Ortakent'teki malikane, Ege'nin o ılık ve esintili gecesine derin bir sessizlikle teslim olmuştu. Gündüz içeride yankılanan polis telsizleri, flaş patlamaları ve bitmek bilmeyen ifade tutanakları son bulmuştu. Dışarıdaki ferforje kapıya çekilen sarı olay yeri inceleme şeridi rüzgarda hafifçe dalgalanırken, malikanenin içi bir mezar kadar ıssızdı.
Ancak bu ıssızlık, Bade için bir keder değil, yıllardır hasretini çektiği kusursuz bir senfoniydi.
Yalınayak, üzerinde sadece siyah ipek bir gecelikle mutfağa girdi. Adımları, kocasının dün gece son nefesini verdiği o beyaz seramiklerin üzerinde tereddütsüzce gezindi. Yerdeki kan temizlenmişti ama kimyasalların o keskin kokusu hala havadaydı. Bade, pahalı bir Fransız şarabı açtı, kristal bir kadehe doldurdu ve kocasının yığılıp kaldığı noktaya bakarak şarabından uzun, keyifli bir yudum aldı. Gözlerinde ne bir damla yaş ne de bir travma izi vardı. O porselen yüzündeki şaşkın dul maskesi, polisler kapıdan çıktığı an düşmüş, yerini hastalıklı ve karanlık bir huzura bırakmıştı.
Kadehiyle birlikte üst kata, yatak odasına çıktı.
Olay yeri inceleme ekipleri odadaki her şeyi fotoğraflamıştı. Komodinin üzerindeki o altın sarısı, yuvarlak damlayı da çekmişlerdi ama "dökülmüş bir kozmetik ürünü veya parfüm tortusu" notu düşüp, delil torbasına koymaya bile tenezzül etmemişlerdi. Bodrum polisinin o tembel ve sığ zihniyeti, Yekta'nın sanatını okuyamayacak kadar kördü.
Fakat Bade kör değildi.
Tuvalet masasının önüne oturdu. Çekmeceyi açıp siyah kadife kaplı, ağır mücevher kutusunu çıkardı. Kutunun kapağını kaldırdığında, paha biçilemez pırlanta kolyelerin ve yakut küpelerin tam ortasında, siyah kadifenin üzerinde o duruyordu: Kusursuz, şeffaf, kehribar rengi ağaç macunu. Polisler gittikten sonra onu komodinin ahşap yüzeyinden bir jilet yardımıyla, şeklini hiç bozmadan, adeta kutsal bir emanet gibi kazıyıp almıştı.
Bade sağ elinin işaret parmağıyla kehribar damlasını usulca okşadı. Sonra sol eliyle boynundaki o soluk, yeşilimsi morluğa dokundu.
Dün sabah bahçede o fosforlu yelekli işçiye su verdiğinde, adamın gözlerinin içine bakmamıştı bile. Onu bir böcek, bir amele sanmıştı. Oysa o adam, bu eve giren milyarder dostlarının, güvenlik görevlilerinin ya da kör kocasının göremediği şeyi saniyeler içinde görmüştü: Bade'nin çürüyüşünü.
"Onu benim için kopardın," diye fısıldadı Bade, aynadaki aksine bakarken. Dudaklarında tehlikeli, zehirli bir gülümseme belirdi. "O kaba, iğrenç yabani otu toprağımdan söküp attın."
Bade bir kurban değildi. Hiçbir zaman da olmamıştı. O, kocasının servetine ve gücüne tutunarak büyüyen, onun kanını emen kusursuz ve zehirli bir sarmaşıktı. Kocası onun için sadece topraktı. Ve şimdi, o toprak zehirlendiğinde, gizemli bir bahçıvan gelip o toprağı temizlemişti.
Ayağa kalktı, yatak odasının boydan boya cam olan penceresine yaklaştı ve karanlık bahçeye, asırlık okaliptüs ağaçlarının gölgelerine baktı. İçinde zerre kadar korku yoktu. Aksine, iliklerine kadar hissettiği sapkın bir arzu, karanlık bir beklenti vardı.
Bu isimsiz kurtarıcının kibri o kadar büyüktü ki, yarattığı eseri sadece uzaktan izlemekle yetinmeyecekti. O macun bir veda değil, bir mühürdü.
"Bekliyorum," diye fısıldadı Bade cama doğru, nefesi camda buğu yaparken. "Geri döneceğini biliyorum."