Ortakent'in şımarık güneşi, malikanenin etrafına çekilmiş sarı olay yeri inceleme şeritlerinin üzerinde parlarken, sokakta sahte bir sükunet hakimdi. Geceki cinayetin dehşeti, sabahın o aydınlık ve lüks rutini içinde hızla emilmişti. Komşular meraklı bakışlarını camlardan çekmiş, hayat o bembeyaz duvarların ardında normalmiş gibi akmaya başlamıştı.
Malikanenin tam karşısındaki sokağın köşesinde, gölgeye park edilmiş kiralık, sıradan bir Fiat Linea duruyordu. Aylin, şoför koltuğuna gömülmüş, elindeki karton bardakta soğumuş, acı kahveyi yudumluyordu. Gözleri kan çanağıydı ama zihni bir neşter kadar keskin, tetikteydi. Rozeti yoktu, telsizi yoktu, arkasını kollayan bir ekibi yoktu. Sadece belindeki ruhsatsız silahı ve İzmir'den buraya kadar taşıdığı o sönmek bilmeyen öfkesi vardı.
Bade, malikanenin kapısında belirmişti. Üzerinde siyah, zarif bir yas elbisesi vardı. Yanında sivil polisler ve avukatıyla birlikte bekliyordu. Aylin kadına bakmadı; onun gözleri sokağın başından gelebilecek o "fosforlu lekeyi" arıyordu. Katilin kibrini biliyordu. O, eserini kontrol etmeden duramazdı.
Saat ona yaklaşırken, sokağın başından dizel bir motorun o hırıltılı, tok sesi duyuldu.
Büyükşehir Belediyesi'ne ait, kasası budanmış dallar ve çöp poşetleriyle dolu beyaz bir kamyonet, malikanenin elli metre gerisinde durdu. Araçtan iki işçi indi. Biri şoför mahallinde sigarasını yakarken, diğeri elinde demir bir tırmık ve siyah çöp poşetleriyle malikanenin dış duvarına doğru yürümeye başladı.
Üzerinde ter lekeli, fosforlu sarı bir yelek vardı. Başında, yüzünü gölgeleyen eski bir belediye şapkası.
Aylin'in nefesi kesildi. Kahve bardağını ön panele bıraktı. Sağ eli istemsizce ceketinin altındaki silahın soğuk kabzasına gitti.
Boy, post, o sakin ve milimetrik adımlar... Dün gece Kırık Ziya'nın tarif ettiği hayalet, işte tam karşısındaydı. Yekta, o kusursuz Truva Atı zırhını kuşanmış, dün kestiği okaliptüs dallarını ve yapraklarını temizlemek gibi mükemmel, bürokratik bir bahaneyle olay yerine geri dönmüştü. Sivil polisler ona dönüp bakmadı bile. O, bu lüks dekorun içindeki görünmez, sıkıcı bir detaydı.
Yekta duvar dibindeki yaprakları tırmıklarken hareketleri yavaş ve ritmikti. Sarı polis şeridinin hemen altındaki toprakları temizliyordu. Bir an için durdu. Başını hafifçe kaldırdı ve doğrudan sokağın karşısındaki kiralık araca baktı.
Zaman, Ortakent'in o kavurucu sıcağının altında asılı kaldı.
Güneş gözlüklerinin ardındaki Aylin ile şapkanın gölgesindeki Yekta'nın gözleri ilk kez birbirine kilitlendi. Aralarında elli metrelik bir mesafe, polis şeritleri ve Ege'nin o sıcak asfaltı vardı.
Yekta'nın gözlerinde bir amelenin o yorgun, itaatkar ifadesinden eser yoktu. O bakışlarda dipsiz, karanlık bir kuyu; dondurucu, narsist bir meydan okuma vardı. Seni görüyorum, diyordu o sessiz bakış. Mabedimi kirlettiğini biliyorum ve buradayım.
Aylin silahının kabzasını o kadar sıkıyordu ki parmak boğumları bembeyaz olmuştu. Arabadan inip o yelekli adamın beynine tek bir kurşun sıkmak, İzmir'deki bütün o uykusuz gecelerin intikamını almak istiyordu. Ama yapamazdı. Güpegündüz, polislerin önünde, elinde tırmık olan "masum" bir belediye işçisini vurmak sadece kendisini parmaklıklar ardına gönderirdi. Yekta da bunu çok iyi biliyordu.
Yekta, gözlerini Aylin'den hiç ayırmadan, yerdeki kalın, kurumuş bir okaliptüs dalını eline aldı. Dalı, iki eliyle ortasından tuttu ve yavaşça, neredeyse teatral bir sakinlikle ikiye böldü. Kuru odunun o "çat" sesi, aradaki mesafeye rağmen Aylin'in zihninde yankılandı.
Budamaya devam edeceğim.
Yekta, kırdığı dalı çöp poşetine attı, şapkasını hafifçe indirerek tekrar o görünmez, itaatkar işçi kimliğine büründü ve yaprakları tırmıklamaya devam etti.
Aylin, direksiyonu sıkan ellerinin titrediğini fark etti. Bu bir kedi-fare oyunu değildi artık. İki yırtıcının aynı kafese kapatıldığı, kuralsız ve vahşi bir ölüm kalım savaşıydı. Katil, sadece avını korumakla kalmıyor; avcısını da kendi karanlık bahçesine davet ediyordu.