Gündüzleri yüzlerce öğrencinin kahkahasıyla yankılanan lise binası, gece yarısı fırtınanın altında terk edilmiş bir akıl hastanesini andırıyordu.
Okulun arka bahçesindeki ıslak çimlerin üzerinde, üç siyah silüet karanlığa karışmış bir şekilde ilerliyordu. Ege, yağmurdan sırılsıklam olmuş kapüşonunu başına geçirmişti. Sağ kolundaki o gümüşi damarlar, bu kez öfkeyle değil, uyanık bir radar gibi zayıf bir ritimle atıyordu. İçindeki karanlığın fısıltılarını duymuyordu; çünkü o fısıltıları zihnindeki o kilitli odaya hapsetmeyi başarmıştı. Şimdilik.
"Gerçekten inanamıyorum," diye fısıldadı Can, nefes nefese. Elindeki kalın el fenerini göğsüne bastırmıştı. "Lise hayatım boyunca bu binadan kaçmanın yollarını aradım. Şimdi gece yarısı kendi rızamla içeri zorla giriyorum. Kesinlikle Stockholm Sendromu yaşıyorum."
"Sessiz ol," diye uyardı Mira, okulun arka girişindeki metal kapının kilidiyle uğraşırken. Elindeki ince Karya çeliği maymuncuğu kilit deliğinde ustalıkla çevirdi. İki saniye sonra tok bir tık sesi duyuldu. "İçerideyiz."
Ağır metal kapı gıcırtıyla açıldığında, okulun o tanıdık ve sıkıcı koridorları onları karanlık bir tünel gibi karşıladı. Normalde yerleri paspaslayan hademelerin olması gereken bu saatte, içeride ölümcül bir sessizlik hakimdi. Sadece şiddetli yağmurun camlara vuran sesi duyuluyordu.
Ege öne geçti. Göz bebeklerini serbest bırakıp irislerinin etrafına hafif bir karanlık tabakası çektiğinde, zifiri karanlık koridor onun için aydınlandı. "Kazan dairesi bodrum katında, eski spor salonunun hemen altında," diye fısıldadı Ege. "Kenan'ın adamları mutlaka nöbet tutuyordur. Ayak seslerinize dikkat edin."
Merdivenlerden aşağıya, okulun derinliklerine inmeye başladıklarında, havadaki koku değişmeye başladı. Okulun o klasik çamaşır suyu ve toz kokusunun yerini, yosun, pas ve çok daha eskilerden gelen o tanıdık sülfür kokusu aldı.
Bodrum katının sonundaki eski, demir kazan dairesi kapısına ulaştıklarında Mira elini kaldırarak onları durdurdu. Kapının altından zayıf, sarımsı bir ışık sızıyordu. Ancak asıl garip olan sesti. Eski kalorifer kazanlarının o monoton uğultusuna, derinden gelen, adeta bir mağaranın içinden yankılanan jeneratör ve kazma sesleri karışıyordu.
Mira, Karataş hançerini yavaşça kınından çekti. Ege ile göz göze geldiler. Ege başını sallayarak onayladı ve sağ elini kapının soğuk metaline yasladı. İçindeki gücü öfkeyle değil, buz gibi bir odaklanmayla çağırdı. Kapının menteşelerini saran gölgeler, metali bir asit gibi sessizce eriterek kapının kilit mekanizmasını iptal etti.
Kapıyı yavaşça aralayıp içeri süzüldüklerinde, Can'ın ağzı şaşkınlıktan bir karış açık kaldı.
Burası yıllardır bildikleri o tozlu kazan dairesi değildi. Devasa paslı kazanların arkasındaki beton duvar tamamen yıkılmış, yerine yerin metrelerce altına doğru inen, endüstriyel halojen lambalarla aydınlatılmış devasa bir tünel açılmıştı. Küller tarikatı, kelimenin tam anlamıyla okulun temellerini oyup Karya yeraltı mezarlarına sanayi tipi bir giriş inşa etmişti.
"Şuraya bak..." diye fısıldadı Mira, tünelin girişindeki iskelelere bakarak. "Modern kazı ekipmanları ve Karya rünleri bir arada. Kenan, büyüyü ve teknolojiyi birleştirerek ana mührün kapısını kırıyor."
Tünelden aşağı, derme çatma ahşap merdivenleri kullanarak dikkatlice inmeye başladılar. Yerin belki de otuz metre altına inmişlerdi. Kayaların arasına oyulmuş, meşaleler ve sarı şantiye ışıklarıyla aydınlatılan devasa bir avluya ulaştıklarında, bir kayanın arkasına gizlendiler.
Aşağıdaki manzara tam bir karmaşaydı. Üzerlerinde Küller'in o kırmızı cübbeleri olan ama ellerinde kazmalar, lazer ölçüm cihazları ve patlayıcılar taşıyan onlarca tarikat üyesi hummalı bir şekilde çalışıyordu. Ve avlunun tam karşısında, etrafı devasa yeraltı sütunlarıyla çevrili, üzerinde binlerce rünün parladığı devasa, zifiri siyah bir demir kapı duruyordu.
Ana Mahzenin Kapısı.
"İşte orada," diye fısıldadı Ege. Kalp atışları hızlanmıştı. Kolundaki damarlar kapıyı gördüğü an acıyla zonklamaya başladı. "Kapı henüz kapalı. İçeri girememişler."
"Ama girmek üzereler," dedi Mira, kapının önündeki platformu işaret ederek.
Platformun üzerinde Kenan duruyordu. Üzerinde yine o jilet gibi lacivert takımı vardı, ceketinin kollarını kıvırmıştı. Elinde eski, derisi yüzülmüş kalın bir kitap tutuyordu. Önündeki sunağa yatırılmış, üzeri örtülü bir kurban vardı.
"Kan büyüsü kullanıyor," dedi Salih Usta'nın eğitimlerinden Kenan'ın kim olduğunu anlayan Ege, dişlerini sıkarak. "Kapının mühürlerini çözmek için taze kana ihtiyacı var."
Ege tam yerinden doğrulup aşağı atlayacaktı ki, Mira onu omzundan sertçe bastırdı. "Dur," diye fısıldadı Mira. "Bekle."
Kenan kitabını kapattı. Elini havaya kaldırdığında, tüm şantiyedeki kazı sesleri bıçak gibi kesildi. Küller tarikatı üyeleri kazmalarını bırakıp başlarını yere eğdiler. Devasa yeraltı avlusunda sadece jeneratörlerin uğultusu kaldı.
Kenan, sunaktaki kurbanın üzerindeki örtüyü yavaşça çekti. Ege'nin nefesi boğazında düğümlendi. Sunakta yatan kişi, günlerdir ortalıkta görünmeyen okul müdürüydü. Yüzünde tarifsiz bir dehşet ifadesiyle, hareket edemeyecek şekilde bağlanmıştı.
Kenan gülümsedi. "Tarih, fedakarlık ister Sayın Müdür," dedi pürüzsüz sesiyle. Elini müdürün göğsüne doğru uzattı. Parmaklarından uzanan zifiri gölgeler, birer neşter gibi müdürün göğsüne doğru süzülürken, Kenan aniden durdu.
Elini havada asılı bıraktı. Başını yavaşça, Ege, Mira ve Can'ın saklandığı yüksek kayalığa doğru çevirdi. O devasa avlunun ve onca gürültünün içinde, imkansız bir şekilde onların oradaki varlığını hissetmişti.
Kenan'ın göz bebekleri tamamen siyaha büründü. Yüzündeki o sakin, zarif gülümseme, yerini vahşi, avını bulmuş bir yırtıcının sırıtışına bıraktı. Sesini yükseltmesine gerek kalmadan, fısıltısı doğrudan Ege'nin beyninin içinde yankılandı:
"Derse geç kaldın, Ege. Ben de yoklamada seni tam eksi yazmak üzereydim."
Kenan elini şıklattı. O saniye, Ege, Mira ve Can'ın saklandığı kayalığın etrafındaki tüm halojen lambalar patladı ve etraflarını zifiri bir karanlık sardı. Karanlığın içinden, onlara doğru tırmanan tarikat üyelerinin zincir ve bıçak sesleri gelmeye başladı. Avcı olarak girdikleri bu mezarda, artık kendi ayaklarıyla Kenan'ın avı olmuşlardı.