Terk edilmiş deniz feneri bekçisi kulübesinin ahşap zemini, Ege’nin sırtının yere çarpmasıyla bir kez daha şiddetle sarsıldı.
Ege acı içinde inleyerek nefes almaya çalışırken, ciğerleri adeta yanıyordu. Üzerinde sadece terden sırılsıklam olmuş siyah bir atlet vardı. Sağ kolundaki gümüşi damarlar yorgunluktan seğiriyordu.
“Öldün,” dedi Mira, elindeki ahşap antrenman kılıcının ucunu Ege’nin şahdamarına hafifçe bastırarak. “Kenan az önce gırtlağını kesti ve kanını otağındaki Karataş’a içirdi. Aferin Varis, dünyayı kurtardın.”
Ege, Mira’nın kılıcını eliyle itip zorlukla ayağa kalktı. Saatlerdir kulübede antrenman yapıyorlardı. Dışarıda gece çoktan çökmüş, dalgaların kayalara çarpma sesi fenerin duvarlarında yankılanıyordu. Can, köşedeki eski bir sandıkta oturmuş, elindeki cips paketini gergin bir şekilde kemirerek onları izliyordu.
“Bana hamle yapmama izin vermiyorsun ki!” diye isyan etti Ege, nefes nefese. “Sürekli o lanet hançerle...”
“Çünkü Kenan da sana izin vermeyecek!” diye bağırdı Mira. Sesindeki o alaycı ton gitmiş, yerini acımasız bir komutan almıştı. Ahşap kılıcını indirip Ege’nin etrafında yırtıcı bir kedi gibi turlamaya başladı. “Sen gücünü sadece öfkelendiğinde, kontrolünü kaybettiğinde kullanabiliyorsun Ege. Öfke seni kör eder. Kenan zihnindeki o köpeği nasıl kışkırtacağını çok iyi biliyor. Okuldaki o bir saniyelik dokunuşuyla bile seni az kalsın bir katile dönüştürüyordu. Gölgene hükmetmek zorundasın, onun sana hükmetmesine izin vermek değil.”
Ege yumruklarını sıktı. “Nasıl yapacağım bunu? Ne zaman o gücü çağırsam, o şey zihnimi ele geçirmeye çalışıyor.”
“Öfkeni değil, iradeni kullan,” dedi Mira. Sonra aniden, hiçbir uyarı yapmadan ahşap kılıcı Ege’nin göğsüne doğru savurdu.
Ege’nin gözleri refleks olarak irileşti. Zihnindeki o hırıltılı ses anında uyandı: Parçala onu! Göz bebeklerine siyahlık hücum etmeye başladı.
Ama Ege bu kez kendini bıraktı. Gözlerini kapattı, Teoman’ın boğazını sıktığı o anı, Bora’yı duvara yapıştırdığı o kontrolsüz anı düşündü. Sonra hepsini zihninde bir odaya kilitleyip kapıyı kapattı. Gözlerini tekrar açtığında irisleri siyahtı, ama tamamen değil; kenarlarında kendi kahverengiliği hala duruyordu.
İki bilincin mükemmel bir dengesi.
Mira’nın kılıcı göğsüne çarpmadan milisaniyeler önce Ege’nin sağ eli havaya kalktı. Avucundan fışkıran zifiri gölgeler, Ege’nin ön kolunda sert, katran rengi bir kalkan gibi katılaştı. TAK!
Ahşap kılıç gölge kalkana çarptığı an, kılıç ortadan ikiye kırılarak yere düştü.
Mira şaşkınlıkla kırık kabzaya baktı. Ardından yüzünde ilk defa, gerçekten tatmin olmuş bir gülümseme belirdi. “İşte böyle Varis. Artık bir kuluçka değilsin. Bir silahsın.”
Ege derin bir nefes vererek kolundaki gölgeyi dağıttı. Vücudu titriyordu ama zihni ilk defa berraktı. Kendini Kenan’ın karşısına çıkmaya ilk defa hazır hissediyordu.
O sırada, odanın diğer ucundaki masanın üzerinde duran eski kasaba haritasına gömülmüş olan Salih Usta, kalın sesiyle sessizliği böldü.
“Kenan’ın okula neden bizzat vekil öğretmen olarak sızdığına anlam veremiyordum,” dedi Salih Usta. Elindeki kırmızı kalemi haritanın tam ortasına, okulun bulunduğu yere sapladı. “Bu adam kasabanın her yerindeki kazıları yönetebilecek kadar güçlü. Neden bir lisede ergenlere tarih anlatsın ki?”
Ege ve Mira masaya doğru yaklaştılar. Can da elindeki cips paketini bırakıp haritaya eğildi.
“Nedenmiş?” diye sordu Ege, terini silerek.
Salih Usta, haritanın üzerine şeffaf, çok eski bir parşömen yerleştirdi. Parşömendeki Karya dönemine ait yeraltı tünellerinin çizimi, kasabanın modern haritasıyla üst üste bindi.
Çizgiler, kasabanın altındaki tüm tünellerin bir örümcek ağı gibi birleştiği tek bir merkezi gösteriyordu.
“Okulun altı...” diye fısıldadı Can, gözleri faltaşı gibi açılarak. “Eski kazan dairesinin olduğu yerin tam altı.”
“Aynen öyle evlat,” dedi Salih Usta. “Küller, asıl Karya Karataşı’nı ormanda sanıyordu ama o sadece bir yan mühürdü. Kenan ormandaki mağaranın çöküşünden sonra asıl gerçeği anladı. Ana Mahzen ormanda değil, lisenin tam altına, yeraltına inşa edilmiş.”
Mira kollarını göğsünde kavuşturdu. “Demek Kenan bu yüzden okula sızdı. Küller tarikatı şu an okulun altındaki tarihi dehlizlerde kazı yapıyor olmalı. Kenan, hem öğrencileri kalkan olarak kullanıyor hem de ana mührü arıyor.”
Ege’nin aklına, Mira ile ilk yüzleştikleri o karanlık ve rutubetli kazan dairesi geldi. Okulun o kısmı her zaman kilitli ve tekinsizdi. Taşlar şimdi yerine oturuyordu.
“O taşı bizden önce bulmasına izin veremeyiz,” dedi Ege kararlılıkla. “Eğer Kenan o ana mührü bulur ve Küller’in ritüelini tamamlarsa, sadece bizi değil, kasabadaki herkesi gölgeye çevirir.”
“O zaman yarın gece,” dedi Mira, masasından yeni bilediği Karataş hançerini alarak. Gözlerinde tehlikeli bir parıltı vardı. “Okula sadece sınavlara girmek için gitmeyeceğiz. Gece yarısı kazan dairesine sızıp, Küller’in yeraltı şebekesine iniyoruz.”
Can inleyerek başını masaya vurdu. “Matematik sınavından daha kötü ne olabilir diyordum... Okulun altında karanlık bir tarikatla ölüm kalım savaşına girmek. Gerçekten, lise hayatım bir trajedi.”
Ege gülümsedi ve elini Can’ın omzuna koydu. “Merak etme Can. Kenan’a tarih dersinin nasıl işleneceğini biz göstereceğiz.”