem lazım!"
Mira, düşen devasa bir kayanın altından son anda takla atarak sıyrıldı ve Ege'nin diğer koluna girdi. Birlikte, ayaklarının altındaki zemin parçalanırken o uçsuz bucaksız antik merdivenlere doğru koşmaya başladılar. Arkalarından gelen gürültü bir kıyamet senfonisi gibiydi. Milyonlarca tonluk dağ, Küller'in tapınağını ve devasa Karataş'ı yutuyordu.
Merdivenleri nasıl çıktıklarını, ciğerlerinin nasıl patlayacak noktaya geldiğini hiçbiri hatırlamıyordu. Karanlık tünelden fırlayıp kendilerini ormanın o yağmurlu, dondurucu havasına attıklarında, Ege'nin kolundaki o sihirli parıltı sönmüş, dağın devasa kaya kapısı büyük bir gürültüyle arkalarından sonsuza dek kapanmıştı.
Dördü de ıslak orman zeminine yığıldı.
Sadece yağmurun sesi ve derin, kesik kesik aldıkları nefesler duyuluyordu. Salih Usta sırtüstü yatmış, yağmurun yüzünü yıkamasına izin veriyordu. Can ise ellerini dizlerine dayamış, astım ilacını ararken bir yandan da histerik bir şekilde gülüyordu.
"Ölmedik," dedi Can, inanamayarak. "Kelimenin tam anlamıyla cehenneme indik, şeytanı tokatladık ve ölmedik."
Ege, çamurun içinde otururken yavaşça sağ elini kaldırdı. Avucunun içinden bileğine uzanan o siyah damarlara baktı. İzler kaybolmamıştı. Aksine, derisinin altına gümüşi, kalıcı bir dövme gibi iyice yerleşmişlerdi. İçindeki ses susmuştu ama Ege onun tamamen yok olmadığını, sadece zihninin en derin, karanlık denizlerinde uykuya daldığını biliyordu.
Mira yanına geldi. Yüzü çamur ve kan içindeydi ama o buz gibi gözlerinde artık Ege'ye karşı bir düşmanlık değil, bir saygı vardı.
"Teoman öldü," dedi Mira, yağmurun altında dururken. "Ama tarikatın kökleri kasabanın çok daha derinlerinde. Küller, liderlerini öldürenin kim olduğunu öğrenecek."
Ege ayağa kalktı. Yorgundu, bedeni iflasın eşiğindeydi ama ruhunda daha önce hiç tatmadığı bir güç ve kararlılık vardı. Gözlerini kasabanın aşağılarda parlayan soluk ışıklarına çevirdi.
"Bırak öğrensinler," dedi Ege. Sesi kendi sesiydi; hırıltısız, net ve tehlikeli. "Artık kaçan ben olmayacağım."