Güneş battığında, Gümbet'in tepelerindeki o tarihi yel değirmenleri, karanlığın içinde nöbet tutan asırlık taş devler gibi yükseliyordu. Gündüzleri turistlerin fotoğraf çektirmek için akın ettiği bu tepe, geceleyin yerini Ege'nin o keskin, uğultulu rüzgarına ve tekinsiz bir ıssızlığa bırakmıştı. Aşağıda Bodrum'un o şatafatlı, ışıl ışıl gece hayatı akarken; bu tepede sadece karanlık, taş ve ölümcül bir sessizlik hakimdi.
Aylin, kiralık arabasını tepenin eteklerindeki toprak yola farları kapalı bir şekilde park etti. Yekta'nın beyaz kamyonetini buraya kadar takip etmesi çok kolay olmuştu. Hatta fazla kolaydı. Katil, sanki ekmek kırıntıları bırakan zehirli bir masal kahramanı gibi, Aylin'i bile isteye o lüks sokaklardan çıkarıp kendi seçtiği bu vahşi arenaya çekmişti.
Siyah deri ceketinin fermuarını boğazına kadar çekti ve ruhsatsız tabancasını kılıfından çıkarıp emniyetini indirdi. Rüzgar, saçlarını yüzüne doğru kamçılıyor, harabeye dönmüş yel değirmenlerinin taş oyuklarından geçerken insanın kanını donduran tiz bir ıslık çalıyordu.
Silahını iki eliyle kavrayarak, ilk yel değirmeninin yıkık girişine doğru yürümeye başladı. Zifiri karanlık taş duvarların içi, kusursuz bir pusu alanıydı.
"İzmir'de kuralların vardı, Komiser..."
Ses, rüzgarın uğultusunun içinden, karanlığın her köşesinden aynı anda geliyormuş gibi yankılandı. Sakin, pürüzsüz ve dondurucu derecede kibirli bir sesti.
Aylin silahını sesin geldiğini tahmin ettiği sağdaki taş kemere doğrulttu. Kalp atışları kulaklarında çekiç gibi vuruyordu ama elleri zerre kadar titremiyordu. "Kuralları masada bıraktım Yekta," diye bağırdı karanlığa doğru. "Sana rozet göstermeyeceğim, savcıya ifade vermeyeceksin. Seni o çamurlu botlarınla şu yel değirmeninin direğine asacağım!"
Kısa, alaycı bir kahkaha duyuldu. Ses bu kez yukarıdan, değirmenin ahşap çatısının yıkıntılarından geliyordu.
"Mabedime girdin," dedi Yekta'nın sesi, bu kez daha sert ve tıslayarak. "Eşyalarıma, aletlerime, simetrime dokundun. Benim bahçemde bir yabani otsun Aylin. Ve yabani otların koparılması gerekir."
"İn aşağıya da kopar o zaman!"
Aylin silahını yukarı kaldırdığı o saliselik anda, Yekta bir gölge gibi tepeden, Aylin'in tam arkasındaki kör noktaya indi. Yere düştüğünde tek bir ses bile çıkarmamıştı.
Aylin arkasındaki havanın yer değiştirdiğini hissettiğinde çok geçti. Yekta'nın sol kolu Aylin'in boynuna yılan gibi dolanırken, sağ elindeki hilal uçlu çakının soğuk çeliği karanlığı yararak Aylin'in gırtlağına doğru kavis çizdi.
Ama Aylin o lüks malikanedeki sarhoş koca değildi. O, İzmir'in arka sokaklarında pişen, ölümle defalarca dans etmiş bir polisti.
Yekta'nın çakısı boynuna değmeden bir milisaniye önce, Aylin dirseğini katilin kaburgalarına vahşice geçirdi ve ağırlığını öne vererek silahı kendi omuzunun üzerinden geriye, Yekta'nın göğsüne doğru ateşledi.
GÜM!
Silahın patlaması yel değirmeninin taş duvarlarında sağır edici bir gürültüyle yankılandı. Namludan çıkan alev topu, zifiri karanlığı bir anlığına aydınlattı ve Yekta'nın o ifadesiz, maske gibi yüzünü ortaya çıkardı. Mermi Yekta'yı sıyırıp geçti ama patlamanın şiddeti ve flaşı katili bir adım gerilemeye zorladı.
Yekta'nın hilal uçlu çakısı, Aylin'in boğazı yerine siyah deri ceketinin sol omzunu yırttı, derisini yüzeysel ama acı verici bir şekilde keserek kanı serbest bıraktı.
Aylin acıyla inleyerek öne doğru yuvarlandı, hemen dizinin üzerine çöküp namluyu tekrar Yekta'nın olduğu yere doğrulttu. Peş peşe iki el daha ateş etti. Mermiler taş duvarlardan kıvılcımlar saçarak sekti.
Fakat flaşlar söndüğünde, karşısında sadece Ege'nin karanlığı ve rüzgarın o sinir bozucu uğultusu vardı. Yekta, bir duman gibi değirmenin yıkık pencerelerinden gecenin içine karışıp kaybolmuştu.
Aylin, sol kolundan süzülen sıcak kanın parmak uçlarına damladığını hissetti. Hızlı hızlı nefes alarak etrafı tarıyordu ama katil gitmişti.
Uzaklardan, karanlığın içinden Yekta'nın o pürüzsüz sesi son bir kez rüzgara karışarak fısıldadı:
"Estetiğin yok komiser... Sadece gürültü ve çamursun. Budama yeni başladı."
Aylin silahını indirmedi. Omzundaki yaradan sızan kana rağmen, dudaklarında kan dondurucu bir tebessüm belirdi. İlk kan dökülmüştü, artık bu tepeden geri dönüş yoktu.