İçeriğe geç

DERİDEKİ KUSUR

Yekta, Yahşi'deki şantiyeye dönmedi. Aylin o dolabı kırarak oranın simetrisini, o steril mabedin havasını çoktan kirletmişti. Bunun yerine, Bitez'in arka taraflarında, mandalina bahçelerinin arasına gizlenmiş, elektriği olmayan terk edilmiş eski bir taş eve sığındı. Burası onun asıl atölyesiydi.

Gaz lambasının titrek, turuncu ışığı altında küçük, ahşap masanın başında oturuyordu. Sol elinde o paha biçilemez İsveç çeliğinden yapılma hilal uçlu çakısı vardı. Gözleri, pürüzsüz metalin ucuna kilitlenmişti.

Kavisli çeliğin ucunda, kurumaya yüz tutmuş koyu kırmızı bir kan lekesi ve siyah deri ceketten kopmuş mikroskobik bir parça duruyordu.

Yekta, kanı temizlemek için asetik asit şişesine uzanmadı. Normalde kurbanlarının kanı çeliğinde kaldığında tiksinir, onu hemen kusursuzca arındırırdı. Kaba saba adamların, kibirli zenginlerin kanı toprağın kiriydi. Ama bu... Bu farklıydı.

Bu, Komiser Aylin'in kanıydı.

Gözlerini kapattı ve yel değirmenindeki o saliseyi zihninde tekrar başa sardı. Aylin'in silahı omuzunun üzerinden geriye ateşlediği an, namludan çıkan flaşın aydınlattığı o vahşi, kural tanımaz gözler... Aylin estetik değildi. Kusursuz bir orkide değildi. O, Yekta'nın özenle yarattığı bu sessiz ve hesaplı cehennemde yankılanan sağır edici bir gürültü, karanlık bir anomaliydi.

"Bir yabani ot," diye mırıldandı Yekta, işaret parmağının ucuyla çakıdaki kanlı deri parçasını usulca okşarken. "Kopması gereken, inatçı, köklü bir ayrık otu."

Ancak Yekta'nın içindeki o kibirli narsist tanrı, bu inada saygı duymaktan kendini alamıyordu. Bade gibi lüks bir zindanda sadece kenarda durup kurtarılmayı bekleyen, pürüzsüz ama ruhsuz kadınlar aniden ona çok basit gelmeye başlamıştı. Kusursuzluğu korumak kolaydı; asıl sanat, o vahşi, hırçın ve kural tanımaz kaosu kendi elleriyle budayıp yola getirmekti.

Aylin'i boyun eğdirme, o siyah deri ceketinin altındaki vahşi inadı kırıp onu kendi sanat eserine dönüştürme fikri, Yekta'nın zihninde zehirli bir sarmaşık gibi büyümeye başladı. İlk kez, avını sadece bahçeden söküp atmak değil, onu kendi elleriyle şekillendirmek istiyordu.

Çekmecesinden küçük bir cam slayt ve bir damlalık çıkardı. Çakının ucundaki o kanlı deri parçasını özenle cımbızla alıp camın üzerine yerleştirdi. Üzerine o imzası olan şeffaf, kehribar rengi ağaç macunundan yoğun bir damla akıttı. Derinin üzerindeki o koyu kızıl kan lekesi, havasız ortamda, altından bir fanusun içine hapsedildi.

Yekta, kuruyan kehribar damlasını gaz lambasının ışığına doğru kaldırdı. Loş ışıkta yüzüne vuran altın sarısı yansımayla birlikte gülümsedi. Gözlerinde daha önce hiç olmayan, karanlık ve hastalıklı bir saplantı ateşi parlıyordu.

Bodrum sokaklarında dolanan o rozetsiz avcı artık sıradan bir hedef değildi. O, Yekta'nın en büyük sınavı ve en kanlı başyapıtı olacaktı.